Cemil Kavukçu – Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak

Üç ana bölüm. “Kanatsız Kuşlar” çocukluk anlatısı, sekiz bölümlük/öykülük, Tarlabaşı’nın olabildiğince az görünüp sadece adının geçtiği. Karakterlerin özgül nitelikleri anlatı ögesidir, tanımlayıcıdır, rol biçer gerekirse, örneğin anlatıcının dedesinin “öhhaa”sı için hikâyecik: “Ö” ile “h” arası çabuk, geri kalanı uzun, öksürük efekti. Gırtlaktan gelen garip bir ses, babaanne ne zaman duysa dedenin duymayacağı biçimde “geber” dermiş. Çöp gibi bir adam dede, babayla küçük amca korkuyorlar ondan, derken ağırlık merkezi değişiyor, Aslangöz Amca’yla dedenin evin içinde hiç karşılaşmaması üzerinden, bir iki öhha möhha daha, Aslangöz’ün hikâyesine: altını bağlıyorlar hâlâ, yıllar önce alkolik olduğundan beri kendini bilmiyor, bu arada dedenin sigara tiryakiliğinin uzunca bir şalalası, özgüllük hareketi, pakete ne dediğinden günde kaç tane içtiğine. Ayrıntılar, ayrıntılar. Aslangöz’ü kimsenin getirmediği gecelerde pencerenin başından ayrılmazmış dede, yediği halt ailenin huzurunu bozmuş: yakınlardaki panayıra gidip kadınların kıçına memesine mi bakıyormuş dede, o sıra Aslangöz’ü salıyormuş yanında, çocuk kafese fazla yaklaşmış da aslan bir pençede gözünü almış, yanında aklının sağlıklı olan bölümünü de. Gizem, acaba hikâye gerçek mi? Dedesini ağlarken görmüş anlatıcı, gerçek olmayabilir, Aslangöz bir daha dönmemek üzere evden ayrıldığında soracak arkadaşları var, cenazeye gelecekler. İkinci üçüncü baskı, yine “öhhaa”, yine “Yeşilova” paketi. “O Güzel Günler”de mahalle, çocukluk, yokluk, eğlence, Kavukçu’nun tek çemberi. Özellikle son bölümü kitap bitsin diye hızlı hızlı okudum, yavaşlatacak bir şey çıkmayınca o gipgizem, müphemlik, şek şüphe, esrarengizânelik, ne bileyim, hadi ikinci çember olsun bu da, dilden ve atmosferden yana yeni bir şeye denk gelmeyince öyle oldu. Nöyle oldu, mahalle hikâyelerindeki enfes isimlere denk geldim, mesela Tentakıl Hentai Ramazan, İkardi Mustafa, Maşrapa Yürek Rıdvan filan. Burada Ayı Nuri, Gop Gop Nuri veya, Dingil, bunların hepsi Nuri ama hangi Nuri, lakapla çıkıyor ortaya, malum. Anlatıcıya, dedesi öhhaacı anlatıcı, Miskoye derlermiş, Arnavutça “sivrisinek”. Sıçan Ahmet, aman ya rab, tam da sıçana benzediği için ne kadar da yerinde bir lakapmış, birtakım betimlemelerle Ahmet’in bu lakabı hak ettiğini gösteriyor anlatıcı. Falan. Köfteci Hamdi’nin saatini yürütmüş bu Ahmet, adı çıkmış, çocuklar dereye yüzmeye gidecekleri gün Ahmet’in gelmesini istememişler de Sıkıntı karşı çıkmış, derede yıkayacaklar. Katana Muharrem’in bisikleti arkalıklı, birini alır. “Boktan bir bisikleti var. Bisiklet onun değil, babasının. Babası ikindi namazını kılmak için camiye gidince dükkânın önünden aşırmış. Dükkân komşusu Yorgancı Halil olayı görmüş. Babası camiden dönünce gözleri çakmak çakmak (gerçekten korkunç adamdı), sigaradan sararmış bıyıklarını oynatarak bisikleti soracaktı. O da söyleyecekti. Sıkıntı için sopa yemenin önemi yok artık. Bisiklet de bisiklet olsa (Katana Muharrem’i kıskanmamak elde değil), balon lastik, fren mren yok, zincir yağsızlıktan paslandığı için gacır gucur ötüyor. Babası markasının Zeplin olduğunu söylüyormuş ya, en başta Sıkıntı inanmıyor buna; bisikletçi Sülo acayip geçirmiş babasına.” (s. 17) Böyle gidiyor, bisikletin şeceresi çıkıyor. Bisikletin şeceresi niye (böyle) çıkıyor? Diğerlerinin ne suçu vardı da eşyalarının tarihçesi çıkmıyor, yüzmeye başlıyorlar çünkü, Ahmet bir şeyleri araklamış, dövüp çıkartıyorlar sakladığı yerden. Erik ağacına dalmaca sonra, kısa hikâyecikler, “Cezam Bitiyor Ceza”, Aslangöz’ün öyküsü, “Her Şey Boça İçin” dağda tepede yemeli içmeli etkinlikte küçük yerin sıkıntısı, sokak köpeklerinin hikâyeleri, sarhoş eğlencesi, derken başka öykü, bir çenenin sıvazlanmasının hikâye anlatımında on dakika ara anlamına gelmemesi, İbo Abi’nin bir kızın peşine takılmasından hikâye. Dinamiği teklemiyor, iyi kurulmuş hikâye. Gerisi sıkıntı, İbo’nun anlattığı hikâyenin gerçeklikten uzaklaşması veya uzaklaşmaması. Kavukçu’nun öykülerinin beğenilme sebebini iyi anlıyorum. Beğenilmeme sebebini bir kendimden anlıyorum, canım sıkılıyor çünkü. Şunları geçmek için buton arıyorum sayfanın üzerinde: “Bu, onun kendi kendine sorduğu bir soru değildi, çünkü gözünü dikmiş benden bir tepke bekliyordu. Üstelik birası da bitmişti. Çatalını lastik gibi patateslerden birine batırdı. Patates o kadar esnekti ki, tabaktan ayrılıp Vız’ın ağzına gidene kadar çatalın ucunda ters bir U biçimini almıştı. Hamza’ya boş bardağı işaret ettim.” (s. 53) Anlatı bağlamında aşırı ve yanlış odaklanmalar, doldur boşalt. Finaline gelelim öykünün, “Amca İhsan’ın Tarlaları”, yeme içme faslına sıkışmış muhabbeti tek bir paragrafta sonlandırmaya çalışınca anlatı hızı üç katına çıkıyor, karakterlerin sözlerinin arasına odur budur girmiyor, diyalog takır takır işliyor, da, taklalar atan fıstıklara, rakıyı hayatın suyunu içer gibi yudum yudum tadan müdavimlere neden yer kalmıyor mesela. Tosuner’in yazarken kalemin yanında makası da kullandığını söylemesi, metnin her noktasında, eşit. Arızasız öykü, elbet var, “Kanaryadaki Kafes”te İhsan Amca’yla Vız’ın yaptıkları kafes muhabbete kapılıp gidiyor, çubukların araları geniş, tabanla tavan arasında bir eylemin muhasebesi, en sonunda ikisinin de kafese girmeye karar vermeleri. Dört dörtlük. Şişmiyor öykü, temposunu bozmuyor, hikâyenin ilerleyişiyle eş kafesin inşası. Kitaptaki en iyi öykü. Derken ikinci ana bölüm, “Boşluğa Bakan Pencere”, erkek sıkıntısı, kasaba sıkıntısı, tanıdık sıkıntılar, tanıdık üslup, aynı sokaktan yüzüncü kez geçmece. Kaybolmadan. Karakterin zihnini incik cincik çözdükten sonra karakter nerede kaybolacak hem, zaten kayıp. Arı kovanını görmüş gittiği yerde, yanında silah, sıkıntılı düşlerinden uyanınca kendini devcileyin bir sıkıntı olarak bulmayacak mı, başka şansı varmış gibi. Adam bunalmış, eşinin öfkesiyle baş edebileceğini düşünüp gidiyor, biraz yalnız kalacak, vecize üfürecek: “Seni anlamak güç, dedi kadın. Ses tonu yumuşak ve sevecen değil, bir tartışmaya açık davetiye çıkarır gibi. Beni anlamak güçtür. Herkesin herkesi anlaması güçtür ve herkesin kendini anlaması daha güçtür. Su alan teknem dibe vurdu sonunda. Onun için gidiyorum.” (s. 67) Maşallah. Rock mı dinleyecek, yanına Cem Karaca kasetlerini alıyor, bir de Tex‘in sayılarını, adamın eşi “Allahın cezası Texleri” evde de okuyabileceğini söylüyor o tirattan sonra, ben yeni bir mugalata şov bekledim ama gelmedi, gitti adamımız. Bindiği taksinin şoförü el veriyor neyse ki, hayalinde konuşturuyor şoförü, o devam ediyor: “Bir insanı bir kenti ya da başka birşeyleri mi terk ediyor? Birşeylerden mi kaçıyor? Beter olsun. Nereye kaçarsan kaç hemşerim (ya da kardeşim ya da abi), sen seni sırtında taşıdıktan sonra hiçbir menzile varamazsın.” (s. 69) Üç kabus var, erkek klişeleri, hem rüya hem klişe sekansı iki kat can sıktı. Bilinir, mesela askerlik, tekrar gitmek zorunda kalmak bir belgenin eksikliği yüzünden misal, ikincisi okulun bitmemesi, bir ders kalmış da sonrasındaki her şey, her belge, her yapı iptal, tekrar okunacak da o ders alınacak, bilmem ne. Üçüncüsü de cinayet ama bunu hapse girme korkusu olarak genişletebiliriz, asıl sorun yıllarca bir mekânda kapalı kalmak. Adam bu üç korkusunun kombosuyla mücadele etmek zorunda kalıyor, bunaltı üzerine bunaltı, vurulacak kuş da olmadığından ve her yere ağ örmüş örümceklere sıkamayacağından arı kovanına. Çıkış yolu, başka türlüsü mümkün değil, ateş ederken çalan telefonu açamayacağına göre. Ve düşüncelerini cisimleştirdikten sonra: “Kovandaki arılar ne? Benim düşüncelerim. Güzel, dedi. Rakıdan bir yudum aldı. Peki, dedi, evin içinde dolaşan ben kimim?” (s. 84) Elbette kadehte kalan dudak izinin kıvrımlarında kaybolmuş bir ruhun spektaküler sancıları, bu da soru mu.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!