Yalçın Pekşen – Dilin Kemiği Yok

Pekşen beş kez yılın gazetecisi ödülünü kazanmış usta bir basın emekçisi, Nokta’nın kuruluşunda yer aldıktan sonra Cumhuriyet’e dönerek ses getiren röportajlarını sürdürmüş. Bu kitaptakiler 1982 sonrasında yapılan röportajları kapsıyor, korku had safhada olduğu için güncel pek çok probleme değinilmesine rağmen darbeye dair hemen hiçbir şey yok, bir tek Kenan Evren’e desteğini sunan bir iki sanatçı var, gerisi suskunluk. Dönemin yazarları, şairleri, ilginç şahsiyetleri başlarda konuşmaya pek teşne olmasalar da Pekşen alttan girip üstten çıkarak istediği cevapları almayı başarmış, hatta Ajda Pekkan’ın biseksüelliğe dair söyledikleri sansasyon yaratmış o dönem. Pekşen insanları nasıl konuşturduğunu anlatıyor başta, röportaj tekniğinin inceliklerini gösteriyor: “İnsanlarımız oldukları gibi görünmek istemiyorlar. Bu yüzden onları konuşturmak zor bir iş… Özellikle konuşmak istemedikleri konularda… Ne ki, insanların bir özelliği daha var: Kendilerine soru sorulduğu zaman susmak ve hiçbir şey söylememek ellerinden gelmiyor… Böylesi durumları belirtmek için atalarımız güzel bir söz bulmuşlar: ‘Dilin kemiği yok…’ İşte bu kitapta okuyacağınız konuşmalar dilin bu özelliğinden yararlanılarak gerçekleştirildi…” (s. 7) Sadece konuşmalar da yok, Pekşen’in birkaç gün boyunca İbrahim Tatlıses’in gölgesi gibi dolanarak yazdıklarında sanatçının ilginç yaşamı detaylarıyla ele alınmış. Sülün Osman var, Ünlülerin kuaförü Mahmut, Suna Kan ve hemen sonrasında Kibariye, 1980’lerin resmigeçidi gibi. Mürteza Elgin’inki üzüyor biraz, Türkiye’nin ilk AIDS hastasının yaşadıkları tam kara mizah. Türkiye’de doktorlar dahil kimse AIDS’e dair bir şey bilmiyor, Elgin sağda solda bulduğu kaynaklarda yazan tedavi yöntemlerini uygulamaya başlayınca sağlığını bozuyor, sonra doktorunun ifşasından sonra etrafında kimse kalmıyor, 1992’de bir başına ölüyor. Kısa yoldan şöhret olmak için meziyetlerini allandıra ballandıra anlatması, film tekliflerini değerlendirmeyi düşündüğünü söylemesi üzdü, adam sosyal karantinaya alınmış çünkü, nasıl çekecek filmi? Ekşi’de yazdığına göre cenazesini astronot kıyafetli bir imam kılmış, doktorlar da aynı şekilde uzak durmuşlar, AIDS’in bulaşma yollarını bilmeyince böyle görüntüler ortaya çıkmış ve Avrupa basını Türkiye’yi dalgaya almış o dönem. Tuhaf mevzular.

Bülent Ersoy, Ajda Pekkan, Emel Sayın gibi sanatçıların konuşmalarında hep aynı mesele var, harcamalarına para yetiştiremiyorlar. Gazinolardan kazandıklarını makyaj malzemelerine, kıyafetlere yatırınca ellerinde pek bir şey kalmadığını söylüyorlar, Pekşen de bu maddi duruma hemen her röportajında eğildiği için kimin ne kazandığı ortaya çıkıyor, enflasyonu da düşünüp kazandıkları parayı bu dönemin parasıyla kıyaslayınca muazzam bir tutar çıkıyor ortaya. Keşke herkes öylesi bir yoksullukla imtihan edilse falan.

Değinilesi esas noktalarda yazarlar var tabii. Rıfat Ilgaz’ın öğretmenlikten atılması, şiirden para kazanamadığı için mizaha yönelmesi 1940’ların yazın dünyasının nasıl şekillendiğini gösteriyor. Aziz Nesin’le ilgili meselesi şu: “Aziz Nesin’le Markopaşa’da çalışırken yazmadığı dönemler olmuştur. O dönemlerde onun imzasıyla ben yazmışımdır. Bu Aziz Nesin’le yarışmak mıdır? Aziz yazmazdı, ben yazardım. Ben kimseyle yarışmadım. Olan bir şeyi açıkladım. Zaten ben mizah yazarlığını ikinci, üçüncü işim olarak kabul ederim. Daha önce de söyledim asıl işim şairlik…” (s. 369) En bilinen eserinden de bahsediyor Ilgaz, “Hababam Sınıfı” adını İlhan Selçuk’un bulduğunu ve yazdığı kitaplardan çok az para kazanabildiğini söylüyor, tiyatrodan ve sinemadan üç beş bir şey gelmiş ama kitaplarını basan yayıncı çok düşük bir tutar belirlemiş, Ilgaz da kabul edince yeni baskılardan hiçbir şey kazanamamış. O zamanlar kitabın haklarının ilk satışından elde edilen neyse o, sonrasında yazara ücret ödenmiyor. Yaşar Kemal de aynı dertten mustarip olacakken Ertem Eğilmez’in sözleşmesini yırtmasıyla kurtulduğunu biliyoruz, şimdi de olduğu gibi yazar bir güzel sömürülüyor.

Can Yücel şiire bir arkadaşının ölümünden sonra yazdığı ağıtla başlamış, yaş on beş. Sonra hep şiirle devam etmiş ama zenginliğin kıyısından dönmüş, ilginç bir hikâyesi var. 1946’da üniversite eğitimi için Cambridge’e giderken aynı gemide yolculuk eden Vehbi Koç’la tanışıyor, Koç Yücel’e memlekete dönünce kendisini aramasını söylüyor. Dört yıl sonra Yücel arıyor, Ankara’da buluşuyorlar. Dört dil bilen Yücel’e işine yaramayacağını, sonra telefon edeceğini söylüyor Koç, aramıyor. Bu yüzden zengin olacağına şair olmuş Yücel, kendi deyişi. Pekşen eşinin ne iş yaptığını soruyor Yücel’e, cevap: “Karım eskiden geri zekâlı çocuklara bakardı. Sonunda sadece bana bakmaya karar verdi. Benim en bulunmaz cinsten bir geri zekâlı olduğumu anladığı için.” (s. 76) Yaptığı tahsili için valla kendisinin de ne okuduğunu bilmediğini söylüyor, içmekten usanmadığını söylüyor, komik adam.

Füruzan soyadını söylemek istemiyor, tahsil durumunu da söylemek istemiyor, gençliğinde ev işlerine boğulduğunu ve yazmaya başladıktan sonra erkeklerin bakışlarının değiştiğini söylüyor. “Ben erkeği düşman olarak görmeyi hiç beceremedim. O adamlara niye kızayım. Erkeğe düşman olmak değil, erkeği değiştirmek gerek. Niye erkeksiz bir dünya olsun.” (s. 373)

İstanbul’a gitmek istemeyen Aziz Nesin dedikodudan, söylentilerden uzak yaşadığı için mutlu, Çatalca’da yalnızlığını dilediği gibi yaşıyor. Arabaya karşı, eski eşine almış ama kendisine almamış. Seyrek içiyor ama içti mi sarhoş olana dek yuvarlıyor rakıları, ben de aynı tarifeden içtiğim için mutlu oldum şimdi. Pekşen sormadan edemiyor tabii, mevzu cimrilik. “Milletin vergileriyle okudum. Halkımın paralarıyla okudum. Şimdi bu borcumu maddi olarak vakıf kurarak ödüyorum. Manevi olarak da yazarak ödüyorum.” (s. 234) Gerçek bir yazarın cimri olamayacağını söylüyor Nesin, yazarlık en büyük “vermek”. Her bir pirinç tanesinin, karpuz kabuğunun hesabını soruyor, atılan her şey israf çünkü.

Ferhan Şensoy bir röportajında ustası Haldun Taner’in çalışkanlığından bahsediyor, Taner’in kendi ağzından da dinleyebiliyoruz. Röportajdan kısa süre önce koroner yetmezliği yüzünden kriz geçiren Taner o yaşta o kadar çalışmanın getirisini ve götürüsünü yaşadığını söylüyor. Çok erken yatıp kalkıyor, sabah altı buçukta ayakta. On ikiye kadar yazıyor, her gün Yaşar Kemal gibi uzun uzun yürüyor, öğleden sonra okuyor, düşünüyor, inceliyor, işi neyse. Çok sayıda kitabı var ama geçim zor. “Zengin olabilirdim… Çok iyi koşullarda yetişmiştim. Benim gibi iyi yetişmiş insanlar bu ülkede çok iyi meslekler elde edebilirdi. Bana da çeşitli dönemlerde bu meslekler –bakanlık dahil- teklif edilmiştir. Paranın getireceği mutluluğu tepmemin nedeni, kendi mesleğimin bütün mesleklerden daha büyük bir nimet olduğunun bilincinde oluşumdadır. Daha başka bir deyişle dünya sahnesinde aktör olmaktan çok seyirci olmayı yeğledim ve böyle bir seyirciliğin insana daha büyük bir üstünlük sağladığı kuruntusundayım.” (s. 296)

Barış Manço’yla bitireyim, İzmir Fuarı’ndan şikayetçi ama gazinolardaki içkili ortamda da çalıp söylemek istemiyor Manço. Çok parasının olmadığını söylüyor, az parasının da olmadığını söylüyor, hasılı ne zengin ne yoksul olduğunu söylüyor. Şarkılarının çok tutulmasının kendi bulduğu bir formülün eseri olduğunu söylüyor, sanat sayfaları kendisine yer verse o formülü anlatıp Batı’yla Doğu’nun müzikal kültürünü birleştirebileceğini söylüyor.

Neşe Karaböcek, Emre Kongar, Cüneyt Arkın, Refik Erduran, Kadir İnanır, daha pek çok isim var kitapta, o dönemin sansasyon yaratan insanları da var, örneğin Ahmet Sert, Tolga Han, gidiyor böyle. İlgilisi kaçırmasın, kırk yıl öncesinden yıldızlar geçidi gibi bir şey.