Sevgi Özel – Dil Kiri El Kiri

Dil Derneği’nin kurucularından Özel, 12 Eylül ülkenin değerli kurumlarını çökerttiğinde TDK’den kendi isteğiyle ayrılıp 1983’te Bilgi Yayınevi’nde çalışmaya başlamış. Anılarını okuyacağım, Kırmızı Kedi’den çıktı, Aziz Nesin 1980’lerin ortalarında “daha dün bir bugün iki” demiş anılarını yazmak istediğini söyleyen Özel’e. Biri ikisi var mı anı yazımının, tartışılır, Özel birkaç anısına yer vermiş bu kitapta da kötü mü olmuş? 1967’de DTCF’de öğrencilik, öğrenci olaylarının ortasında “her gün kavga dövüş”le geçen dört yıl ama daha önemlisi, bölümü ve hocaları sevmeyince ders çalışmak da zoruna gitmiş Özel’in. Çok insan yaşamıştır, şimdiki aklım olsa edebiyat okumazdım ben de, korkunçtu. Hocalar bölüm derslerinden çok daha korkunçtu, o pespayeliğe nasıl dayanılır bilmem, salak gibi yüksek lisansa girdim ama nihayet uyandım da bıraktım, daha kapısının önünden geçmedim üniversitenin. Kim anlatıyordu anılarında, Köprülü, “Bu bölüme şiir yazmak için girilmez!” dermiş, hiç girilmez de neyse. “Kendimi Dilaçar’a ‘asistan’ atadım, kimseye söylemedim bunu. Dilaçar’a bile… Ama o, birkaç ay sonra anladı oyunumu, birkaç kez havlu atmaya kalktım, olmadı; kendi kurduğum oyunu, kendim bozamadım. Dilaçar, Türkçeye ve tüm dillere âşık bir bilgindi. Geç aydım… Bu aşkın bulaşıcı olduğunu anladığımda, dil devrimi bayrağını dalgalandıran ustaların çırağıydım artık. Türkiye Türkçesini araştıran ekip içinde pişiyordum. Prof. Hatiboğlu’yla, Ömer Asım’la, Prof. Dr. Doğan Aksan’la, aynı yapı içinde olmak bile coşku vericiydi. İlk kez 1976’da bir kitabın ön kapağına adım yazıldı. Sevinçten kaç gece uyuyamadım.” (s. 14) Gelip geçtiler: Oktay Akbal, Cahit Külebi, Gülten Akın, Salâh Birsel, Akşit Göktürk, pek çok isim, sonrası 12 Eylül. Türkçeyi iyi öğrenmek ve öğretmek amaç, Emin Özdemir’in “tostla beslenen, testle öğrenen” dediği gençleri düşününce iş zordu, ne kadar başarılı olunduğu da tartışılır. Sorun çok daha derinlerde tabii, anayasanın dili bile bozuksa. “Her yurttaş gibi, yürürlükteki 82 Anayasasına saygılıyım, ama bu anayasayı da yapıcılarını da sevmiyorum. Halkoyuna sunulduğunda oy vermedim, çünkü antidemokratik maddelerle dolu olduğuna inanıyorum. Atatürk’ün kurumlarını kapatan 134. maddesiyle geçici 15. maddesi başta olmak üzere birçok yeri, en iyisi tümü değişmeli, diye düşünüyorum. Nerede, kim yapacak?” (s. 26) Hepçilingirler’in popülerleştirdiği dil sorunlarına uzunca bir yer ayırıyor Özel, ne kadarını anlatmalı bilmem, bin kez düşünmeli belki de sıklıkla karşılaşınca sıkan şey. Sadece dil değil, “yarı çıplak bir şarkıcı” neresinin ne yapılacağını sorunca da sıkıntıdır, herkesin dile getirdiği gibi dil elden gidince olmayan şeye ne getirilebilir, Türkçeyi korunmaya muhtaç bebek gibi mi görmeli illa ayrıca, salmak mı gerekir, tutmak mı gerekir, nedir. Böyle bir gündem de olmadı, dil kaygısının yaygınlaştığını bilmiyorum, birkaç tuhaf tabela üzerinden yürütülen tartışmaların ötesine geçmedi mevzu görünürde, görünmezde sempozyumlar düzenlenmiştir, etkinlikler yapılmıştır, ayrı. Özel anlatıyor, aydınlar yazıp çizmişler zamanında, karşıdevrimin bu kadar sert vuracağını düşünmemişler. Memleketin yakın tarihidir aslında değindiği, Cumhuriyet’in öğretmenleri “dil balı”nı sunmuşlar, barış gönüllüleri ülkeye gelince yerli malı kalkmış sıralardan, sabun kalıbı gibi peynirler konmuş sofralara, yerli dokumadan naylona geçilmiş, her şey yapaylaşmış. Oysa Münevver Hanım gibiler varmış eskiden, “garpız”, “galık”, diyen öğrencileri -Özel bu öğrencilerden biri- sevgiyle, sabırla “düzeltirmiş”, düzeltilenler evlerindekileri düzeltirlermiş, böyle düzele düzele düzlüğe çıkılacağının hayali uzun süre canlı kalmış. “Kendimizden küçük çocukları boy sırasına sokar, ‘Dağ başını duman almış’ı söyleterek, mahallenin bir ucundan öteki ucuna yürütürdük. Bahçemizdeki akasyanın altını derslik yapar, öğretmen olurduk.” (s. 30) Hmm. Feride’yle tanışırmış çocuklar, lisede “Anabelli”yi ezberlerlermiş, ilginç. Lokavtla grevin karşı karşıya geldiği münazaralar, çocuklara ne okuyup ne izlediklerini soran öğretmenler, oysa enflasyon yüzünden karnını doyurunca şükredermiş çocuk, ne filmi. Meserret Diriöz gibi hocalar gelmiş sonra, Araba Sevdası‘ndan ötesini edebiyat saymadığından olacak, sürekli gazel, kaside okuyormuş, diğer taraftaki hocalar Diriöz’ün her dediğini önemsememelerini söylüyorlarmış çocuklara. Diriöz pek beğenirmiş Özel’in yazdıklarını, öğrencisini evine sohbetlere çağırmış ama Özel’in annesiyle okuldaki birkaç hocası engel olmuşlar. Eh, Külebi’nin şiiri yerine Mehter Marşı’nı okutunca, Resim ve Heykel Müzesi’nde sloganlar atılmasına yol açınca Diriöz’ün neliği de iyice çıkmış ortaya, tabii Özel’in notları yavaş yavaş düşmeye başlamış. Kıyım yılları, Makal’ı okumak yeterli neler döndüğünü öğrenmek için. “Geçim derdi bir yandan, seçim öte yandan, cumhuriyetin öğretmenleri kuşatıldı, öğretmenlik değil, hep savunma yapmakla günü geçirir oldular. İtle dalaşmamak için, çalıyı dolaşmayı yeğledi çoğu öğretmen.” (s. 38) Anılar, tarih, araya 90’ların kültür, sanat sepet ortamlarında kullanılan Türkçe giriyor, birileri oha falan oluyor, programın içine sıçıldığını söylüyor bir sunucu ki bu geleneğin son halkasını Mustafa Topaloğlu taktı herhalde, programların içine bol bol sıçılan bir devir yaşandı. Dükkân isimleri filan işte, Mydonose, bir şeyler, “No kamınt!” diyen ünlü, ünsüz, bir dünya insan. Manşetlerde ilginç şeyler görüldü, takımı bırakan teknik direktör için atılan manşet örneğin, gazete vardı AMK diye, çıkıyor mu hâlâ, değişik. Bütün bunların resmiyette sembolik bir olayla başladığını söylemek, en azından kıvılcımı çakmıştır: “1950’ye değin Milli Eğitim Bakanları, Atatürk’ün Türk Dil Kurumunun, onursal başkanlığını yürütmüştür. DP’nin iktidara gelir gelmez ilk işi, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu ile çatışmak olur. DP’li Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, TDK’ye bir yazı gönderir, kurumun onursal başkanlığını istemediğini, tüzüğünü değiştirmesini bildirir. 1951’de olağanüstü kurultayını yapan TDK de, DP’li bakanın isteğini değerlendirerek tüzüğü değiştirir. Böylece, TDK ile MEB arasındaki, dil devrimini eğitim kurumlarına taşıyan köprü yıkılır.” (s. 66) Öz Türkçecilik solcuların hareketidir, dil “devrimi” yapılmıştır da “ülkü”yü korumak elinden gelmemiş midir solcuların, güzelim sözcüğü nasıl sağa kaptırmışlardır, hayıflanmak lazımdır. Bozgunculuktur, bölücülüktür Öz Türkçeci solcuların yaptığı, hemen geri almak lazımdır eskiyi, her şeyin hızla siyasallaştığı ortamda kültürün başını boş bırakmamak gerekir. Karşı mahallede de çok ilginç şeyler olmaktadır, mesela Ecevit 1990’larda çokça “inşallah”, “maşallah” demekte, Atatürk’ün kalıtını, dil devrimini ağzına hiç almamaktadır. Ne acayiptir, yine 1990’larda yasa taslağının birinde “Dil İzleme Kurulu” oluşturulması belirtilir, yayın yapan kuruluşlar bir “dilci” -“dil polisi” diyelim- bulunduracak, bu dilci TDK’nin kılavuz ve sözlüğüne uyulup uyulmadığını denetleyecektir. Ocak 1997’de Doğan Hızlan, Konur Ertop, Oktay Akbal, Refik Durbaş, Zülfü Livaneli, Hasan Pulur, Ali Püsküllüoğlu, Zeynep Oral gibi pek çok yazar taslağa karşı çıkarken Talât Halman, Orhan Pamuk falan, öyle bir yasanın gerekli olduğunu savunurlar. “Orhan Pamuk, yasa taslağını görmemiştir, ama böyle bir yasanın çıkmasından yanadır. Taslak yasalaşsa, Pamuk’un kitaplarını yayımlayan yayınevinde görev alacak resmi TDK görüşlü ‘dilci’ye kuşkusuz çok iş düşecektir; ama inanıyoruz ki Pamuk da resmi TDK ile uyum içinde çalışacak bir yayınevinin göstermelik dilcisiyle savaşmak zorunda kalacaktır.” (s. 76)

İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü hocalarının Yaşar Kemal’i eleştirdikleri kısmı X’te paylaştım, başka da pek çok mevzu var da benden bu kadar. Ha, Nazlı Ilıcak’ın eşsiz bir dil bilgini olarak Türkçeyi sözcük sözcük arındırma çabasını alkışlamalı, yüz iki yıl boyunca sürdürmesi gerekiyordu işi de bir yerde sıkılmış olacak.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!