Angela Carter – Büyülü Oyuncak Dükkânı

Melanie on beş yaşına girdiğinde artık küçük bir kız olmadığını anlayıp amuda kalkıp perendeler atar. Hmm. Eline bazı nesneler alarak pozlar verir, siyah saçlarını açar, Lawrence okuduktan sonra kasık tüylerinin arasına çiçekler yerleştirir, kendini keşfetmeye başlar kısacası. Hayallerinde aynaya bakıp dişlerini fırçalayan eşiyle birlikte gittiği Venedik ya da Miami vardır ki diş fırçalamanın da sınıfsal olduğunu ilerleyen bölümlerde göreceğiz, şimdilik bu kodları aklımızda tutalım. Miami’ye gitmekse zaten işçinin harcı değildir, anlatının sonunda yanan bir evin yanındaki binaya, çatıya atlamak Melanie’nin edeceği tek seyahat olacak. Başta mutlu bir aile tablosu var, Bayan Rundle adlı dadının gözetiminde yaşayan üç kardeş mutlu mesut büyüyorlar. Victoria daha bebek sayılır, Jonathon da kendi halinde maketler yapan sakin bir çocuk. Çocukları tanıyoruz ilk bölümde, Bayan Rundle’ın boyunu posunu, giyimini kuşamını görüyoruz, sonra Melanie’nin annesinin giysisini mahvetmesiyle birlikte dört yaşamın nasıl kökten değişeceğini adım adım izleyeceğiz, tabii kıyafetle bir ilgisi yok mevzunun ama Melanie geçmemesi gereken bir eşiği geçtiğini düşünerek kendini suçlayacak. Aslında her ergenin yapacağı şeylerden birini yapıp annesinin gelinliğini deniyor, bahçede giydiği kıyafeti ağaçların dallarına takana dek sorun yok, eğleniyor ama kapıları kilitli bulunca eve pencereden girmeye çalışırken elbiseyi de, annesinin tacını da mahvediyor bir güzel, üstü başı da çizilince yatağına paramparça elbiseyle ve kan akan yaralarıyla giriyor. Sabah kalkınca acı haberi alıyor, şöhretli bir yazar olan babasıyla çok sevdiği annesi bir uçak kazasında ölmüş. Teyzeleri ve amcaları var, zaman zaman bazılarını görmüş olsa da en kötü senaryo gerçekleşiyor ve Philip Dayı’nın yanına gidiyorlar. Zamanında bu dayının yolladığı kuklayı hiç sevmiyor Melanie, önemli günlerde kart da atmadıkları için bağlantı kopuyor ve adamın evine gitmek zorunda kaldıkları âna kadar Phil’le ilgili hiçbir şey düşünmüyorlar. Bayan Rundle her şeyi ayarlıyor ve çocukları yolcu ediyor, bir iki mektuplaşma dışında karşımıza çıkmayacak bir daha.

Uzun bir tren yolculuğundan sonra Londra’da Finn ve Francie karşılıyor onları, Phil’in eşi Maggie’nin erkek ve kız kardeşi. İrlandalı olmalarına şaşırıyor Mel, bunun yasalara aykırı olmadığını duyunca utanıyor, bir daha öylesi bir ayrımı dile getirmeyecek. Fanuslarından çıktıkları için yeni dünyaya alışmaları zor olacak, Phil’in evine gittikleri zaman neyle karşı karşıya olduklarını anlamaları da. Yolda bir şeyler ortaya çıkıyor gerçi, kardeşler çok kötü kokuyorlar. Kıyafetleri, saçları, her şeyleri pis, buna rağmen tatlı gençler. Mel başta nasıl bir eve gittiğini düşünmeden kendi evindeki konforun benzerini bulacağını düşünse de Phil’in mekânını görünce aklı yavaş yavaş başına geliyor. Sıcak su yok, eşyalar eski, yiyecek kısıtlı, tam bir yoksulluk. İki sınıf birden düşüyorlar, Victoria ve Jon pek bir şeyin farkına varmadan yaşamlarını sürdürseler de Mel için travmatik bir tecrübe bu. Maggie’nin sessizliği tuz biber, Phil’in eşi düğün gününde konuşma yetisini kaybettikten sonra elindeki kâğıt kalemle iletişim kurabilir hale gelmiş, dünyanın en hüzünlü ve en güzel kadını. “Bir kapı açıldı, kapının aralığından akan ani ve parlak ışıktan gözleri kamaştı. Margaret Yenge. Gelişigüzel toplanmış, saman yığını gibi saçlarının arasından geçen ışık onları öylesine parlak gösteriyordu ki ellerinizi uzatıp ısınacağınızı sanabilirdiniz.” (s. 51) Carter’ın benzetmeleri, şeyler arasında kurduğu lirik bağlar bu örnekte olduğu gibi pek hoş ama bütün benzetmeler böyle değil, bazıları oldukça lüzumsuz. Yemek masasındaki bir zımbırtının “mutlu bir bayrak” gibi dalgalanması örneğin, göbek atan bir insanın dalgalanmasına da benzetilebilecek herhangi bir salınımı göbekle değil de anlatılan zamanda gerçekleşenlerin ögelerine yaslamak daha iyi bir tercih zannediyorum. Neyse, eve ilk geldiklerinde Phil henüz ortada yok, ev ahalisiyle yeni gelenler tanışıyorlar, Maggie eşinin yaptığı bir iki mekanik oyuncağı çalıştırarak Victoria’nın ağlamasını gülmeye çeviriyor, çocuğu kendi evladı gibi benimsiyor. Diğerleri iyi kötü başlarının çaresine bakabilirler ama Victoria’nın sevgiye ve şefkate gerçekten ihtiyacı var, Maggie iyi bir anne olacağını gösteriyor. Çocuklar da iyi Finn iyi bir ressam ve Francie en az kardeşi kadar yetenekli bir müzisyen, hep beraber müzik yaptıkları zaman yeni gelenleri eğlendiriyorlar ve yaşadıkları üzüntüyü hafifletiyorlar. Gerçi aşırı hafifletiyorlar çünkü Londra’ya gelmeden önce birkaç kez anneciğini anan, özlediğini söyleyen Mel anlatının sonuna kadar hemen hiç anmayacak annesiyle babasını, bir tek Phil’in hakaretlerine karşı babasını savunacak ve mevzu hemen geçip gidecek, bu. Garip bir kayıtsızlık var çocuklarda diyeceğim, Phil’in insanlık dışı muamelelerine maruz kaldıkça geçmişi yüceltmeleri gerekirken huzurla dolu eski evlerini anmamaları, onca yoksulluk varken varsıl zamanlarına dair hiçbir şey hatırlamamaları ilginç. Bunu kurgunun zayıf yanı olarak göresim var, gördüm. Sonra Phil’i getirdim bu noktaya, sevilesi biri değil. Kendisi evin altındaki dükkânı çekip çeviriyor, kendi yaptığı kuklaları ve oyuncakları satıyor. Yaşamı kuklalardan ibaret, evindekilere göstermediği şefkati ahşap dostlarına gösteriyor. Metni genel olarak beğenmememin bir sebebi de Phil’in bu odunluğunun biraz olsun derinleşmemesi. Küçük Besleme havası yaratan bir karikatürizelik var, Phil’in yerine rahatlıkla Şemsi İnkaya’yı koyabiliyorum, ne bileyim. Mel’in ukala, kendini beğenmiş babası kendisini Phil’den ve ailesinden üstün görüyormuş, Phil’in onca kötülüğü bundan mı? Müşterilerle iletişimini bilmiyoruz, Finn’i sık sık dövdüğünü ve herkese kötü davrandığını görüyoruz ama nedir olayı, o nokta hiçbir zaman aydınlanmıyor. Elde ne kalıyor, “Hüsnü Dayı anlatısı” diyebileceğim bir şey. Bizim bu Küçükyalı’da sahile çıkan tünelin yanında çok eski bir kahvehane vardı, yakın zamanda yıktılar. Arada giderdik, Hüsnü Dayı hep aynı köşede oturup yanındaki masanın oyununa ekşirdi. Hikâye anlatırdı bir de, şahane hikâyeleri dinlemeye doyamazdık. Süslerdi böyle, bazen dağıtırdı, toplardı, beklenmedik bir şekilde bitirirdi anlatacağı şeyi. Dinlemesi keyifliydi ama iyi bir anlatıdan beklediğim şeyler yoktu, aynı şekilde bu metinde de yok. Mel’in yeni sınıfına uyum sağlamasını ve korkunç erillikten yara almadan kurtulmaya çalışmasını takip ediyoruz bir, en sona ensest mevzusu da sıkıştırılmış. Eh. Allende’nin Japon Sevgili‘de uyguladığı “tıkıştırma tekniği” diyebileceğim bir şey var bu metinde de, hoş değil. Neyse, Mel âşık olmak istiyordu, Finn’i görünce tutulur gibi oluyor ama çocuğun sapsarı dişleri, kötü kokması ve daha pek çok olumsuz niteliği yüzünden istediğince özgür değil. Phil zaten ayrı bir dünya, aileyi despot gibi yönetip çalıştırıyor, Jon’un yaptığı gemileri satmaya başlıyor mesela, amacı kız kardeşinin çocuklarını “kirletmek”. Başaramıyor, evde olmadığı bir zaman herkes kafasına göre takılmaya başlayarak özgürlüklerinin farkına ansızın vardıktan sonra adamı delirtiyorlar ve alevler evi sarmaya başlıyor, Finn ve Mel çatıya çıkarak yangından kurtuluyorlar ama Mel’in kardeşleri kurtuldu mu, kaçabildiler mi bilmiyoruz, Mel de pek umursamıyor açıkçası, o da garip. İki âşık geleceklerini düşünürlerken sonlanıyor anlatı.

Keçiboynuzu ile özdeşleştirilebilir bu metin, okuma zahmetine değmeyebilir ama değebilir de, okuyan karar versin. Hikâye sarmadı beni pek, kahvehane yıkılmasaydı bu metni okumak yerine Hüsnü Dayı’yı dinlemeye gidebilirdim. Büyülü bir şey yok, safi dram.