Semra Özdamar – 8 Kadın

Özdamar aksiyonun orta yerine yerleştirdiği karakterlerini iki zaman çizgisinde ilerletiyor, anlatının zamanı karakterlerin tutkuları üzerinden ilerlerken anlatılan geçmiş zaman o tutkuların ortaya çıkma biçimlerini biyografik kurguya çeviriyor, ikinci çizgi birincinin başladığı yerde son bulurken öyküler birinci çizginin finaliyle sonlanıyor. Özdamar yaptığı röportajları öyküleştirmiş, her iki çizgide de röportajların cevaplarını görebiliriz. Karakterler iç monolog yoluyla geçmişlerini ve güncel zamanlarını inşa ediyorlar veya Tomris Uyar örneğinde olduğu gibi karşılarına çıkan insanların sorularına cevap veriyorlar, iki teknik kullanılmış. Öykülerin tamamı aynı yapıda, üslup da aynı, maksat öykü çatmaktan çok sekiz kadının yaşamlarına dair bilgi sunmak, okur olarak tatmin olabiliriz çünkü başka kaynaklarda rastlayamayacağımız bilgiler çıkıyor arada. Ben rastlamadım en azından, örneğin en ufak bir üfürme yoksa Uyar’ın 1987 Sait Faik Ödülü için düzenlenen etkinlikte söyledikleri hoş: “‘Sait Faik’in yenilip içilerek anılmasının değil de, Burgaz Adası’yla olan ilişkilerinin, Ada’nın kitaplarına yansımasının, yazarın yalnızlık-sürgünlük duygularının irdelenerek anılması gerektiğine inandığını’ söyledi.” (s. 65) Ukala olarak anılmasının önemi yok zira Uyar yakın zamanda eşini ve iki dostunu kaybettiği ve hissettiği yalnızlıktan ötürü yeni bir şey yazmak istemediği için arkasından kimin ne söyleyeceğini pek umursamıyor. Müzeyi gezerken düşündüklerinin yanında geçmişine de uzanıyoruz, bir yanda ABD’de Faulkner’ın evini ziyaret ederken duyduğu heyecanın onda birini duymuyor Sait Faik’in evinde, edebiyat ortamının niteliksizliğinden ve çirkinliğinden ötürü edebiyat aşkı sönmüş, diğer yanda çocukluktan itibaren yeşeren okuma sevgisi durmadan gösteriyor kendini. Yazmadan duramayacağını bildiği için güruhu iğnelemekten geri kalmıyor: “‘Kültür ortamının koca bir bulaşıkhaneye dönüştüğü, yozlaşmanın zirvelerinin yaşandığı ve bir yazarın yazmaması için her türlü kısıtlamanın varolduğu bir ortamda niçin hala direniyorsun?’” (s. 67) Anlatı çizgilerinin belli bir düzeni olmadığı için ortaya karışık bir şeyler anlatabilirim, Uyar’ın Haldun Taner Öykü Ödülü’nü reddetmesinin sebebi yarışmaya katılmadığı halde diğer iki yazarla birlikte birinciliği paylaşması. Zengin değil, bilgisayar mühendisliğinde okuyan oğluna ödülün parasıyla güzel bir bilgisayar almak istese de prensiplerinden vazgeçmiyor. Ödül töreninin ardından genç bir kadın ve erkek oturduğu masaya gelip sorular sormaya başlıyorlar Uyar’a, ikisinin yerine Özdamar’ı koyabiliriz. Uyar roman yazmak için yeterli sabrının ve belki yeteneğinin de olmadığını söylüyor ve öykünün romandan daha değerli olduğunu anlatıyor. Roman askeri harekatta bir ordunun eriyse öykü gerilla, yaşamın kıyılarında yaşıyor ve yazarının özünü doğrudan yükleniyor. Günce de benzer bir niteliğe sahip, Uyar’ın ödül törenindeki sakinliğinin yanında günceleri “bağıran, ısıran” bir üsluba sahip. Kadınların yalnızca ağıt yakmadığından, sakin sakin yazmayacağından bahsediyor Uyar, kadının “sınırını aşması”nın kadını bir kimliğe sokmaya çalışanların problemi olduğunu söylüyor. İktidara karşı sesini yükseltme konusunda düşündükleri: “‘Kendime ters düşmek istemiyorum ama sıradan bir yazı uğruna hapse girmek de istemiyorum. Sonra insanların neye inandığını da göremiyorum. Hep çekimser kalmanın getirdiği bir aşağılık duygusu yalnızca… Güvenememenin getirdiği… Ben atak bir insanım ama güvenemediğim için gençlik, ataklık ve korkusuzluk bitiyor… Bunların bitmesi ise bir yazar için az şey değil. Çünkü sizin malzemeniz, yaşamın ta kendisi…’” (s. 71) Yahya Kemal, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa gibi yazarlar aile dostu oldukları için Uyar küçükken edinmiş edebiyat sevgisini, Yahya Kemal’in kucağına oturup şairin dizelerini ezberinden okuduğunu hatırlıyor. Annesiyle babası ayrılınca bir süre anneanne ve dedeyle vakit geçirmiş, öykülerinde çapkın, yakışıklı ihtiyarı defalarca kullanmış. Kardeşine annelik yaparken parasızlıktan çok çekmiş, Arnavutköy Amerikan Koleji’nde okurken zengin çocuklarının şımarıklıklarından uzak durmaya çalışmışsa da yoksulluk derin bir yara olarak kalmış içinde, yurt dışı burslarını değerlendirmemesinin sebebini Türkçeden uzak yaşamak istemediğine bağlasa da yoksullukla da bir ilgisi var zannederim. Fakültede tanıştığı Ülkü Tamer’le bir an önce evlenmek istemesinin sebebi de yine yoksulluk, ikisi birlikte çeviriler yapmaya başladıkları zaman daha rahat yaşayabilecekler. Dünyaların apayrı olduğu ortaya çıkıp milyonda bir görülen süt boğulması sonucu çocuğunu kaybedince Uyar evliliği sürdürmenin bir anlamının kalmadığını anlıyor, Cemal Süreya ile ilişkisi de bitince “ilişkiler konusunda ehliyetli olmadığına” inanıyor. Turgut Uyar’la ilişkisinde de aynı durum çıkıyor ortaya. İlk çocukları memeden kesilene dek korkular içinde yaşıyor Tomris Uyar, sonradan toparlıyor ama bir süre sonra işler istediği gibi gitmemeye başlıyor. Önceki ilişkilerinde belli bir düzen tutturmaya, ilişkiyi kontrol etmeye çalıştığını, bu durum karşısında erkeğin rehavete kapıldığını ve ilişkiden bıktığını söylüyor Uyar, bu kez tam tersi olmuş. “Yemek saatleri, gidilecek yerler, dostlar, her şey büyük bir düzenle belirlenmişti sanki. Ve giderek bir hapishanede yaşadığı duygusuna kapılmaya başlamıştı. Gün geçtikçe evlilikleri yıpranıyor, aralarındaki büyük yaş farkı bir kuşak farkına dönüşüyordu. Turgut Uyar giderek daha çok eve kapanıyor, böylece hayatın daha da dışında kalıyorlardı. Kocası yalnızca onunla olmayı seviyor ve o dostları şair Edip Cansever oluyordu… Sıkılıyordu, hem de çok. Eşinin kendisine duyduğu tutkulu bağlılık giderek üstünde bir baskı oluşturuyor, o duyarlı insan bunu hissediyor, hissettikçe daha da hırçınlaşıyor ve iyice o iki kişilik yalnızlığa gömülüyordu…” (s. 76) Üst üste geçirdiği kazalar Turgut Uyar’ı yatağa hapsettikten sonra anlıyor Tomris Uyar, eşi iyileşmek istemiyor ve o yönde çaba harcamıyor çünkü iyileştiği zaman terk edilecek. Tomris Uyar eşini ayağa kaldırmak için elinden geleni yapsa da eşi ölümü arıyor adeta, nihayetinde yaşamını kaybediyor. Kısa süre sonra Aydın Emeç ve Edip Cansever de vefat edince depresyona giriyor, hiçbir şey yazmak istemiyor. Dedesinin bir iki mülkü, üniversiteden az bir gelir yetiyor yaşamına, fazlasını istemiyor. Kedisi Gülüver olsun yeter, o zamanlar on altı yaşındaki kedisiyle mutlu Tomris Uyar, en iyi dostuyla.

Oya Bayrı’nın mikro cerrahi eğitimi, hastalarını iyileştirmeden rahatça uyuyamaması dokunaklı. Zeliha Berksoy’un tiyatro serüveni keza. Aylar Erduran’ın keman tutkusu bir başka olay, Stradivarius’una gönülden bağlı Erduran, yaşamı boyunca yanında bir kemanı var. Aslında kadınların hikâyeleri birkaç noktada benzeşiyor, mesela erkek egemen dünyada var olabilmek için ödedikleri bedel, çektikleri acı çok büyük. Baskıcı anne büyük problem, Erduran’ın annesi kızının keman eğitimi için çocukluğu doğrudan atlatmış kızına, çoğu sanatçı benzer bir zihniyetle büyüdüğü için çocuk kalmışlar ve çocukluğun büyülü heyecanıyla sanata sarılmışlar. Bazıları çok erken yaşta evlendirilmiş ve kısa süre sonra boşanmış, bazıları bir erkek için sanatlarından vaz geçmek istememiş, bu uğurda çocuklarından geçmişler. Berat Günçıkan’ın Gölgenin Kadınları adlı metninde de benzer hikâyeler var, cinsiyet eşitliğinin ufukta dahi görünmediği bir ülkede kadın olup sanatla uğraşmak pek zor. Bu kitaptaki öyküler sekiz kez gösteriyor bunu, her bir hayat başlı başına mücadele. Şu alıntıyla durumu özetliyorum, bitiriyorum: “‘Belki de yaşamadığım için çok yaşlanmadım ben…’ diye düşündü buruk bir halde, ‘Hele bir kadının hayatını, kadınlığımı hiç yaşamadım…’” (s. 47) Gölgenin kadınları bir o kadar da güçlü, onca zorluğa dayanıp bir başlarına kalsalar da yaşama karşı derin bir sevgi duyuyorlar, çabalamaktan vazgeçmiyorlar.

Hayranlıkla, biraz da üzüntüyle okudum ben, ilgilisinin ellerinden öper.