Denemenin öyküye karıştığı alanlar çoğun verimlidir Kale’nin öykülerinde, olayın anlatıcıdaki bilişsel yankılarını çoğaltır. Bazen tam tersi: olay denemeye temeldir, düşünce ağır basar. ATM’li öyküde durum bu, dört veya beş kişinin para çekmek için beklemesinden paraya, bekleyişe, zamana kapı aralanır. İnsanın şeyleri yerli yerine koyma çabası olarak. Anlık düşünce patlamaları. Sözcüklerle oyunlar, örtülü veya açık, zihnin yirmi dört saat iş görmesinin ATM’nin işleyişine benzetimi o kadar belirsizdir ki yakalamak zordur. ATM sırasında gelir aklına anlatıcının, yirmi dört saat, ironisiz mizah, apaçık. İki türün ek yeri yoktur, birleşim kusursuzdur. Anlatıcı gevezeliğin sınırlarını zorlamadığında, bu nadirdir. Hani bir soluk, bir üslup, bir parıltı mı yakalamak istiyoruz, zorlasın mı biraz metin, Kale’nin öykülerine bakmalı. Hassas dengeyi gözetiyor Kale de bazen bilgi topağını atıveriyor metnin ortasına, aslında anlatının ayarlarıyla oynamadan, renkleri köklemeden diyelim, ne olup bittiğini anlatmak mümkün, hiç anlatmamak da mümkün, başka tür bir anlatı biçimi. Örnek: “Işıklar…”, depersonalizasyonun bu kadar başarılı bir temsilini görmemiştim, anlatıcı vücut sıcaklığında yoğun bir sıvının içinde, ayakları aşağı doğru sarkık duyumsuyor kendini, yarı geçik, dibe doğru süzülüyor. “Her ne kadar elle tutulur bir dip olmasa da böyle teselli verici, durduk yere insana güzel şeyler hissettiren bir düşünce mevcut. Kendisi burada olmayan bazı şeylerin duygusu, yoğun olarak yaşanıyor burada.” (s. 13) Ağzında, nar yemiş sanki, öyle bir tat, aydınlık var ama dehlizlerde nasılsa öyle, boğuk. Sağlıklı bir düşünceye yol açmıyor bunlar, sıvının içinde bir huzursuzluk. Ana rahmi? Benziyor ama bilginin, deneyimin yol açtığı veri sayesinde bu benzetme, öyle bir bilgiye doğmadan nasıl erişilir? Çok alakasız: Keltler bebeklerin her şeyi bildiklerine, büyüdükçe bilginin tümden kaybolmasıyla zaman içinde, parça parça edindiklerine inanırlarmış, ellerin ve ayakların bilgisini edinmek için hareket ettirmek, benliği oluşturmak gerekiyor da anlatıcı bambaşka bir yerde, sıvının içinde. “Bilgi bu. Bilgi yerinde durmaz ilerler. Bu can suyunun içinde önce beynim şekillenmiş olmalı. İnsan demek, beyin demektir. Beynin başladığı yerde insanlık başlar. Bu dünyaya insan olarak gelme şansını yakaladığım için kendimi çok şanslı hissediyorum!” (s. 15) Sonra bütün insan kardeşlerine teşekkür ediyor anlatıcı, hiçbir ayrım gözetmeden hepsine, kara umut verdikleri için. Hikâyeye mizah ögesi, dank! Silikon vadilerinde üretilen beyinsiler, anlatı çizgisine dönüş, ışıkların varlığı, kırılan camların sesi, her şeyin bilgisi iki patlamayla ilgili. Bütün insanlıkla: “Bana nişan aldığını sanmıyorum beni vuranın. Ben olduğum için değil, orada ‘biz’ olduğumuz için yaptılar bunu. Büyük bir patlama oldu. Ardından silah sesleri… Taranmış olabiliriz. Neden böyle oldu bilmiyorum. Biz oraya, savaşa karşı barış istediğimiz için yürüyüş yapmaya gitmiştik. Ülkenin dört bir yanından savaşa karşı olan insanlar akın akın geliyorlardı.” (s. 18) Bunun “çok”luğundan önce, haydi öyküyü bitirmek için finale kadar anlatılanları alt küme kılacak bir çözümleyici bölüm, lazım değil de yine lazım olsun, daha bilgi, ışık gelmeden önce patlamadan, silah seslerinden bahsediyor anlatıcı, hikâyenin dengesini görünüre doğru öyle bir bozuyor ki anlatının bütün kodlarını açığa çıkarıyor. Tezin kafaya düşmesi. Denemenin bağlantı noktası bu kez göze giriyor. Yine iyi öykü, ilk dört öykünün iyiliğiyle aynı. Bağlı öyküler bunlar, ikincisinde ışığın varlığından kişisel zamansallığa varıyor mevzu. “Genişlik Zamanı”, “Çocukluk Zamanı”, birleşik zamanlardan örülü bir zihnin inşasında dünyanın alımlanışını demokratikleştiren “Aşk”tan bahsediyor anlatıcı. Barnes’ın dünya tarihini dokuz buçuğa bölmesi, buçuğa diğer dokuz bölümün bağı rolünü biçmesi, benzer. “Herkes kendi aşk zamanıyla görüyordur dünyayı. Çok eski yani. Baya’ eski. Çok eski dediğimiz ne zamandır? Büyük İskender zamanları mı, o da mı yetmez. Pekâlâ, Mısır’ın kalbini kim değiştirdi Kleopatra’nın arızalı kalbiyle. Toprağı toprakla kim değiştirdi. Havayı havayla… Kim geceyi kendinde denedi?” (s. 21) Düşüncenin omurgasını oluşturan yaşam, dirim parçalarının yazıyla sınanması bu öykü, şeylerin kesin anlamlarının açığa çıkmasıyla çıkmamasının zihinsel bütünlüğü oluşturmadaki önemi. “Boşlukta”, üçüncü öyküde ikincinin uygulanışını görüyoruz adeta, kırk yedi gün tepesine bombalar yağan anlatıcı travmasının yaşamını nasıl biçimlendirdiğini, anlatmıyor, maksadı o değil, sadece yaşamıyla yaşadıklarının arasındaki ilişkiyi, de kurcalamıyor, ikisini yan yana koyup karışımdan ne çıkacağını görmek istiyor. Otelden çıktığında deniz, İzmir, anlatıcı şehirde dolanmaya başlıyor, salık verdikleri doktoru görecek de her şeyi unutmaya başladığından şikayet edecek. Yok olup gitmeyeni bulana kadar kedilerle, balıkçılarla, dünyayla temas, en son yine bir saldırı, hem de kurtulmak için kaçtığı yerde! Savaş uçakları Karşıyaka’dan Konak yönüne giderken bombalar yağdırıyorlar, psikoz veya değil, anlatıcı haykırıyor, “Bahar!”. Eşiymiş, finalde söylediği tek cümle. Bu dank sonlardan da bahsetmeli belki, Tosuner’in sesini çağrıştıran bir şey var o kısa, alt alta yığılı cümlelerde, bir öyküyü bitirmenin makul yolu. Da, her öykü, hayır, formülize son da kafaya çarpıyor. “Yıldızlı”da cuk oturmuş mesela, anlatıcı portmantoya asılmış bir ayrılık notu üzerinden ilişkinin ötesini berisini kuruyor bir güzel, evde bulunduğu zamanla notun bırakıldığı zaman arasındaki boşluğu dolduruyor nota yazılanları inceleyerek. “Çok uzaklarda olacağım, diyor. Çok uzaklar neresidir! Böyle durumlarda gidilen yerden kolayca dönülemez sanırım. Zor dönülür, diyelim ona; ama bir gün mutlaka dönülür. Çünkü bu evde değerli bir şeyler kalmıştır. Bırakılmıştır. Saklı durmaktadır. O neyse artık, onu almak için dönülür.” (s. 33) Kocaman bir ipucu, finalde kapının kapanmasının anlamları incelenmez de sezdirilir, anlatıcı notu bırakan mıdır, notu bırakan mı dönmüştür olay yerine, notun muhatabı mı gelmiştir, ne olmuşsa artık.
“Bir Yolculuk Yapıyorduk”la beraber özgünlük yitiyor az, daha doğrusu öyküyü öykü yapan icatlarından uzaklaşıyor Kale, klasik yollara sapıyor. Mesela, rüya mı, bütün hikâyenin “meğer rüyaymış”a indirgenmesi mi, dehşet verici. Ücretli öğretmenlik için mezun olduğu okula başvurmuş anlatıcı, kabul edilmiş, okuldaki öğretmenlerden birine âşık oluyor. Olur, vapurlara biner, Karşıyaka’da bir yerlere gider, dolanır, âşık olduğunu anlayınca neler neler yapar insan. Rüya belli eder yapısını, araya uyuşmayan parçalar girer, haç çıkarmaktan kovboy şarkısı söylemeye pek çok eylem karışır. Rüyanın sonundaki saçmalıklar. Kan ter içinde uyanır anlatıcı, bilmediği bir yere yolculuk yaptığını söyler annesine, alternatif yaşamının bir parçasından dönmüştür. Asgari öykü, olur ama nereden nereye, oradan buraya gelmek, “düşmek” diyeceğim, hayal kırıklığı yarattı. “Başka Güneş Başka Deniz” aynı tarifeden, okaliptüsün gövdesine isimlerini yazmak isteyen iki âşık sıradan iki âşıktır, ağaç yine öyle, daha yukarıya yazmaya karar vermelerinden, gözlerdeki biricik bakıştan çıkacak hiçbir şey yok. Tek bir şey, Kale’nin kurgularının özü aslında, maharetinin misali: “Baktı kızın gözlerine. Orada, bildiğimiz güneşten değil, başka güneşlerden biri parlıyordu. Kızın gözlerinde. Bu denizden, bildiğimiz denizden değil, başka denizlerden biri açılıyordu güneşin altında… Ve zaman buradaki gibi günbatımı değil, sabahtı. Sabah erken başlamıştı orada. Tesadüf eseri bazen burada da olduğu gibi… Ve sanki her şey sonsuzdu. Sonsuzmuş gibi geliyordu.” (s. 84) Aşk’ın zamansallığı bir de böyle görünüyor, gözlerdeki başka bir dünyanın zamanıyla.
İyi öyküler. Muzaffer Kale iyi öykücüdür. Öyküyle uğraşanlar okumalı.











Cevap yaz