Tam çeviri değil Belge’den çıkan, bir bölüm, kitabın geri kalanı Yesayan’la ilgili anılar, yazılar ve Yesayan’ın Adana’daki zulmü anlattığı yazısının bir kısmından ibaret. Yesayan’a giriş kitabı olarak düşünebiliriz, yazarlığından politik yaşamına hayatının pek çok evresini aydınlatan bir derleme. Önce Yesayan’ın eserleri: Sahte Dehalar‘da Diran Çırakyan’ı, bir başka büyük Ermeni yazarı eleştirel bakışı koruyarak anlatıyor Yesayan, elinden geldiği kadar objektif ve tarafsız olduğunu söylüyor anlatırken, Çırakyan’a hayranlık besleyen diğer yazarların eleştirilerinden payını alıyor tabii. Söylentilere göre Avrupa’daki öğrencilik yıllarında “bu kadının sefih bir yaşam sürdüğü”nü dile getirmiş Çırakyan, özel yaşamla üretim arasında bir koşutluğun şart olmadığı yollu eleştirilere de bir yazarın kişiliği ve edebi ürünleri arasındaki yakın ilişkiye dair şaşırtıcı ve utandırıcı bir nutuk çekmiş. Destekçilerinden Gostan Zaryan’ın tanıklığı da önemli, öncelikle Çırakyan’ı büyük bir zekâ, bir deha olarak görüyor, İçdünya nam metninin Üsküdar olmadan -Üsküdar’ı görmeden, dolanmadan demek istiyor herhalde- anlaşılamayacağını belirtiyor. Pera’da bir evde karşılaşmışlar bir zaman, ayak yıkıyormuş Çırakyan, Zaryan sanatından haber almak istediğinde hararetle atılıyor Çırakyan: sanat değil, ruh! 1915’te tutuklansa da soykırımdan kurtulmayı başarmış ama 1921’deki tutuklamadan kurtulamamış, sürgüne giderken yolda hayatını kaybetmiş. 1915’te Gomidas, Yesayan, pek çok sanatçı, düşünür tutuklanmıştı da zar zor kurtulmuştu Yesayan, Bulgaristan üzerinden Fransa’ya. Kronolojiyi takip etmek zor biraz, yazarlar arasındaki çatışmaların ne ölçüde politik olduğunu da, zira Yesayan başta milliyetçi bir mücadele sürdürürken 1930’lardan itibaren enternasyonalist düşünceleri savunmaya başlıyor hatta Ermeni yazarları eleştirdiği için kendi milletine sırt çevirmekle suçlanıyor. Stalin’in sakıncalılar listesine girdikten sonra Sibirya sürgünü, ölüm. Neyse, ikisi de Üsküdar’da doğmuşlar, ikisi de “Üsküdar ağzı”yla konuşuyorlar, aralarında dört yaş var. Çırakyan’ı ilk kez bir Alemdağ gezisinde görmüş Yesayan on yaşındayken, Çırakyan on dört, büyük sanatçıların bedeni ve ruhuna sahipmiş şöyle bir bakınca. Büyük işler bekleniyormuş Çırakyan’dan, piyanoda muhteşem şeyler çalabilir, iki fırça darbesiyle ortaya şahane resimler çıkarabilirmiş, ama: “Hayatta önemli bir rol oynayacağı alnına yazılmış o ender bireylerden olduğunu daha o zamanlardan sezmişti ve daha ancak on iki yaşında olduğu halde, diğer insanlara ve onların ilgi alanlarına, zevklerine ve eğilimlerine, hatta yaşamlarına çok az değer verir olmuştu. Bu benmerkezci hayat görüşü ve sonucu olan ahlak yoksunluğu, Dacat ile arkadaşlarının arasında bir uçurumun açılmasına neden oldu ve zaman içinde bu ayrılık gittikçe büyüyüp kendisini mutlak yalnızlığa mahkûm etti.” (s. 49) Her yerde ve her zaman ayrıcalıklı bireylerdir sanatçılar, Çırakyan’ın görüşü, Yesayan sırf bu yüzden eleştirebilir. Daha sanat, daha da sanat, en sonunda Paris’e gitmekte buluyor kurtuluşu Çırakyan, zekâsına rağmen tam bir cahil, anlatıcı böyle niteliyor.
Ateşten Gömlek‘le Silahtarın Bahçeleri kardeş metinler, ilki biraz daha karanlık sadece. Gökçe okuyup beğenmiş ikincisini, doğma büyüme Üsküdarlılar için anlamı büyük, güzelliği başkadır, imreniyorum çünkü Küçükyalı’yla ilgili hemen hiçbir şey yok metinlerde. Oysa eskiden Rumlar yaşarmış buralarda, gerçi Maltepe’ye doğru bir dünya Rum köyü varmış, Yesayan’da rastlayınca çok sevindim. Geleceğim oralara, Üsküdar’da kalalım biraz, Yesayan’ın otobiyografik metinlerine bakalım. On yaşlarında anlatıcı, Bülbül Deresi’ne yakın bir yerde, tek katlı, harap bir evde yaşıyor. Irmaktan yaz kış çamurlu bir su akıyor, sivrisinekler bezdiriyor her yaz, kokudan durulmuyor. Lodos mu çıktı, koku artarmış da yaşlılar yüzlerini asarlarmış, aralarında dedikleri: kokuya bakılırsa Türkler ölülerinden birini daha gömmüşler. Anlatıcının babası bir tekstil fabrikasında yün boyuyor, her sabah güneş doğmadan kalkıp çıkıyor evden, yüzü gözü kan içinde dönüyor. Altı çocuklu bir aile, annenin çilesi dile kolay. Oldukça öfkeli, zaman zaman gözyaşlarına boğuluyor, en sonunda hastalıktan yatmak zorunda kalıyor anne, başta anlatıcı olmak üzere çocuklar için korkunç bir üzüntü tabii. “Tüm sevgisi kuruyup gitmiş” bir anneyi nasıl iyileştirmeli, çocuklarından bir kez olsun nefret ettiyse koynuna nasıl girmeli, bilinmez. Kardeşe gelmeden önce Zincirsiz Prometheus‘a değineyim, SSCB’de takdirle karşılanmış ama diaspora Ermenilerinin çoğu tarafından kabul görmemiş, bozulma ve dejenerasyonu anlatıyor yazar. Gostan Zaryan ideolojik karşıtı olarak eleştirmiştir, gerçi 1928’de yazılmış bu metin de aralarındaki çatışma çok daha önce, 1910’larda başlamış gibi görünüyor, Zaryan da canını zor kurtarıp Bulgaristan’a göçtükten bir süre sonra aynı yolla oraya geliyor Yesayan, durmadan sigara isteyip nutuk atıyor, silahlı mücadeleyi örgütlemek için fişekliyor bir şeyler. Zaryan’ın gözünde durum böyle, “Milli ‘Dişi Hindi'” adlı yazısında inceden laf sokuyor Yesayan’a, ilgilisinin elinden öper. Zincirsiz Prometheus‘a dikiz, Yesayan’ın Sovyet Ermenistanı’nı ziyareti. Neler var, özetleyeyim, Erivan’ın bir zamanlar İran’a ait olduğunu söyleyen İranlının hayalleri, Çerkezler ve Çeçenlerle paylaşılan masalar, Bakû ve ardından Erivan. Yurtdışından dönenler keyifli, her şey güzel, yüzler mutlu. Çayhanede herkes bir şeyleri tartışıyor, Leninakan’daki deprem, yenilenen Ermenice harfler, inşaat projeleri. “Bu tartışmalar diasporadaki karşılıklarından ne kadar farklı. Burada her fikir, her düşünce belirli bir olaya dayalı ve belirli bir yöne hedeflenmiş. Toplumun ilgi alanları, tüm konuşmaların hedefi kadar temelini de oluşturuyor.” (s. 63) Ermeni yazarlarla karşılaşmalarını anlatıyor Yesayan, Erivan’ın kültürel ortamından, konferanslardan, gece hayatından bahsediyor. “Çalışmalarıma burada, görevlerini mutluluk, adanmışlık ve enerjiyle yerine getiren yoldaşların yanıbaşında devam etme fırsatı varken yaşamımı diasporada sürdürme ihtimaline karşı bir parça nefret bile duyuyorum.” (s. 67) Öğrencilerinden birinin anıları da alınmış kitaba, Yesayan’ın Erivan’da akademisyen olduğu dönemden bir parçacık. Ayrıntıya çok girmeden, derslerde puf puf sigara, ve aşk varsa ufukta, hiçbir derse girmeye gerek yok, yaşam dışarıda bekliyor, en büyük ders. Silahtarın Bahçeleri‘ne gelince, Üsküdar’ın yetişkinliğine Yesayan’ın çocukluğu karışınca ne olur, o oluyor, büyülü bir dünya. Kaba, sert ayrıca. “Perhiz günlerinde yasakçı denilen görevliler av köpekleri gibi sokakları dolaşırlar ve nerede pişen bir et kokusu duyarlarsa evin reisini tutuklar, kamçılar, pişenlere el koyar ve ceza keserlerdi. Bazen suçluyu sürükleyerek götürür ve kilisenin zindanına kapatırlardı.” (s. 74) Acayip bir püritenizm. Hıristiyan kadınlar Avrupai elbiseler giymezlermiş 1880’lerin başlarında, Müslümanlar gibi yüzlerini peçeyle örterlermiş, ayrıca Müslüman biri Hıristiyan bir kızı “görürse”, eyvah, kimse yüzünü “pagan”ların gördüğü bir kadınla evlenmek istemezmiş kızın şerefi lekelendiğinden. Dayılar, teyzeler, mahalle, her biri için ayrı başlıklar var, “Maltepe”ye hemen bir ayrıcalık tanıyacağım elbet. Beyaz kumsalları, orta halli yaşamıyla kendi halinde bir Rum köyüymüş burası, tepelerinin havası temiz olduğundan doktorlar sıklıkla tavsiye ederlermiş burada zaman geçirmeyi. Az ilerisi Yakacık zaten, sanatoryum. “Başlangıçta Maltepe bir avuç Ermeni zanaatkârın -bunların çoğu tekstilciler ve demircilerdi- ailelerine yazlık işlevi görmekteydi. Ancak zamanla ünü yayıldı ve harika iklimiyle kusursuz plajlarından dolayı, kansızlık çeken, sağlıksız gençler için yazlık semti haline geldi. Tren istasyonunun yanına büyük bir gazino yapılmış, sahilde lüks bir otel yükselmişti. Küçük ve ücra bir Rum köyü olan Maltepe, çocukluğumda benim yeryüzü cennetimdi. Her yıl bahar aylarında oraya yolculuk etmenin umudu içimi ateşli beklentilerle doldururdu. Bütün kış boyunca o mutluluğun hayalini kurardım ve büyükler Maltepe’nin harikalarını küçümseyen bir edayla, ‘Aman, ne var sanki Maltepe’de?’ diye kestirip attıklarında hayret dolu bir güvensizlikle nefesim kesilirdi; çünkü o köy benim için sonsuz bir harikalar diyarı gibiydi.” (s. 100) Hâlâ öyle. Yarısı yıkılmış Roma su kemerlerinin üzerinde ölüme meydan okuyormuş Yesayan, nerede acaba bu su kemeri? Faize’yle oynarlarmış, bir gün arkadaşına Ermenilere yapılan “kötü muamele”yi (Hamidiye Katliamı) soruyor, Faize’nin gözleri doluyor ve amcasının söylediklerini söylüyor birebir: arkadaşlıkları ne güzel, elbette eziyetlere karşı omuz omza duracaklar.
“Yıkıntılar Arasında” Yesayan’ın gidip Adana’daki katliamı yerinde görmesiyle ortaya çıkmış, bir nevi “tetkik-i mezalim” eseri. Bu yazıda mıydı, amele taburlarını ve Almanlara dair değiniyi görünce hemen bir diğer metne geçtim, Almanya Türkiye’deki Rumları Nasıl Mahvetti, bunu da akşama yazarım. Aras sonradan tam metinlerini basmıştır, ben bunu da önereceğim, Yesayan’a ilgi duyan herkes bir bakmalı en azından.











Cevap yaz