Can Kozanoğlu – Cilâlı İmaj Devri: 1980’lerden 90’lara Türkiye ve Starları

Doğan Gürpınar’ın “küstah ve cüretkâr” olarak nitelediği 90’larla ilgili şahane araştırmasına paralel, popüler figürler üzerinden kurulan bir panorama. Medyanın halkı güttüğü, Cumhuriyet ideolojisinin zayıfladığı, ideolojilerin tabutuna birkaç çivinin çakıldığı, “çağdaş elitistler”in cirit attığı zamanlar, 1980’lerden sonra bireyin -bireyciliğin aslında, son bölümde çok iyi açıklıyor Kozanoğlu- fişeklenmesi için imajlar gerekiyordu, icat edildi, imaja girmeyenler “dinozor” oldular çünkü aşk, siyaset, tüketim, her şey değişti. “İnsanlar yine kendi seslerine sahip değil. Birileri, hayatı onların yerine seslendiriyor ve ‘Bakın, bu sizin sesiniz’ yutturmacası iyi işliyor. Toplumun sesi bile bir imaj aslında.” (s. 8) Korkunçtu, şimdinin sosyal medyasıyla daha da korkunç artık, gerçi deniz bittiği için bir tür aydınlanma yok değil ama verili dünyadan çıkış yolu hâlâ karanlık. Kozanoğlu imajla gerçeği ayıklama çabasının ürünü olarak görüyor bu kitabı, “cilâlı imaj devri”nin starlarının yaşamlarını oluşturan katmanlarını soymaca. Hasan Esat Işık’a ithaf etmiş, “gerçek birey”e, Işık eski Milli Savunma bakanlarından, oğlu 12 Eylül’de işkence görürken tek bir tanıdığını bile sokmuyor devreye, kimseden “iyilik” istemiyor. “Bu tavırda, sahte meşruiyetin reddi, ayrıcalığın reddi var, artık imajına bile pek gerek duyulmayan insan onuru var. Cilâlı imaj devrinde ‘out’ sayılan şeyler…” (s. 11) Diğer yanda Turgut Özal, Mesut Yılmaz, İbrahim Tatlıses, Ahmet Kaya, Mustafa Denizli, Sezen Aksu, Leyla Alaton, Engin Ardıç, Zafer Mutlu ve 90’ların bireyci bireyi.

Turgut Özal. “Özal, itibarı geri alınmış bir ifadeyle burjuvazinin, ABD’nin ve emperyalizmin adamıdır. Çağdaş değerlere uymadığı gerekçesiyle itibarının geri alınmış olması, bu ifadenin gerçeği yansıtmadığı anlamına gelmiyor elbette. Ancak aynı role en ufak bir ‘içime sindiremiyorum’ rahatsızlığı duymaksızın soyunabilecek, soyunmuş bir sürü politikacı var Türkiye’de. 80’li yıllar, başrolü Özal’a verdi.” (s. 13) Talancılar, hayali ihracatçılar destekliyor Özal’ı, azınlığın da azınlığı, kitleler nasıl oluşuyor peki? “İngilizce, bilgisayar, korku ve hayal” dörtlemesi Kozanoğlu’na göre, Özal topluma pompalanmış değerlerin toplamından ibaret: “törnovır” diyor, “belıns şiit” diyor, tam bir ekonomi sihirbazı gibi konuşuyor, hokus pokus ve milyarlar cepte. İnanç böyle en azından, “hayal” kısmı buradan geliyor, İngilizce bilip bilgisayar kullanabilenler mutlaka yırtardı, kesindi bu, en azından böyle olacağını dağlar taşlar, televizyonlar dergiler haykırıyordu. Vurulmayacaktık, öldürülmeyecektik artık, tamamdı da zengin de olamayacaktık, tüketemeyecektik, hele çeşit çeşit tüketim mallarının memlekete girmesinden sonra -“Özal geldi de piyasada gitar bulabilmeye başladık,” demişti meşhur bir müzisyen abi, tabii ailesinin zenginliğinden bahsetmezdi- ne dehşettir tüketememek. Demirel fabrikalara önem veriyordu, Özal’sa Wall Street’in elçisiydi, ABD’nin itelemesiyle. Şimdilerde ABD’nin SWAP kanalı açacağı söyleniyor seçimler için, otuz yıl önce olduğu gibi halka talkım, olur o iş. Özal’ın destekçisi “ülkücü kökenli, BMW’sinin teybine arabesk kaset koyarak neşelerini bulan Anadolu çocukları” şimdilerin AKP çocukları. ABD’nin önayak olduğu “sınıfsal kozmopolit kültür ittifakı” hafiften çatırdayınca, yani Özal biraz “out” olunca Anadolu tandansı yüzünden, Mesut Yılmaz öne çıkacak bu kez. Tevfik Güngör’ün eleştirdiği gibidir, Yılmaz standartlara uymaz, gazeteci ve işadamı dostları vardır, lisan bilir, yurt dışında konuşmalar yapar, Antep işi kebap yerine İstanbul’da balık yer. Anadolulu zengin türedilerden sonraki “yuppie” kuşağının temsilcisi, bu iki grubun müzik zevklerini de sosyoekonomik gelişimleri temelinde kıyasını İbrahim Tatlıses ve Ahmet Kaya bölümlerinde göreceğiz. Yılmaz’ın yerinde benzer özelliklere sahip herkes olabilirdi, ayırt ediciliği yoktur Yılmaz’ın, doğru zamanda ve doğru yerdedir sadece, “sınıflarüstü arabesk kültür” ve “kentli sermaye” arasındaki birlik bozulunca Yılmaz ikinci grubun temsilcisi olarak öne çıkar. Devlet şirketleşmiştir, sermaye devletin kolladığı bir kesim olmaktan çıkıp ortak konumuna gelmiştir, medyasıyla birlikte fırtınalar estirmektedir, bu fırtınaya tutulan sol eğer uzlaşmacı değilse “bozguncu”, “rahat kaçırıcı” olarak damgalanıp toplumsal muhalefetin önü alınır üstelik, memleketin birkaç yılı da öyle gider. Yılmaz iyi hatip, TÜSİAD’da bir konuşuyor, alkışlar, zaten MHP’lilerle de yakın bağları var, kısacası her kolu tuttuğu için birleştiricidir, fincancı katırlarını ürkütmez. Satar. Benzer nitelikte insanlar var çevresinde, Demirel’i aynı insanlar sarıyor. On yıl mı sürdü Yılmaz’ın figürlüğü, yetti zaten, tüketim ruhu bir sağlam yerleşti. Aynı dönemde parlatılan Baykal’ın kılpayı mağlubiyetinde sermayenin ANAP için daha hassas çalışması ve Yılmaz’ın Baykal’a göre daha yumuşak kıvamda olması önemliymiş, Kozanoğlu “piar”dan dem vuruyor bu palazlanmayla ilgili.

Arabeskin evrimiyle Kürtlerin yükselişinin simgesel kesişimi: İbrahim Tatlıses? DP zamanında gecekondulaşma başladı, kentten yontabildikleriyle evlerini yapmaya başladı insanlar, içlerinden bazıları üniformalarla, balyozlarla gelip yıktılar, onlar tekrar yaptılar. Neyse, onlar için de müzik üretilmeliydi, Anadolu folk elbet tutmadı, Nuri Sesigüzel ve benzerleri “geride kalanı” anlatıyordu, köyle kent arasında sıkışanlar için harikulade bir hizmet: Orhan Gencebay. Gerçek acı, gerçek garibanlık, mutlu yarınlara yer yok, hemen Ferdi Tayfur çıkıyor piyasaya, Müslüm Gürses, onların müziği daha acı, hem Gencebay gibi paşa torunu değiller, halkın içinden geliyorlar. Lahmacunla çiğköfte hemen sembolleşiyor, diğer yanda soğan-sarımsak, tabii bunlar olgunun gölgesi sadece, yoksa müziğin alacağı yol bitmedi. Kadercilik ufak çatlaklar veriyor Kozanoğlu’na göre, kentlere yerleşmeye başlayan gurbetçilerin yeni kimliğe, yeni değere ihtiyaçları var. Gecekonduları apartmanlara dönmeye başlamış yavaştan, “onlar bizden iyi kazanıyorlar” görüşü yaygınlaşmış, o sıra İbrahim Tatlıses ortama bastığı isotla hem kederin hem neşenin çığırıcısı haline geliyor. Konuyla ilgili iki örneği şöyle ve böyle bırakayım. “İbrahim Tatlıses, Kürt örgütlerinin toplumsal mücadelesine değil, Doğulu ve ağırlıkla Kürt kökenli işadamlarının, babaların, ‘baba şarkıcıların’ büyük kentlerdeki yükselişine simge oldu. Ve insanlar artık en çok Kürt aksanına gülüyordu.” (s. 55) Geçişkenlik on numara, Ahmet Kaya uyuşturulmuş kitlenin isyan ihtiyacını karşılıyor diğer yandan, piyanist şantörler biraz daha seyreltilmiş arabeskle çalıyorlar gönülleri, 90’ların toplumu için her telden müzik üretiliyor. Sezen Aksu başka bir dönüşümün figürü, süperstar ışıltısını taşımıyor da gündelik görünümlere örnek sunuyor. “Kentli buruk kadın”. Şarkılarında ilişkiler yarım, gitmeler, gitmemeler, çocukluklar, büyüyememeler, öyle bir toplum için büyüyememek sıradan olduğundan iyi tuttu. Çok dedim, az daha diyeyim, şarkılarındaki buruk acı midemi bulandırır, patoloji aklımı çıldırtır, öylesi sevmem Sezen Aksu’yu ve türevlerini. Leyla Alaton’la ilgili ne söylenebilir, bireycilikle yoğrulmuş bireyin olmak istediği kişi, Cem Boyner gibi bir “yuppie”, dediğine göre sosyalistmiş de. Evlerden ırak. Engin Ardıç, soldan gelip “asabi liberalizm” etkisine giren sayısız yazardan biri, devir onların devri olduğu için sağlam yürüdüler. Kalitesizi Hıncal Uluç’tu, Haşmet Babaoğlu’yla süren zincirin ilk parçalarından. Yanladılar bir güzel, makbul liberal olarak görevlerini tamamlamadılar da hâlâ, vazife başında pek çok Ardıç var, güncel siyasete uyumlandılar.

Son olarak insan, insanımız. “Yırttık abicim yırttık!” Yırtamayan yığınların acısından kime ne. Jaguar alamayan da, ne bileyim, birey demesin artık kendine. “Birey kimliğini getiren ilişkilerde tüketim kalıpları ön plana çıkınca, insanların varolabilmek, farklı olabilmek için, her şeyi mübah görerek bireysel servet avcılığına kapılmaları da normal karşılanmalı, öyle karşılanıyor zaten. İki milyon kişinin alabileceği bir Swatch yerine bin kişinin alabileceği bir Rolex saat edinmek, yine bin kişinin alabileceği bir Jaguar’a binmek, yeni değerlerin puanlama sistemine göre, birey olabilmenin, çok farklı ve çok özel biri olabilmenin en kolay yolu artık.” (s. 125)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!