Jean Teulé – Dansa Davet

Kapakta görülen mevzu Danse Macabre, vebalardan açlıklara koşan Avrupa’nın sanatçıları delirmemek için güzel bir yol bulmuşlar da herkesin ölümde birleşeceği fikri üzerinden iki gerdan kırıp vals eyleyecek insanların hallerini tersim etmişler, söylemişler, şakımışlar. Metnin mevzusu da bu olduğu için uygun, olaylar Kara Veba’dan aşağı yukarı iki yüzyıl sonra yaşansa da Avrupa’nın kan kaybettiği dönemin temsilidir. Ölümüne dans etmek de tarihte görülmüş en ilginç toplu histerilerden biridir herhalde, istifade ettiğimiz kaynağa göre Temmuz 1518’den Eylül 1518’e dek insanlar yarınlar yokmuş gibi oynamışlar, dans etmişler. Aynı olay 11. ve 15. yüzyılda da görülmüş ama münferit vakalar, buradaysa kitle hareketi var, üstelik yaklaşanlar da çekime kapılıp dans etmeye başlıyorlar, tuhaf. Teulé bu meseleyi dönemin toplumsal olaylarıyla birlikte ele alarak ilginç bir anlatı koymuş ortaya, üstelik 19. ve 20. yüzyıl sanatçılarının metinlerinden parçalar da serpiştirmiş, matrak bir anlatım. Jeu-des-Enfant Sokağı’nda genç bir kadının kucağındaki bebeğiyle yürümesiyle başlıyoruz, kadın yiyecek bulamadığı için iğne ipliğe dönmüş, halinden bebeği de besleyemeyeceğini çıkarıp kötü şeylerin yaşanacağını düşünüyoruz, iyi ediyoruz. Bir düşkünler yurdunun haçla bezeli ve hiç açılmayan kapısına yığılmış insanlar bağırıp çağırıyorlar, tezgâhlarında hiçbir ürünün olmadığı pazar yeri de durumun ne kadar kötüleştiğini gösterdikten sonra köprüye geliyoruz, kadının bebeğini sulara bıraktığına şahit oluyoruz. Açlıktan bebeklerini yiyenler hakkında da bir şeyler duyacağımız için dehşete yavaş yavaş alıştırmaya başlıyor okurunu Teulé, kadını oldukça yüksek, iyi malzemeden mamul piskopos evinin önünden geçirerek zenginliğin nerede toplandığını da sezdiriyor. Kadın gravür atölyesine dönüyor, eşinin tesellisine kulak vermiyor ve sokağa çıkıp bir bacağını arkaya uzatıveriyor, başını geriye atıp gökyüzüne bakıyor, figürler yavaş yavaş ortaya çıkarken nasıl bir deliliği başlattığına dair hiçbir fikri yok. Komşu tuhafiyeci dükkânının önüne çıkıp Troffea Hatun’un neden dans ettiğini soruyor, ailenin soyadını öğrendikten sonra kadının adının Enneline, eşininkinin Melchior olduğunu öğreniyoruz. Sokağın öbür ucundaki evde Attale ve eşi yemek yiyorlar, bir süre sonra onlar da dansa katılıp kendilerini kaybedecekler, sonları politikacıların tetiğini çektirdiği bir arbaletle gelecek. İkinci kurban Attale’nin eşi, Enneline’le birlikte dönmeye başlıyorlar, sonraki bölümde dördünün performansları ve kişilik özellikleri hakkında birtakım malumat var, sokaklar korkunç halde olduğundan bokların arasında oynuyorlar. Bir süre sonra bütün oynaklar piskopos ve belediye başkanı tarafından tek bir alanda toplandıkları zaman açlıktan ölmemeleri için zorla yemek yiyecekler ve altlarına pisleyecekler, kadınların eteklerinden dökülen boklar erkeklerin pantolonlarını kahverengiye boyayacak. Dönemin karanlığında görülenler tokat gibi bir gerçeklikle çıkıyor ortaya, anlatının vuruculuğunun bir yanı bu. Dans edenlerin çocukları savaşlarda ölmüş, kiminin tefecilere bir dünya borcu olduğu için er geç ölecekler, dansa katılmalarının ardında bu çıkışsızlık yatıyor. Diğer yanda idareciler var, aralarındaki diyaloglar kiliseyle yerel yönetimler arasındaki gerginliği bütün yanlarıyla gösteriyor. Dans edenlerin varlığından haberdar oluyorlar önce, Türklerin saldırma ihtimalinden ötürü sarı alarm durumundalarken bir de ölesiye dans edenlerle nasıl baş edeceklerini düşünüyorlar. Bu Türkler hiçbir zaman ortaya çıkmayacaklar, “barbarları bekleyenler” nasıl yozlaşmışlarsa Avrupa da aynı şekilde yoldan çıkmış gibi gözüküyor. Kilise’nin Türkleri püskürtmek için atacağı adımlar çok para gerektirdiği için matbaanın yardımıyla cennet tapuları basılacak ve halka satılacak, Teulé vatandaşın nasıl dolandırıldığının örneklerini veriyor. Luther ortaya çıkıp Kilise’yi gömdüğü zaman yaşananlar bu metinde piskoposun yavaş yavaş korkuya kapılmasıyla gösteriliyor, ayrıca Strasbourg’un yoksul olmayan mahallelerinden gelip gösteriyi seyreden burjuvaların kafayı kırmadıklarını anlıyoruz, kısacası oynamayan herkesi oynayanların müsebbibi olarak görebiliriz. Hekimler ve müneccimler bu doğaüstü olaya neden olan etkeni çözmeye çalışıyorlar ama iki taraf da hurafelerden veya yanlış bilinenlerden öteye gidemiyor. Oyunlar pazar günü de sürünce din adamlarının işkence tehditleri, Tanrı’yı işe koşarak cezaların gökten kafalarına yağmasını sağlayacaklarını haykırmaları işe yaramıyor, millet oynuyor bir güzel. Ayaklar kan içinde, bedenler çarpık, yeryüzünde cehennem tasviri. Kilise’nin temsilcileri Tanrı’nın gönderdiğinden kaçışın olmadığını söyleyerek kalabalıkların beslenmesi için belediyenin yaptığı yardımın onda birini bile yapmaya yanaşmıyorlar başta, depolarını korumak istiyorlar. Belediye başkanının çabaları da yetersiz, piskoposun bencilliğini görünce adamı meclisten attırsa da bir süre sonra Kilise’nin gücüne muhtaç kaldığı için adamla tekrar iletişim kuracak. Bilinmeyenin tam ortasına düşen insanlardan yalnızca biri ne olup bittiğine dair mantıklı bir açıklama sunabiliyor: “‘Belki sur içine kapatılan bir grup söz konusu davranışın ilerleyen senkronizasyonuyla apayrı bir bütün oluşturabilir. Dolayısıyla bu durum, dans salgını gibi acayip bir şekle bürünen aşırı sefaletten kaynaklanıyordur; ıstıraba gömülmüş bir şehrin dayanılmaz gerçekliğinden kaçmanın, hele de yoksul düşmüş halk için, tek yolu dans.’” (s. 25)

Yeni mezarlık alanları açılıyor, aileler parçalanıyor, tam bir toplumsal çözülme. “Hiç kuşkusuz acının içlerini kaplamasına boyun eğmemek için, bilinçaltına itilmiş yasakları alt ederek, kendinden geçişle kaçış yoluna kavuşuyorlar, düşünceleri matemin kederinden kaçıyor. Yüksek bir bunaltı düzeyi gerçeklikle bağlarını kaybetmelerine yol açıyor.” (s. 54) Ölenlerin tabutlarından yayılan hastalık yakınlardakileri de etkiliyor, cesetleri kürkle sarmayı düşünüyorlar, çare değil. Kilise en iyi bildiği işi yapıp yüzlerce kişiyi tek bir alana toplayıp yakıyor en sonunda, acıdan uzak bedenler yükselen alevlerin içinde dönüp dururken birer birer düşmeye başlayana kadar sürüyor yangın. “Flash mob” diyor anlatıcı, cemaat dua ediyor, azizlere yakarı dans edenlerden başka herkesin içini ferahlatıyor. Aziz Vitus’un gazabı bu din adamlarına göre, Strasbourg halkı San Pietro bazilikasının inşasına katkıda bulunmadığı için başlarına gelmiş felaket Mısır’ın başına gelenle kıyaslanacak ölçüde. Yahudilere yapılanlar da hatırlanıyor hemen, zamanında Strasbourg burjuvazisi Yahudilere taktıkları borçtan ötürü alacaklılarının yüzlercesini aynı şekilde yakmıştı, o dönemlerde cadılar da yakılıyordu, Yahudiler oradan oraya sürülüyordu, köylüler posaları kalana dek sömürülüyordu, Yeni Dünya’nın yerlileri çiçek hastalığı ve ateş saçan çubuklar yüzünden ölüyordu, Afrika’daki köle ticaretinin başlarında yüzlerce insan gemilerde ölüyor, kalanlar şekerpancarı tarlalarında hayatını kaybediyordu, Kızılderililerin hâlâ zamanları vardı ama ilk yerleşimcilerin yaratacağı huzursuzluğa aç kalmıştı, sömürü küresel hale gelmeden önce provalar Avrupa’da yapılmış. Civarda da hiç Türk görülmüyor, hatta Türklerin gerçekten var olup olmadığından emin olamıyorlar bir süre sonra, hiç gelmeyecek bir düşmanı beklemeye ayrılan kaynak ansızın çıkagelene aktarılmıyor, olmayan bir tehlikeyle korkutulan halk açlıktan ölmediyse dans etmekten ölüyor. Nihayet sağduyu ağır basıyor da rahibeler kapıları açıp yulafları ve arpaları dağıtmaya başlıyorlar. Ölmeyen, sesini kaybeden Enneline’le eşi Melchior paylarını almıyorlar muhtemelen, son bölümde Melchior’nun eşine seslenişini duyuyoruz bir. Her şeyin normale döndüğü bir zaman gelmiş, yakılan iki bin kişinin ardından ilk kez sükunet gelmiş o topraklara. Derken pıt pıt pıt, Enneline dans edecekmiş gibi tempo tutmaya başlıyor, Melchior eşini engelleyerek ne yapıp edip o habis durumdan kurtulacaklarına söz veriyor. Son.

Teulé deliliği dile yansıtmayı başarmış, girift cümleler ve sembolik anlatıma yanlayan kısımlar dans edenlerin ıstırabını aktarabiliyor ki gerçekten yaşanmış bir mevzu işte, o dönemin metinlerinde olayı anlatan yazarlar acaba böylesi bir gerçeklik yaratabilmişler midir?