Burhan Günel – Nergiz

Üç dört kez bindim, Ankara’nın treniydi, Mamak’ta indim, bir kez Etimesgut’ta, koca koca bakanlık binalarının arasından mı geçmiştik, şehir geride kalıyordu her seferinde. Sincan’dan sonrasında kalıyormuş bir zamanlar, 1970’lerde muhtemelen, Günel öyle söylüyor. Her öyküsünden tren geçiriyor ayrıca, bazen yolculuk, bazen seyir için. “Arkadaşım Yağmur”da elini tuttuğu eski dostuyla birlikte -manzarayı yağmur damlalarının içinden görmek, cama düşen yağmur damlalarına içeriden parmak damlası, trenin gelmesini beklerken içinde hüznün olduğu avcu açmak- kişisel tarihinin derinliklerine ilerliyor anlatıcı, “My Friend the Wind”i aklında döndürerek. “İçinin kuşları dönmeye başlıyorlar” tren gara girince, başka edebî ataklar geçiriyor anlatı, üsluba dahil artık da rengi kaçık aşırı kullanımdan. Bir de karakterlerin sohbeti savurmaları var, tek bir konuşmayı dinleyerek mevzunun nereden nereye geldiğini nasıl takip edebiliyor muhatap, yani gerçek hayata tamamen bağlı olması şart değil diyalogların temposunun da iyice metinleşen, anlatıcının sesini kullanan karakter, insandan uzaklaşan, “kâğıt insan”a dönen diyelim, metinden fırlatıyor okuru, o gerçeklik yanılsamasını darmaduman ediyor. Anlatının özgüllüğü el verir, olmazsa olmazdır bazen, tamam fakat Günel’in karakterleri kesintisiz bir epifaniden mustarip gibi dolanıyorlar, durmadan adrenalin pompalanıyor da veciz sözler sıkmaya yol açıyor sanki. Büyük karakterler yani, büsbüyük, ayrıntıyı göstermeye, inceliğe yönelmeye asla meyletmiyor, gürültülü karakterler, acısından, sevincinden aşırı emin, sırf duyguyla yaşayan. Misal vereyim, karakterlerin ortalaması: “Satır aralıklarını süslemelerinle, anlam boşluklarını sevinçlerinle doldurursun. Hüzne dokunmasan daha iyi. O bende. Evinde oturuyorum hüznün, yaşam boyu kiracısıyım. Ayrılıkları ve özlemleri sevgiye, sevince, gülümsemelere dönüştürmeye çalışıyorum. Yaşamın ağır işçisiyim. Ve hüzün bulaşıyor, her yanımda izleri kalıyor.” (s. 32) Daha başta, yağmur bile çıkmadan ortaya, anlatıcı kendini kurdu. Kendini kuran anlatıcının gidebileceği çok yer yok artık, kendi ekseninde dönüp duracak, bu sebeple Günel’in karakterlerinin potansiyeli belli. Eğretilemelerde özgünlük tamam, geriye dönüşlerle hikâye kurmaca tamam, bunlar da Günel’in kurgu görgüsünün parlak nitelikleri ki öykülerini öykü yapan bunlar, okunmaya değer kılan. Neyse, tren gara girdi, Sıhhiye’de hemen herkes iniyor, artık Yenişehir de diyorlar oraya, cumartesi alışverişine gelen Sincanlılar zaten indi, yağmurla anlatıcı kendi aralarında insanların nereye gittiklerini konuşurlarken kendilerinin geçmişten geleceğe doğru gittiklerini söylüyor biri. İnmeyecek, onlar gibi olamamış, alışveriş merkezlerinde zaman öldüren, kalabalığa karışıp kendini kaybeden değil o. Sincan’ı değil de, Cebeci’yi geçince tükenmeye başlıyormuş Ankara, biraz köy, biraz kasaba, biraz kent gibi bir şey başlıyormuş. Başlamıyormuş, Ankara diye bir yerin kalmadığını söylüyor diğeri, sadece tepeler, nehirler, ovalar. Coğrafya. Gül mü verseler birbirlerine, başkalarına, çocuklar birbirlerini kovalarlarken gül sıcaklığını hissediyor anlatıcı, insanları düşündüğünde sürekli aklına gelecek gül imgesi. Sinop’da kitapçılık eden “Ural ağabi”, Enis, 1956’dan beri on kuruş borcunu hâlâ verememiş anlatıcı. Dert. “‘Dibi tutmuş mamalar, sofrası geniş bir komşumuzun getirdiği ekşimiş patates yemeği, bakır çalığı sütler, bayat ekmekler, kırık-bozuk oyuncaklar, giyilip daralmış ceketler, burunları patlamış fotinler geliyor aklıma. Daha önceleri de anlatmıştım bunları sana, hatırlayacağın kesin. Gülveren gibi bir gecekonduda büyüdüm. Arkamızda kalan Yücetepe’de iğreti gecekondular vardı. Tepenin en ucundakilerin geceleyin üzerimize uçuvereceğinden korkar, her sabah, bugün de kurtulduk diye sevinirdim.’” (s. 40) Otobiyografik ögeler çoğun karşımıza çıkıyor öykülerde, Günel’in çocukluğunu anlattığı metin yanlış hatırlamıyorsam Işık Kansu’nun derlediği Çocukluğa Yolculuk‘ta vardı, ne zorlu şartlarda büyüdüğünü anlatıyordu Günel, spekülasyona varmak istemem ama “Sen Gidince”de de Günel’in yaşamından bir sahne var sanki. Önce trenli öyküyü durdurayım, demiryolunun kenarına dizilmiş evlerden biri onların olsa ama yağmur emekli olmayacağını söylüyor, onun için emeklilik yok. “Sevgili arkadaşım yağmur. Beni anlıyorsun. İşte bizi getiren elektrikli tiren -i harfini bilerek koydum, o bozulmamış, örselenmemiş çocuklar bunu hep böyle okurlar-, Ankara’ya doğru gidiyor. Köstence’den geçerken paletlerini takacak. Gar’da soluklanıp Sincan’a ulaşacak. Sen her şeyi biliyorsun. Ama inan bana, kimse bunları bilmiyor…” (s. 46) Başka bir Ankara gezisi, eller yine ellerde, yine geçmiş diriliyor da yetişkinler çocukluklarına dönüyorlar. İkizleri var artık teyze kızının, başka bir kentte yaşıyor, eşi anlatıcıdan ne zaman bahsedilse tepki gösteriyor anlaşıldığı kadarıyla, tarihin bir noktasında eller kenetliymiş. Mevsim sonu, yaz yorgunu ağaçlar, trenin uğultusunu sonyaz da dinliyor. Son kez geziyorlar parkları, mekânları, kimlikleri yitmiş. Yoğun duygulanım, hikâyeyi tıkıyor bir yerde, hafızanın kolladığı yaşam parçaları açacak. “Geriye dönüşlere kaptırdım kendimi. Bir ömrü yeniden düşleyecektim, olmadı, bahçe kapısına kadar gidebildim.” (s. 87) Örselenmeler, hüzünler, yağmurlar, aynı peşrev. Gar’da sarıldıkları zaman dünya genişlemiş, tek bir an, sonrası daralma. Evlendikten sonra hiçmiş, yıllar sonrasının geçici genişlemesi. Kayaş’ın kenarından geçiyorlar, gecekondular, cılız camlar, her buluşmada Sıhhiye’de inip oraya geliyorlarmış. Peş peşe çocukları doğacakmış, öyle konuşmuşlar, ne olduysa olmamış. “Çay bahçesinin önünde ayrılacaktık. Yenişehir İstasyonunda. Ankara’nın akşam hüzünleri en çok orada karartır gökyüzünü, zaman orada anımsanır. Pazar yerinin döküntüsü savrulur. Benim gibi. Pardösümde yağ lekesi. Dökmeden yemeyi beceremediğim bir salatanın izi. Eski bir sevda gibi, benimle dolaşıp durur. Bekarlık paçalarımdan sarkıyor ve tren çok sallıyor. Son yolculuğa çıkmış gibiyim. Umarsız bir hastalığın pençesindeyim.” (s. 94) Temenniler: üşütmesin, kendine dikkat etsin, hayatı yaşasın, bütün klişeler ve ayrılık.

Görece kısa öykülerle bitireyim, “Su”da hastanenin satın alım işlerinden sorumlu çiftin gezintisi, kentin su damarlarını arayış. Aynur da seviyor yaşamayı, birlikte oturup yemek yerlerken iki kadeh şarap içiyorlar, iş sırasında içmeleri başa dert ama şaraptan bir şey olmaz, yürürken azıcık sallansalar kaç yazar. Mandalina dolu kocaman kesekâğıdı, Samsun yolunda kamyonlar, Kayaş’a kadar trenle gidermiş anlatıcı da arabayla hiç gitmemiş. Kentin genişlediği andır: aynı araçlarla aynı yolu gidip gelmenin dışında başka bir yol, başka bir araç kullanmak. Öyle yapıyorlar, su kenarına indiklerinde görüyorlar, yaşlı adam tuttuğu balığı pişiriyor. Hayat genişliyor böylece, beklenmeyenler yaşanıyor. Keşif. Var olduğunu hissediyor insan. “Çokomilk”, çocukluktan çıkıp geldi. Hüzünlü hikâye gerçi, kadın oğlunu arıyor, memleketten zar zor gelmiş de bulmaya çalışıyor Recep’inin evini. Girdiği bakkala soruyor, bir hacılık tartışması dönüyor ki çapaktır hikâyede, ikincisi de muntazam, kitabî Türkçe. Memleket nere? Recep her gelişinde çokomilk alırmış, severmiş çocukları, kadın da torunlarına götürmek için üç tane alıyor. On yıldır görmemiş oğlunu, adresi bakkala uzatıyor. “Hacı bey ilgi duymuştu; gerçekten, uzun süredir görünmüyordu adam, belki de tutuklanmıştı kimbilir, kadın az önce ağzından kaçırdı ama üstüne varmak doğru değil.” (s. 67) Apartmanı buluyor kadın, sabahın köründe zilini çaldığı evden tıraş olan bir adam çıkıyor öfkeyle, Recep’in adını duyunca yumuşayıp hangi dairede oturduklarını söylüyor. Gelinle kucaklaşma, torunlardan biriyle oyunlar. Vatan kurtarmaya kalkmış oğlan, olur da annesini meraktan kurtarsaymış asıl, on yılın gediğini nasıl kapacaklar? Recep eve dönüyormuş neyse ki, her gün çıkıp bilinmeyene gider, gelirmiş akşam. Umutlu bekleyiş, dank son.

İlk kitaplarındaki öyküleri beğenirim Günel’in, bu kitaptaki öyküler o kadar başarılı değil ama öykü yine. Denk gelene.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!