Feyza Hepçilingirler – Savrulmalar

İşliyor tabii, dilin kalburüstü olması da işletiyor formülü, öyküyse öykü. Ama: şablona farklı içerikleri oturtmak, her öyküyü aynı biçimde oluşturmak, üçüncü öyküden sonra bunaltıyor artık. Anlatıcının sesi hiç değişmez, niteliği değiştiğinde sesi nasıl değişmez, o da ayrı mesele. Şudur, merkezde bir anlatıcı veya anlatıcının eşelediği bir karakter, geriye dönüşler, anlatı zamanına dönüş sonra, ileri geri. Geçmişi arızalı, geçmişteki arızayı günceline taşıyan karakterler, bazen dank sonlar için karanlıklar bırakılır ortama dair, örneğin “Bu Uzun Geceler”de anlatıcı zenginlerle dolu bir masaya oturmuştur, arkadaşı Meryem’in davetiyle katılmıştır yemeğe de katılmasa daha iyi, topluluğa ait değil. Birileri politika konuşuyorlar, birileri iş güç, yandan biri muhabbet etmeye çalışıyor anlatıcıyla. Hayır, içiyor işte, evet, Vural Beylerin arkadaşı, memnun oldu, adı Neriman. Maliye müfettişi Rüştü sohbet etmeye çalışıyor, Neriman geri duruyor, hayır, çalışmıyor çünkü yeterince parası var, Ankaralı. Polatlılı Nezih’le evli değil, hayır, o ünlü futbolcuyu tanımıyor. Gerilim. Neriman yerinden kalkıp arkadaşının yanına geçiyor, Rüştü’nün gözleri üzerinde. Meryem’e söylüyor, adam tanıdı onu, başına gelecek var. Pek dönmedik geçmişe, daha doğrusu diğer öykülerdeki gibi ameliyata alınmadı karakter, kederi, acısı deşilmedi çünkü patlama ânı için lazım o karanlık, teknik aynı teknik yoksa. Neriman patlıyor en sonunda, adamı yerin dibine geçiriyor: Polatlılı Nezih’i tanımamış da Hüseyin’le evliymiş bir zamanlar, tornacıyla. Askere gidip gelmiş, sonra öldürülmüş Hüseyin, çoluk çocuk yokmuş neyse ki, beş yıl önce Ankara’ya gelip yerleşmiş, meslek iyi para kazandırmış da erkeklerden, Rüştü gibilerden tiksindirmiş en sonunda. Herkes kulak kesildiğinde bilgi veriyor, eski bir orospu olduğunu anlatıyormuş masanın diğer ucundan Rüştü Bey’e. Görüldüğü üzere “tak-çıkar dank son” bu, ışıkları biraz kısarak hikâyeyi patlatabiliyoruz ya da ağır ağır, bölge bölge öğreniyoruz karakterlerin coğrafyasını. “Ertesi Gün” böyle bir öykü, ellilerindeki adamımızın tuhaf bir barda TSM eserlerinden sözler söylediği. Ne yazık ki Zeynep de “o kadınlardan” biri çıkmış, yoksa ne mutlu olacaklarmış. Eski eşinden sonra mutluluğu yakaladığını düşünmüş, üstelik Zeynep de boşanırsa evleneceklerine dair ne hayaller kurmuş da öyle olmamış o iş, kadın boşanmamış, üstelik harcaya harcaya bir hal olmaya başlamış. Boyunbağından başlayan bir çizgi, huzursuzlukla genişliyor, en sonunda ayrılığa götürüyor. Adamın hayal kırıklığı geçmişe dair, umudu şimdiye, sarmal. Kızı gelecek üniversite okumaya, adam şehri geziyor, kızının takılacağı yerleri kolaçan ediyor. O gençler gibi sevişecek mi kızı da, eyvah. Dönüp dönüp aynı türden kadınlara âşık olmak da neyin nesi? İşlerin ilginçleştiği iki nokta var, öyküden fırlayıp giden kısımlar: adam bir mekâna giriyor, “Smoke on the Water” çalıyormuş, Gonca’ya sorup öğreniyor, cızırtılı başka bir şey çalmaya başlıyor sonra. Baş ağrısı. On sekiz yaşında Gonca, cigara ikram ediyor, adamımız mazbut biri olduğundan başta son derece edepli, kendince tabii, edep mühim bir şey onun için de cigaranın etkisiyle ipi koparacak bir güzel. Deep Purple çalınan bir yerde, piste birileri atlayıp dans etmeye başlıyor, Gonca’nın dediğine göre tikiler. Nasıl bir yer olduğunu anlamadım ben, ortaya karışık mekânlar varmış herhalde. Adamımız ne yapıyor bu ortamda, duman olup uçmasın, varlığını korusun diye şarkı sözü. Vermiş işte can, ne ferman edecekmiş muhatabı, bilmem ne. Gonca gülüyor, biraz daha söyletiyor, adamın yanaklarından öpüyor, bir cigara daha. Zeynep meynep kalmıyor artık. “‘Sen vefasın,’ diyorum. ‘Hatta şifasın.’ İkimiz de çılgın kahkahalarla gülüyoruz. Böyle gülmeyeli ne kadar oldu? Ya da hiç gülmüş müydüm böyle? Komşular? Uyanırlarsa uyansınlar. O sigaralarda bir şey vardı, kesinlikle. Yoksa ben kızı yaşında biriyle sevişecek adam mıyım?” (s. 48) Zottirik final. İkinci mevzu vapur sahnesinde, komple çıkarılsa olur. Adamın teki namaz kılıyor vapurda, biri sigara mı ne içiyor, adam hemen hölö yapmaya başlıyor. Din elden gitmiş, ne fenaymış zındıklık, bir şeyler. Başkaları çıkıyor, o “böcü”lerin, huhucuların önünü almak gerektiğini söylüyorlar, böyle bir tartışma ortamı. Niyeyse. Şişiriyor öyküyü, başka bir olayı yok, tepeden kakılmış gibi. Tepeden bir şey kakıldığında alttan işe yarar şeyler zortlar gider, malum, öykünün yapısı. Şöyle görselleştireyim öykülerin formülünü: çizginin bir ucunda A noktası, az gerisinde B noktası olsun, anlatı zamanı bu B’den A’ya seyir. Diğer uca doğru çizgi soluyor, kayboluyor, orası karakterin geçmişi, B-A yolu boyunca geriden sürekli beslemece hikâyeyi, farklı noktalardan. A’da son nokta, geçmişle şimdinin birleşimi. Keder genellikle. Olamayanların, oldurulamayanların, olmuksulanamayanların bir şeyleri. Falan.

“Haydarpaşa – 19.35”, buna bir şey diyemem. Tamamen öznel, içinden tren geçen öykü. Adamımız bekçi, gibi bir şey galiba, garda takılıyor. Jetonsuz geçirmiyor, bindirmiyor vapura, sıkıntılı tipleri uyarıyor. Hoşlandığı kadını bekliyor bir de, oturup çay içmişler, yemeğe davet etse mi? Yoğurt makinesi, tıraş makinesi, sevinçle almış da eşinin eleştirilerine katlanamıyormuş artık. Evde huzursuzluk var, şu kadınla bir şeyler olur mu acaba? Yanlış anlamazsa. Kara çarşaflılar, sakallılar geçiyor, gara bomba koyanlar da onlardandı muhtemelen, ne biçim insanlar onlar? Ve neden giriyorlar ikide birde hikâyeye, hep aynı biçimde düşüyorlar okurun kafasına, niye? Bir yerlere yetişmeye çalışanların telaşı da hikâyedir, Fazlı’nın öyküsünü yine anayım, bir de nerede rastlamıştım hatırlamıyorum, birinci olmak için koşturan kişilerin aklından geçenlerden uç uca roman. “İnenlerin telaşına baktı. İki saniye bekleseler olmaz sanki, ille atlayacaklar. Biri düşse denize de şenlik çıksa. Bir zamanlar herifin birinin bacağı kopmuş ya burada. O da acele edenlerdenmiş besbelli. Kopmuş, denize düşmüş. Sanki kaçıyor o meret tren, hepinizi alacak nasıl olsa, nasıl olsa hepiniz yetişip gövdenizin bir kısmını atacaksınız içeri, salkım saçak gideceksiniz. Hem kaçsa ne olur, on beş dakika sonra yenisi gelecek. Bok mu var evlerinizde? Karılarınız güllerini sokunmuş, sizi kapılarda bekliyor sanki. İtiş kakış bir koşu. Koşun koşun, tabakhane sizi bekliyor.” (s. 28) Yine iyidir böcü muhabbetinden, şişecekse böyle şişsin öykü, ne diyeyim. Hayaller tabii, el ele tutuşup Heybeli’ye giderler, çay içip kırlarda koşarlar, birbirlerinin bitlerini ayıklarlar filan. Evde sıkıntı. Kadın gelecek mi, ulan kalkın oradan! Aşağı yukarı budur olay.

“Bir Kadavranın Balkon Gezintisi”yle bitireyim, ayrışıyor diğerlerinden. Evet, o dairede yaşıyor kadın, canlı cenaze gibi bir şey. Bütün çamaşırlarını balkona asıp kıçı açık çıkıyor sokağa, örtündüğü bir şey yoksa. Akli dengesi bozuk, etraftakiler bakıyorlar öyle, ne mene bir kadın. Ara sıra ziyaretine gelen yaşlı, topal bir adam var. Buyurun hikâyeye bundan sonra, senaryo çok. Ailesi saraylıymış, ders aldırmışlar kıza, sonra evlilikler, ihanetler, bir şeyler olmuş, konağın yerine o apartman dikilmiş, kıza bir daire vermişler orada yaşlanıp ölsün diye. İhtiyarlamış, ziyaretine gelen de babasıymış. Başka hikâye, yaz gitsin, adı Zühre’ymiş, namlı fahişesiymiş oranın, zengin talibine yol verince hayatının fırsatını kaçırmış. Yaşlılık, yıllar sonra talibi dönmüş, ziyaret eden oymuş. Gidiyor böyle, öldükten sonra hakkında hikâye uydurulmuyor, gerek kalmamış.

Yapıca sağlam, sallanmayan öyküler de formülü, insanları, konuları, meh.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!