Ronald Dworkin – Tanrısız Din

Dinin Tanrı’dan daha derin olduğunu söylüyor Dworkin, inanç için Tanrı’ya gerek yok. Tanrı’ya duyulan inanç daha derin bir dünya görüşünün temeli olsa da mutlak bir yaratıcı olmadan da aynı derinlikte duygular besleyebiliriz, bunun bir ölçütü yoksa da Tanrı’nın kefilliği değil bu tür bir inancı doğuran, insanın derinliği. Dworkin’e göre Tanrı’ya inanmayanlar da bu seviyeye erişir, örneğin Einstein’ın ateistliği tartışma konusu olagelmiş ama aklın nüfuz edemediği noktaların doğurduğu en ilkel sezgi, en yüksek bilgelik ve en parlak güzellik gerçek dindarlığın temelinde olduğu gibi bilimle, sanatla uğraşan, en azından şaşkınlık verici bir manzaraya bakan herkesin bildiği şeyler, Einstein “bu anlamda, yalnız bu anlamda” kendisinin de dindar insanların saflarında yer aldığını söyler. Dworkin matematikteki “güzelliği”, fraktal biçimlerin doğurduğu duyguları inceler, birtakım örüntülerin ve söz gelişi ikiyle ikinin dört etmesinin verdiği eminliğin dinî inançlarla yakınlığını hatta aynılığını sorgular. Matematiğin tamamen ortadan kalktığı durumda insanın yaşayacağı çöküntüyü yine benzer bir biçimde ele alır ki bunu Ted Chiang öyküleştirmiştir, Geliş‘teki “Sıfıra Bölünme” öyküsünde matematiğin çok büyük bir bölümünü çürüten karakter gerçeklikle matematik arasındaki bağın tamamen yutturmaca olduğunu “bulur”, kanıtı son derece tutarlıdır, sanal sayılar ve sonsuz küçük değerler gibi konseptler oyundan başka bir şey değildir. Teorinin bir noktada gerçeğe varacağı yoksa her şey anlamsızdır ki bu anlamsızlık matematikle, anlamsızlığın dinamikleriyle somutlanmıştır. Chiang kısa bölümlerle biçimlediği metnine teorisyenlerin matematiği güvenilmez kılan çıkarımlarını da eklemiştir, böylece bilimle gerçeğin uzun süredir var olan kaygan bir zemin üzerinde inşa edildiğini anlatır. Dworkin’in “dinsel ateizm” dediği durum tutarlılıktan doğuyor belki, bir zamanlar gözlemlenebilen hareketlerin dizgesi bilim için yeterliyken güzelliğin olduğu yerde gerçeğin de var olduğu düşünülüyordu, doğa bilimcilerin güzellikle doğruluğun aynı şey olmayacağına dair görüşleri Sistine Tanrısı’nın, görülebilenin güzelliğinden doğan inancın karşısında değersizdi, evrenin güzelliği dairelerin güzelliğinden doğuyordu, bu durumda Chiang’ın karakterinin yıkılışını bu bağlamda değerlendirebiliriz. Tutarsız olan doğru değildir, bir sistemin tutarsızlığı o sistemin dinamikleriyle ortaya çıkarıldığında sisteme duyulan inancı da yıkar. Higgs Bozonu elli yıldır keşfedilmeyi bekliyordu örneğin, keşfedilmesi fiziğe duyulan inancı da güçlendirdi, kara delik fotoğrafı da aynı anlama geliyor. İnsan temelli bir bakış bu, Gleiser bütün bu inancın ve güzelliğin aslında evrenin dağınık yapısının bir gün tam olarak anlaşılamayabileceğini, Her Şeyin Teorisi diye bir şeyin olmayabileceğini, güzelliğin insanın kendi görüşü olabileceğini dile getiriyor. Bilim bir noktaya kadar öngörebiliyorsa da sicimlerle ilgili noktada ne olacağı belli değil mesela, soyut teoriler her an yanlışlanabilir, güzellik algısı da değişebilir böylece. “Gittikçe daha basit ve kapsamlı teoriler uğrunda yapılmakta olan yorulmak bilmez araştırmalar, sırf hakikate daha yaklaşacak, daha güvenli varsayımlar araştırması olarak açıklanamaz. Bir güzellik araştırması olarak da açıklanmalıdır.” (s. 53) Tanrı’dan doğmayan bir güzelliğin arayışı kısaca, Dworkin pek çok fizikçinin bu görüşü reddedeceğini düşünse de dinsel ateizm bu noktada somuttur ve insanları darmadağın edebilir, tıpkı matematiğin yutturmaca olduğunu anlayan matematikçinin hissettiği gibi. Tamamen entelektüel bir haz bu, simetrinin de bu hazzı taşıdığı söyleniyor. “Fiziğin art alan simetrileri” araştırmacıların haklı olduklarına dair bir inanç sunarlar, aslında pek çok inancın sahip olduğu art alanlardan biridir bu, ilk bölümde Dworkin’in enine boyuna incelediği art alanlar görünenin planında görünmeyen inanç temelleri doğal olduğu kadar mekanik de olabilir, bu durumda herhangi bir şeyin keşfinin verdiği haz bu ikiliğe bağlıdır. Bu da insan kaynaklıdır aslında, asimetriler de simetriler kadar beğenilebilir, bu durumda bir teorinin yanlışlanması aslında gidilen yolun çıkmazını ortaya koyup başka bir arayışa kapı açar, inanç her ne kadar yara alsa da kişinin kendine ve inandığı teoriye duyduğu kuşku, arayış istencinin karşısında uzun süre duramayacaktır. Temelde dinsel ateizmle dinî inançların temelinde ortaktır bu, iki nokta da benzer sarsıntıları geçirir, dolayısıyla inancın Tanrı’dan çok daha derin olduğunu söyleyebiliriz. Dworkin böyle söylüyor, Feynman’ın öne sürdüğü absürt doğa fikrinin karşısına Leibniz’in konfigürasyon düşüncesini çıkarıyor, ikisi de inanca uygun. Dinamiği anlarız ama dinamiğin anlamını anlayamayabiliriz, felsefenin sunduğu cevapların doğurduğu yeni soruların peşinde gideriz ve tatmin oluruz, bir sonraki adımda tatmin olmayı sürdürürüz veya başka bir şey aramaya başlarız artık, bilimde de bu böyledir, Tanrı bunun neresindedir? Determinizmin kuantum mekaniğinde sekteye uğraması kaos çorbasında yüzdüğümüzü düşündürüyor, dinlerin sunduğu “bilim bileşenleri” çoktan ıskartaya çıkmış durumda. Değer yargılarını sadece başka değer yargıları destekler, teoriler teorileri doğurur, iki uç diyeceğim ama birbirine o kadar yakın uçlar ki daireye vardıklarını düşünmek abes olmaz, iki uç da bir tür inanç kalkanına ihtiyaç duyar ki bilimin ve inancın dünyaları sarsılmasın. Çekişmeden de bahsedebiliriz, çoklu evren hipotezi bir tanrının lehine sıkça kullanılan antropik ilkeyi iyi bir silkeler, evrenin yaşamı mümkün kılacak halde olması bir kaza eseri değilse de antropik ilkeye muhtaç da değiliz, sonsuz ihtimalin en az birinde yaşam mümkündür. İkisinde de mümkündür, bu mevzuyu da Ted Chiang bir öyküsünde işlemiştir. Ted Chiang aslında günümüzün pek çok meselesini inceler, bu açıdan benim şimdiye kadar okuduğum en esaslı BK yazarlarından biri. Her neyse, bizim evreni anlama biçimimiz bu evrenle sınırlıdır, başka evrenlerin başka türlü yasaları olabilir ve deus ex machina hiçbiri için devrede değildir. Örgünün güzelliği meselesiyle bitsin bu bahis, atonal müziğin bütünleşiklik amacı taşımadığını söyler Dworkin ama özünde dinsel ateizmin muadili var diye düşünüyorum, uyumsuz notaların uyumsuzluğu belli uyumların dışında kalan bir nevi uyum olarak görülemez mi? Action painting bedenle zihnin örüntüsünün eseridir mesela, art alanları bilinen tekniklerin dışında olduğu için bunların örüntüsüzlüğünü iddia etmek su götürse de Dworkin’in meselesini biliyoruz, sanatta kaçınılmazlıkla kaçınılır olanın sunduğu güzellik temelde birdir. “Güzelliğin gerçek (reel) olduğunu düşünenlerimiz için, evrenin son kertede tam olarak anlaşılabilir olduğuna dair bilimse sayıltı aynı zamanda gerçek güzellikle pırıl pırıl parlayan bir dinsel inançtır.” (s. 78)

Bu mevzunun dışında inançların hukukla imtihanına değinen bölümde bir Kızılderili kabilesinin inançları gereği uyuşturucu madde kullanımına dair hukuki otoriteden aldığı izin inceleniyor, böylece dinî gerekliliklerle hukukun çeliştiği veya kol kola girdiği durumlar değerlendiriliyor. Özgürlük, din ve yasalar arasındaki ilişki, ufuk açıcı çıkarımlar. “Ölüm ve Ölümsüzlük” adlı son bölümde iyi yaşamanın ölümsüzlük duygusuyla ilişkisi var, dindarlar için iyi yaşamın kuralları baştan verilmiş olsa da dinî inanca sahip olmayanların da kendilerince bir ölümsüzlük algısı var tabii, Steven Wilson’ın “Deform to Form a Star” nam şarkısında çıtlattığı gibi “zihinsel töz kuantumlar” bir nevi sonsuzluğu taşıyabilir. Yetmez belki, yaşamda bir karşılık görmek isteriz, o zaman sanatla haşır neşir olmaktansa “sanat gibi yaşamak” konusunu düşünebiliriz, yaşamın sanat eserine çevrilmesi bir alımlama meselesi. Mümkün, ölüme karşı en etkili meydan okuma biçimidir bu. Tanrı’ya inanalım veya inanmayalım, bu tür bir düşünme biçimi ölümü de aşabilir.

Spinoza var metinde, ABD’nin hukuk sistemi var, yaşam var elbet. Dworkin’in son metni, bir nevi etik sonsöz. Okumanızı rica ederim, okumanızda ısrar ederim.