İlber Ortaylı’nın Mülkiye’den arkadaşıymış Soysal, Dışişleri’nde çalışarak, elçiliklerde geçirdiği ömrünün son dört yılına sığdırdığı öykülere bakınca, biraz daha evvelinden, bir on yıl kadar öncesinden yazmaya başlasaymış keşke. Yaşar Kemal de anmış arkadaşını, nasıl: buluştuklarında hep edebiyat konuşurlarmış, özellikle Sait Faik’in hikâyelerinden. Birden fazla dil bilirmiş Soysal, Çehov bu dillerden biri. Selanik’te buluşmuşlar Soysal başkonsolosken, son görüşmeleri. Soysal’ın ölümünden sonra eşi vermiş hikâyeleri Yaşar Kemal’e, şöyle bir göz atmış Kemal, üzerinde çalıştığı romanı bir kenara bırakıp bütün hikâyeleri okumuş. Basıldığında tekrar tekrar okunacağı tahmini tutmadı ne yazık ki, Soysal’ı bilen kaç kişi. “Bu hikâyeleri niçin sakladığını anlamıyorum. Yarattıklarını bir gerçek gibi sunamamaktan ürküyor Gazne demeye dilim varmıyor. Görkemli bir yapıtı yazmak bir edebiyat kültürüdür. Bizde edebiyat dostluğu azdır. Bir de kimileri ‘edebiyat gibi’ sözünü küçümsemek için kullanıyor. Belki de bunlar insanları ürkütüyor.” (s. 10) Erhan Bener geldi aklıma, makamında ağırladığı insanlar, “Yeni kitabınızı tebrik ederim efendim, en kısa zamanda okuyacağım,” derlermiş de sonradan okuyan bir kişiye bile rastlamamış böyle diyenler arasından, yüzlemediğini söylemişti Bener. Tepkisizlikten çekindi belki Soysal, kim bilir, hem işin muhabbeti dururken yayımlatmak dert. O kadar iyi öyküleri yayımlatmamak dert değil mi, en azından buna katlanılabilir. İnsan her şeyle her şeyi yapmak zorunda değildir. İnsan iyi yaptığı bir şeyi ücret karşılığında yapmak zorunda da değildir mesela, ticari ilişkiye niye yontuyoruz iyi şeyi. Hasılı insan hiçbir şey yapmak zorunda değildir. Yazılıp sandıklarda, çekmecelerde unutulan metinleri düşünüyorum, biri açığa çıkıyordu da ne dertlere yol açıyordu The Words‘te. Yavaş yavaş öykülere gelmeli artık, yetti.
“Bodos” tip öyküsüdür, çok tanıdık bir tipin öyküsü, “Bu adamın bu konumda ne işi var?” dediğimiz o adamın öyküsü. Ciddiye alınmak için hayt hoyt yapar, yapmasa da gözleriyle korku saçar. Kıyafeti, kravatı pahalıdır, saati kafası kadar büyüktür, kimin ne kadar çalıştığını gözlemler, kendinden önceki şefin eksiklerini belirler, kısacası baş belasıdır. “Yatılı okulda ‘Bodos’ derlermiş ona. Çok işgüzarmış. Bu ad onun her olaya ve fikre bodoslamayla girmesinden ötürü verilmiş. Denizcilikte kullanılan bu kavramı bir amiralin oğlu yakıştırmış ona. Kendisi takma adından hiç rahatsız olmamış, aksine, cesaret gösterisi olarak algılandığını sandığı bu bodoslama tavrını keyifle sürdürmüş. Arkadaşları da onu hem alkışlarlarmış hem gülüp eğlenirlermiş.” (s. 15) Babasının dikkatini çekebilmek için olmadık şeyler yaparmış evde, komşunun kızına sarkınca dayak yemiş, ikinci mevki biletle bindiği trende yataklı vagonda uyurken yakalanınca yine dayak yemiş, dayak yiye yiye pişeceğini düşünürmüş Bodos. Babasının forsuyla herhalde, bakanlık sınavlarında otuz ikinci olmuş, her yıl en çok on kişiyi seçen sınav komisyonu o yıl otuz üç kişi almış. Neyse, birinciyi falan eleyip bunu almamışlar bari. Son dayağının hikâyesi: elçiliğinde çalıştığı ülkelerin iş insanlarıyla yakın bağlar kurmak istermiş bu, tabii bir dünya rezillik, ayarı olmadığı için öküzlüğü dillere destanmış. Bir gün kralla tanışma şansını yakalıyor, tutturdu mu ondan kralı yok. Bir türlü yaklaşamadığı adama tuvalette pisuvar komşusu olarak rastlıyor, randevu istiyor adamdan, kral şöyle bir gülümseyip isteğini ilgililere ileteceğini söylüyor. Ertesi gün havalara uçuyor Bodos, basın müşavirinin getirdiği gazetelere bakarken yüzü asılıyor giderek, caka satacaktı ama o da nesi, kralın izlediği gösteride kral rolündeki kişiymiş o çöğdüren meğer, gazetede oyuncunun Üstünistan’a davet edildiği yazıyor. Fecaat.
“Ahret Kapısı”, adı üstünde, kapıya dayananlar günümüzün insanı ama melekler mi onlar, kimseler, organ naklidir, inançtır, oldukça beton düşüncelere sahipler. Alberto’nun böbreği eksik mesela, oğluna vermiş ama Tanrı öyle istemezmiş. Alman kişi kızıyor, yahu bu zıkkım yaşla birlikte bozuluyor zaten, kim sıfır model organlarla gelebilir ki kapıya? Bazıları “cihad” lafını duyunca gitmişler, Müslümanlar, giremeyecekler mi? Biri Musevi ama Protestan kalbi taşıyor, Budistler iki yüz yetmiş yıldır bekliyorlar, aslında bir güncük, onlara öyle geliyor. Çeşitleme sonsuza ıraksar, kapıdaki ekip değiştiği zaman başka sorunlar çıkar bu kez. Hem içeri girmek korkutucu, kapıda bekliyorlar ne güzel, daha da beklerler. Matrak öykü. “Gündüz Hırsızları” asıl hırsızlığın ne olduğunu anlayan Üstün’ün başına gelenler. Gündüz vakti soymuşlar evini, CD’lere hiç dokunmamışlar da takıları almışlar mesela, Üstün zengin bir arkadaşına olayı anlatınca arkadaşı kendi başına geleni anlatıyor, maksat umursamazlığın anatomisini incelemek. Hırsızların ve soyulanların umursamazlığı. Arkadaşın şirketinin muhasebe bölümünde hırsızlık, 150 milyar uçmuş. Banka soyulsa 400-800 milyar gidiyormuş, bazıları da riske girmeden soyuyorlarmış, oturdukları yerden birtakım işlemler yaparak, devlet babayı soymak zaten dünyanın en kolay şeyi. Gündüz hırsızlarının yaptığıyla dank son: takıları getirip bırakmışlar, bir de mektup, değeri çok yüksek olduğu için satamadıklarını yazmışlar, getirip bırakmışlar oraya. Neyin para edeceği, para etmenin ederi, asıl soygun, sahte değer. “Teresa” klasik hikâye, binanın yedinci katından düşüyor Teresa, yolu uzun. Yaşamından memnun, öyle büyük bir pişmanlığı yok. Gayet iyimser, aşağı yukarı dört saniye daha. “Dördüncü kattaki Lourdes’lerin asılı çamaşırlarına çarpmamak için çaba harcadı. Bu titiz mi titiz arkadaşının çamaşırlarını kirletmek istemiyordu. Ama nafile, düşüşü kontrolunda değildi.” (s. 43) Sonra her şey kararıyor, aydınlandığında üç çift göz parıldıyor, doktorlar mucize olduğunu söylüyorlar. Bir dahakine tamirci çağıracağını söylüyor Teresa. Gerçek olaymış bu, Ocak 2001’de Madrid’de yaşanmış öykünün sonundaki nota göre.
Bunlar yine öykü ama asıl ilginç olan “Siyah Havlu”. Rossana ahenkli kulaçlarla yüzüyor, tatile tek başına çıkıp yorgunluk atıyor bir güzel. Yaşadığı kentte dizlerini görmek isteyenlere karşı eteklerini çekiştirmekten bıkmış, tatildeyse öyle bir kaygısı yok çünkü kimse tanımıyor onu, çalıştığı meşhur dergiden de kimse yok, âlâ. İki lavuk bütün keyfini kaçırıyor Rossana’nın, dergiden iki önemli kişi, nasıl kaçsa Rossana? Siyah havluyu başına sarıyor, çırılçıplak geçiyor önlerinden, arazi oluyor. Derginin son sayısının kapağını görüyor bir süre sonra, şok, kaçtığı vaziyet olduğu gibi kapakta. İş arkadaşlarında cinsel çağrışım yapmış kaçışı, yeni trend. “Fikri çalıp bu kadını kiralamışsınız diyemedi. Adam keyifle başarısını el hareketleriyle ve ağzının suyu akarak anlatmayı sürdürürken, fikrin gerçek kaynağı özgürsüzlüğün acısını bu kez, üstelik aşağılanarak, burkulan midesinde hissetti.” (s. 51) Erotizm, pazarlama, özgürlük, sorgulanacak bir dünya şey. “Aşkın Büyüsü” kadınla erkeğin çekime direnememeleri, birlikte oldukları insanların bu çekimin farkına vardıklarında aldıkları tavır, psikolojik kazı resmen, başarılı. “Siyah Ceketliler”le bitireyim, kolektivitenin veya toplu cinnetin tezahürüdür. Anlatıcı siyah kabanıyla festival alanına geliyor, yağmur bastırınca katedralin kuytusuna sığınıyor. Siyah elbiseli insanlar yanına geliyorlar yavaş yavaş, bando çalıyor, keyif. Dazlaklar olmasa iyi, siyahlıları hedef almadan önce renklileri rahatsız ediyorlar, bakıyorlar ki en büyük tehlike siyahlılar, sataşmaya başlıyorlar. İki tarafta da kalabalık artıyor, tansiyon yükseliyor, hiç yoktan meydan savaşı çıkıyor resmen. Anlatıcı kaçıp uzaktan izliyor, dereye düşenleri veya dayak yiyenleri kurtarmaya çalışmıyor. Hastaneye ziyarete gidiyor ayaküstü sohbet ettiği kadınlardan birini, ayıplanıyor çünkü bırakıp gitmek ne demek, birlikte mücadele etmeleri gerekirdi. Hoş öykü.
Sahaflarda bulunur, tavsiye ederim. İyi öyküler.












Cevap yaz