Steven M. Beaudoin – Yoksulluğun Tarihi

Yoksulluğun tarihini sermayenin tarihi olarak da görebiliriz, farklı yoksulluk türleri ortaya çıktıkça sermaye ıslık çalan tencerenin altını kısmış, sıkışmayı ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Savaş kapitalizminden sanayi kapitalizmine uzanan yolda nice insan acı çekmiştir, açlıktan ölenlerin sayısı istatistiksel olarak azalmışsa da birey olabilmenin imkânları ortadan kaldırılarak farklı tür yoksulluklar ortaya çıkarılmıştır. Hayatlar evle iş arasına sıkışmış, yaşanmıyor da var olunuyor sadece, kendini gerçekleştirmek zengin uğraşına dönüştü. 1945’ten bu yana yoksullara yapılan yardımların akıbetini Çekirge Etkisi nam şahane kitapta görebiliyoruz, yoksulluğu ortadan kaldıracak temel dönüşümlere yatırım yapılmaksınız sırf temel ihtiyaçlar karşılanırsa geçici bir rahatlama sağlanıyor sadece, gelecek kaygısı sürüyor, iş olanakları da gelişmemişse eyvah. Politikacıların yedikleri herzeler de başka, çok uzaklara gitmeye gerek yok ama Afrika’ya bakalım bir, Kongo gibi ülkelere yapılan yardımların devlet başkanlarının cebine girdiği defalarca kanıtlanmış ne yazık ki. Günümüzün yoksulluğu iktidar için koltuk koruma vazifesi görüyor, sunulan geçici çözümler insanlık onurunu zedelerken çarpık düzenin sürmesi için demokrasi delik deşik ediliyor, demokrasinin var olduğunu düşünürsek tabii. Neyse, Beaudoin modern zamanın başlarında yoksullara yapılan yardımlarla başlıyor, 1500’lerden sonra kapitalizmin palazlanmasıyla ortaya çıkan yoksulluk türlerini inceliyor, en son 1945’ten günümüze kadar gelen süreci ele alıyor.

Mozambik’teki yoksulluk açlıkla boğuşan bir halkın en büyük problemi, bunun yanında ABD’de her beş çocuktan biri yoksulluğun içine doğsa da yemek kuponları olsun, sivil toplum kuruluşlarının diğer yardımları olsun hayati tehlikeyi ortadan kaldırıyor, iki ülkenin yoksulluk kıstasları değişik. Kaynak kıtlığı iç savaşlara yol açabildiği gibi gelişmiş ülkelerdeki getto mahallelerinde temelde benzer radikalliğe sahip, görünüşte farklı oluşumların, grupların ortaya çıkmasına sebep oluyor. “Refah kraliçesi” görünürde ortada yoksul bırakmayacakmış gibi dursa da yanlış noktaya odaklanan bir yardım türünü simgeliyor, göreli yoksulluk belli ekonomik dinamiklere bağlı olduğu için farklı tipte çözümlerin bulunması gerekecek. Başa dönelim, Ort Çağ Batı Avrupa’sında yoksulluk dendiği zaman manevi boyut anlaşılıyormuş ama 1500’lerden itibaren insanlar dünya ticaretinin bir parçası haline geldikleri zaman mevcut kaynakların dağıtımı, daha doğrusu pazarlanması maddi yoksulluğu da ortaya çıkarmış. Malthus’un görüşleri o dönemlerin ürünü. Arz talep artışı ticaretin hacmini şişirdikçe yerli üreticiler giderek zorlanmaya başlamışlar, bunda üretimi ele geçirmeye çalışan sömürgeci devletlerin etkisi büyük. “Örneğin Hindistan tekstil endüstrisi, İngiliz rakiplerinden korunmak için önemli ölçüde zayıflatılmıştı. Bununla birlikte birçok toplum bağımsızlıklarını koruyabilmek için endüstriyelleşme sürecini başlattı.” (s. 30) Pamuk üretiminin İngilizlerce kontrol edilmesi nice Hintlinin hayatını dolaylı olarak ve doğrudan kaybetmesine yol açmış, ayrıca Japonya’daki samuray sınıfının tam anlamıyla çöküşünü de Batı’nın ticari baskılarının sonucu olarak görebiliriz. Endüstrileşen toplumlar sömürüldüler, istisnası olmadı bunun. Daha da başa dönelim, modern zaman öncesinde yoksulluğun anlamı açlıktı, antik kent Harappa’nın düşüşü sel baskınlarına bağlanıyor örneğin. Atina’da altı yılda bir, Roma’da beş yılda bir kıtlık görülürmüş, gıdanın dağıtımına göre bireysel ve konjonktürel yoksulluk ortaya çıkmış. Çin’de uzun vadeli iklim değişiklikleri üç bin yıl önce gıda kıtlığına yol açmış, çekirge sürülerinin de etkisi büyük. Orta Çağ’a yaklaştıkça kent sakinlerinin köylülerden daha güvenli şartlarda yaşamaya başladıklarını görüyoruz, feodal efendiler köylülerden edindiklerini şehre dağıtıyor, köylüler kıtlıkla mücadele ediyorlar. İktidarın elindeki koz tarım, aşırı ödenek hemen kıtlığa yol açıp köylülerin isyanını açlıkla bastırmayı sağlıyor. Yüksek vergiler yüzünden köylüler topraklarını terk edince tarımsal faaliyetlerin sekteye uğraması bir başka etken. İngiliz Parlamentosu 1351 İşçi Kanunu’yla köylülerin çanına iyice ot tıkarken bazı bölgelerde feodalitenin canlanmasına yol açmış ve daha da kötüsü büyük salgının etkisini artırmış, besinsizlik yüzünden bünye zayıflayınca nüfusun yarısı hayatını kaybetmiş. O dönemlerde Hristiyanlık ve İslamiyet yoksulluğu yüceltirken Musevilik sessiz kalmışsa da ilerleyen zamanlarda gelir eşitliğinin sağlanması yönünde genel bir kanaat oluşmuş. “Aslında, birçok erken dönem Hristiyan uzmana göre yoksulluk, zenginlerin aşar vergisi ile gelenekselleşen sadaka verme yoluyla kurtuluş yolu bulunsun diye var olmuştur.” (s. 54) Denetim ve yönetim aracı olarak yoksulluk. Gazali’ye göre yardımı en çok sofular hak ediyorlar dünya zevklerini terk ettikleri için, ayrıca dilenciler yeterli parayı kazandıktan sonra dilenmeye devam ederlerse kınanmalı. Tüccardan daha az hayır işlemesi beklenirmiş bir de, statü tabanlı tanımlar kimlerin yoksullara yardım etmesi gerektiğini belirlemiş. Yoksul olmasa bile borçlu olan kişilere yardım edilebilirmiş örneğin, yoksulluk zaten sınıfsalken iyice sınıfsal hale getirilmiş. O dönemlerde vakıflar yoksul halka yardımcı oluyor, vakıf sayısının hızla arttığı dönem. Herkese yetişilmiyor tabii, yaşamak için çocuklarını köle olarak satan, manastıra veren veya kız çocuklarını öldüren ailelerin sayısı hayli fazla. “Elitler yardımı sosyal kontrolün devamlılığı olarak gördüğünden beri yoksullar, onların doyumsuzluğunu daima isyanlar, başkaldırı, hırsızlık ve fahişelik gibi suçlarla göstermişlerdi.” (s. 64)

1450’den sonra hızla artan nüfus, Latin Amerika ve Japonya gümüşünün dünya piyasasına hızla girmesi yoksulluğun başlıca sebepleri. Wallerstein’ın “dünya sistemi” merkezlerle periferide kalan bölgeler arasındaki ekonomik ilişkilerin farklı tip yoksulluklara yol açtığını gösteriyor, güçlü merkezi devletler sistemin dışında kalsalar da varlıklarını sürdürürlerken doğal felaketlerle sarsılınca dışarıdan yardım gelmiyor pek, Çin gibi ülkelerin kıtlıkları daha pis bu yüzden. Kölelik büyük problem, çok kötü şartlarda yaşayan köleler yolculuk sırasında ölmedilerse tarlalarda, çiftliklerde aç karnına çalışarak ölümü bekliyorlar, Latin Amerika’dakiler madenlerde ve tarlalarda çalışırken o kadar az gıda alabiliyorlar ki ailelerinin desteği olmadan yaşamlarını devam ettiremiyorlar, köylerden gelen yiyeceklere bel bağlamışlar. Metanın üretim biçiminin sebep olduğu yoksulluğa günümüzde de rastlamak çok can sıkıcı, örneğin ipek talebi artınca Çin’in tarıma elverişli arazileri bir anda dutla dolmuş, başka yerlerden gönderilen pirince bel bağlanmışsa da sel veya az yağış oldu mu mahsul cortluyor, milyonlarca insanı besleyecek gıdadan yoksun kalmak o dönemlerde çok kolay. Böyle facialar yaşandığı zaman cinsiyetçilik hemen ortaya çıkıyor, kadınlar daha çok eziliyor ve aç kalıyorlar, nüfusun azaldığı dönemlerde kapılarını açan loncalar kadınları kapı dışarı ederek erkek üyelere değer vermeye başlıyorlar. Dün Twitter’da bir şey okudum, ayda yılda bir aldığı tavuğun en güzel yerini kendine ve oğluna ayıran babaya isyan eden bir kızın öfkesi ve acısı kaç bin yaşında, merak ettim. Geçici ekonomi o dönemin değerlenen ürünlerinin dağıtımı ve üretimi hususunda işçileri bir ölçüde rahatlatsa da dalgalanmalara karşı pek kırılgan olan yoksullar zor zamanlar geçiriyorlar. Kısacası üretimin niteliği ve üretilen şey ticaretin yoğun olduğu bölgelerde yaşayan halkın kabusu veya refahı haline gelebiliyor, oldukça değişken bir ekonomi geleceği öngörebilmeyi imkânsız kıldığı için belirsizlikle, korkuyla dolu o günler.

Son bölümde dünyamızın şimdiki hali, varacağı durumlar, Afrika’nın düşüşü ve yükselişi, sömürünün daha organize bir biçimde sürmesi, isyanlar ve ekmek var. Ekmek. Bu kitap ekmek hakkındadır, sıcak suya ve televizyona sahip olsak da besinden kısmak zorunda kalmak yoksulluğun biçimlerinden en korkunç olanı. Sıcak suyumuz olmasın da ekmeğimiz olsun. Daha da iyisi açlıktan kimsenin ölmediği bir dünya. Olursa yaşadık. Olur belki. Olur be.