Tarık Dursun K. – Geçti Akşam Suları “Ben Unutmadan 2”

Harput’tan İzmir’e göçen Memedağa’yla Giritli Sabire Hanım’ın yedinci ve en küçük çocuğu İsma’l Dayı’nın öldüğüdür, ilk yazı. Yedi kardeşler hikâyesi. İzmir’in de çocukluğudur, kim anılarını yazıyorsa mekânı kurup, kent de çocuk. Kuş avlıyorlar, sivrilttikleri dallardan şişler, çevirip yiyorlar. TDK ve serseri tayfası, onlardan önce yapan var, mirası devralmışlar. Neymiş, genç bir adam çıkarmış evinden, okuluna gidermiş gitmezmiş, büyürken ne kadar lazımsa okul, bahçelerin yanından geçerken kuş ikram edermiş İsma’l Dayı’yla arkadaşları, selam selam sadece. İleride dünyanın en büyük şairlerinden biri olacakmış, öyle diyorlar, çocuk TDK öyle tanıyor delikanlı Salâh Birsel’i. Dönelim, Ahmet Dayı mıydı o sabahları bir dünya balık getiren, saz ipine dizili balıklar çeşit çeşit, belki İbr’am Dayı, hepsi birbirine karışmış. İsma’l la İbr’am toprakçılar, ekiyorlar, suluyorlar, tohum alıyorlar, TDK’nin evine, kız kardeşlerine getirip bırakıyorlar taze sebze meyveleri. Çocuklarından biri Alsancak gar müdürü, diğeri Tariş’te, iyi de gelip işyerine zerzevat bıraktığında karşılamıyorlar, ortaya çıkmıyorlar bile, perdenin arkasından izliyorlar. Çocuklar babalarıyla neden konuşmuyorlar? Derdini çekmiş dayılar, da, öyleymiş zaten, gelinleri memleketin öbür ucundan getirip aileleriyle ilişkilerini kesmemişler mi, kendi çocukları yapınca mı kötü? Bir dayı var, kuzen miydi yoksa, Ethem Dayı’ymış, ortanca. “Ethem Dayım aile içinde ‘bir numara’ydı; en ortanca dayımdı, çok küçükken, daha Devlet Demiryolları Devlet Demiryolları değil, Reji Jeneral Döşimendifer’ken Alsancak işletmelerine girmiş, ilerlemiş ilerlemiş, gar döfrenliğe kadar gelmişti.” (s. 14) Bir düdük, iki düdük, üç düdük, hepsi makinistlere mesaj, trenler düdük sesleriyle hizaya giriyorlar, çocuk TDK öyle düşünüyor. Emekli olduktan sonra da jilet gibi giyinip hakim bir tepeye çıkar, gelen geçen trenleri izlermiş Ethem Dayı, elinde çalmadan tuttuğu düdük. İzmir’in, ne açıdan bakılsa taşra olan İzmir’in TDK için, unutulmuş insanları. Yazar unutmayacak, unutmamak için film bile çekecek kaç tane. Mehmet Aslantuğ’un oynadığı dizi gerçi, “Kopuk Dünyalar”, Sinço’yu canlandıracak Aslantuğ, öyküdekiyle aynı trafikse hapisten çıkar çıkmaz annesinin öldüğünü öğrenecek. Hasan Göksu şikayet edecek arkadaşını, yolda çevirip soruyorlarmış neyin ne olduğunu, Amerikalı’nın akıbetini filan, dizi televizyonda oynarken sokağa çıkamamış TDK yüzünden. “Bak bak, Sinço bu!” Hasangiller. Daha ne hikâyeleri var, öyküleştirmiştir TDK zehir tayfayı, İlhan Tarus tek sıkımlık mermisinin bu yüzden bittiğini -memleketten ayrıldı, arkadaşlarını ve kadınları geride bıraktı, evlenecek- söylemiştir de sonradan şaşırmış mıdır TDK arka arkaya çıkarınca kitaplarını? Cengiz Tuncer’le, bir arkadaşlarıyla daha, birlikte Buca Ortaokulu’nda okumuşlar, TDK’yle tanışmaları askere gitmek için gemiye bindiklerinde. Helva ekmek vermiş TDK, karşılığında sigara vermiş Hasan, zaten birbirlerini tanıyorlar da, işte. İzmir’den alınan demir Fethiye’de atılmış üç gün sonra, yazı başka yere gitmiyor da Fethiye’den bir kez daha bahsediyor TDK, Salim Şengil için yazdığı yazıda. En isabetlilerinden biri bence, Şengil’in memleket edebiyatı için yaptıklarının değeri ne çabuk unutuldu gitti, tuhaf. Çıkardığı dergiler bir yana, öyküleri o kadar güzeldir ki insanın Fethiye’ye, o mahalleye gidesi gelir. Hakkı yenilmiş diyeceğim, adının sürekli anılması mı olacaktı kıymeti, bari biraz daha bilinseydi. Neyse. “Roman kahramanı olmak, zor olsa gerek. Hasan Göksu hiç sevmedi kahraman olmayı. Film kahramanı olmayı da sevmedi. Sıkıldı. Hepsi sen değilsin, dedim. Ama hepsi ben zannediyorlar, dedi. İnsanların bakışları. Süzmeler ve arkasından fısıl fısıl konuşmalar. Hayır, o genelevde cinayet işlemedi. Size yemin ederim.” (s. 155) Filmde kimler oynamıyor ki, Yılmaz Güney’inden Muhterem Nur’una, Reha Yurdakul’undan Danyal Topatan’ına. Yılmaz Güney gelsin bir: öykücü başta, filmleri sonra. Yaralı Kartal‘ı Buca’da çekmişler, Yılmaz Güney başrolde, gelip TDK’den röportaj yapmasını istemiş. “Aga’cım, sana geldim!” Abdi İpekçi var o sıra gazetenin başında, bölünüp fişeklenme yılları, kaç gazeteden kaç kopuş. TDK’nin anıları bu sebeple bereketli, çoğaldıkça çoğalıyor, gazetecilikten sinemacılığa, yazarlıktan dergiciliğe, ne bileyim, Aziz Nesin’le tanışlıktan bilmem kimle neye. Güney’i yakından takip ediyor TDK, o yıllarda sinemacı, ikinciye Ankara’da karşılaşıyorlar. Kaçıncıya. Yine yazı istiyor Güney, bu kez öyle bir yazı olsun ki “Kral” desinler. TDK şaşırıyor, bir kral var zaten, Ayhan Işık? Onun filmleri Beyoğlu’nda vizyon görüyor, Güney’inkiler kenarda köşede henüz, hayır, Güney filmlerinin er geç oralarda gösterileceğini söylüyor. Işık geçmiş Eşref Kolçak’ı, Fikret Hakan’ı, Muzaffer Tema’yı, hem Ayhan “güzel bir adam”mış! O kadar nazlayabiliyorlar birbirlerini, Güney, “Yani ben çirkin miyim?” diye sorduktan sonra adını kendi buluyor o an: “Çirkin Kral”. Sonra film çekecek TDK, Güney’le anlaşıyor ama Kıbrıs’tan gelecek mi Güney, Tunç Başaran’la işi biter bitmez hemen geleceğini söylüyor. Geliyor da, “Aga’cım,” diyor, “senaryoyu ver de siz çekerken ben çalışayım.” Değişiklik yapıyor senaryo üzerinde, TDK kabul ediyor, çekim yaparken ne kadar yerinde bir değişiklik olduğunu anlıyor. “Büyüdükçe yeni çevrelerin insanı da oldu. Çok para kazandı, evet, çok para kazananın, çok ünlü olanın çevresine dadananların arasına düştü. Neydi o, çok büyük rakamlara ‘kılıç’ açması? Neydi o filmlerdeki Yılmaz’a gerçek Yılmaz’ı değişmesi? Aşkları? İçkisi? Belinde sahici tabanca taşıması; hırçınlıkları, kırıcılıkları, aynadaki eski Yılmaz Pütün’e kızarak onu kasıtla kurşunlamaları?” (s. 243) Son anı tam Güney işi: Harbiye’deki evlerine gidiyorlar, TDK’yle eşi Nesrin, “Gezi’yi bitiriyorken” caddeden bir “hususi” araba kaldırıma çıkıyor, lastikleri gıcırdatarak geliyor ve tam ezme raddesindeyken duruyor. Direksiyondan başını çıkarıyor, “Aga’cım! Yenge’cim!” diye bağırıyor. Son filmlerini görmüş mü, hiç yazı falan yazmamış, Babıâli’ye döndüğünü duymuş hem, yine senaryo yazıyor muymuş? Ankara’daki o gecenin üzerinden kaç zaman geçmiş, hem çok eski arkadaşlarmış, ta edebiyattan. Küs mü TDK ona, küs çünkü ne arıyor ne soruyor, besbelli. Eski dostlar düşman olmaz da sessizlik başka yerlere çekildiğinde, belki, en küçük kırıkları bile büyütür, gedik kılar, sonra kapanmaz boşluk.

Geçitte çok insan görürüz, Can Yücel penceresinde, Kuzguncuk’ta bekler bazı, Datça’yı unutmamıştır. Külebi’nin Niksar’ı, TDK oralara hiç gitmemiştir ama ortaokulda okuduğu şiiri ezbere bilir, bir gün kamyonların peşinden gitme hayalini diri tutar. Abdi İpekçi, ne arkadaş, ne patron, unutulmaz. Metin Eloğlu’nun sözü aşktır, şiirdir, her şairin her an âşık olduğunu bildirir. Elvis Presley geçer yazılardan, Bogart, Kelly, Jules Verne, Istrati, Naim Tirali, hatta Remarque. Karartma gecelerini hatırlar TDK, camları gazetelerle nasıl örttüklerini, kazdıkları sığınağı, savaş sırasında tatsızlaşan ekmekleri, üzümü şeker ettiklerini çaya, bir de romanları. İzmir’de politikanın seyri, gençlik ateşinin yalazı: DP’ye oy veren gençlerden biri TDK, bıkmışlar çünkü, ailelerinin sabit fikirlerinden, İnönü’den, hani seslerini duyurabilecekleri bir politik ortam oluşacak. Kandırıldıklarını söylüyor sonra, o coşku kısa sürede nasıl sönümlenmiş, ağalar beyler nasıl çökmüşler memlekete. İkinci karşı çıkış TİP zamanı, o kez de ailelerinin tuttuğu partiye vermemişler oylarını, pişman değiller. Ecevit’in İnönü’yü devirmesiyle ilgili, son kez onlara oy verdiklerini söylüyor TDK, eşini de ikna etmiş. Yeninin hemen nasıl eskidiği, başka anılarda, öykülerde.

Baş köşeye koyuyorum, on numara beş yıldız.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!