John Berger & Jean Mohr – Yedinci Adam

70’lerde basılmış ilk, içerdiği istatistikler eskimişse de 2000’de çıkan ikinci baskının önsözünde Berger’ın değindiği gibi sorunun güncelliği ölçüsünde anlam taşıyor hâlâ. Çok daha derinleşmiş gelir eşitsizliği, iki kuşak geçmiş göçlerin üzerinden, fabrikalar da ucuz iş gücü neredeyse oraya taşındıklarından göçmen durumunda. “Yoksullar hem dünyanın Güney denilen ekonomik bakımdan az gelişmiş bölgelerinde, hem de o soğuk deyimle, ekonomik gücü en çarpıcı olan Kuzey ülkelerinin megapollerinde daha da yoksullaştı.” (s. 7) Eleştirmenler ciddiye almamışlar bu metni başta, ortaya karışık bir metin, fotoğraflarla süslü bir şiirsellik ama ekonomi, sosyoloji, felsefe kırıntıları var, meh. Güney’den başka tepki gelmiş, kitap Türkçe, Yunanca, Arapça, Portekizce gibi pek çok dile çevrilmiş, asıl kitleye ulaşmış gibi görünüyor. Anlatılan kimin hikâyesidir, görünen o ki bütün sömürülenlerin, emeğiyle bağı koparılanların. “Kitabın teması özgürlüğün yok oluşudur. Özgürlüğün yok oluşunun tam olarak anlaşılması için nesnel bir ekonomik sistemle sistemin kapanına kıstırılmış olanların öznel yaşantıları arasında bir bağ kurmak gerekir. Çünkü son kertede, özgürlüğün yok oluşu bu bağlantının sonucundan başka bir şey değildir.” (s. 11)

Emek gücünün aşağı yukarı dörtte biri “yabancılar”dan oluşuyor Avrupa’da, sermayenin sahip olduklarının dışında olan her şeyi böyle adlandırabiliriz, çalıştırması daha kolay olacaktır, hukuki düzenlemelerle haklarının budanması olsun, sosyal izolasyon olsun, verilen “görece” az maaşla belli bir yaşam biçimini, standardını sürdürmek zorunda bırakılması olsun, hepsini kapsar bu yabancılık. Nasıl gidiyorlar, ilk bölümde bunun hikâyesi. Ceplerinde fotoğraflarla çıkıyorlar yolculuğa, Berger bu fotoğrafların gidiş-dönüş-gidiş üçgeninde kazandığı, yitirdiği anlamlara da odaklanacak, felsefi ve lirik yanı mıdır işin, eh, bir boşluğun doldurulmasının donuk bir temsille sağlanmaya çalışılmasında da sınıfsallık. Cepte, en yakında o fotoğraf, el cepte, adamın aklı fotoğrafta, elinde, cebinde ve fotoğraftakilerde, Avrupa’daki göçmen işçilerin genel durumu. Toprak taban, odun kömürü üretmek için uğraşan çocukların ciğerlerine çektikleri duman, tandır üzerinde yarı çiğ hamur, ekmek, her neyse, azgelişmişliğin evrensel imgeleri. “Dünya ile ilgili tanımlara bakacak olursak, büyük sanayi toplumlarının çoğu zaman ‘büyük şehir’ (metropoliten) toplumlar olarak tanımlandığını görürüz. İlk bakışta bu bize o toplumların iç gelişmelerinde büyük şehirlerin ağır bastığını gösteren basit bir tanım gibi görünebilir. Ama soruna daha yakından baktığımızda, o toplumun gerçek tarihsel gelişimini ele aldığımızda, bunun on dokuzuncu yüzyılda tek bir devlet içindeki görev bölümünün bütün dünyaya yaygınlaştırılması anlamına geldiğini anlarız.” (s. 24) İngiltere’de 1700’lerde başlayan göç -güneyden kuzeye, sanayi bölgelerine- 200 yıl sonra bütün dünyaya genişliyor. Dinamiğini anlatmış Berger, bu işçiler arz-talep dengesinin cortladığı zamanlarda kolaylıkla gözden çıkarılabilecek yedek güç olarak görülüyorlar ki asıl güç oldukları malum, fakat bu bilinci kazanmamaları için dil bariyeriyle karşılaşacakları konumlarda görevlendiriliyorlar, sendikal hareketlere katılırlarsa sınır dışı edilecekler, bir dünya zorlukla boğuşmalarının yanında sınıf bilincine erişmek çok zor, erişenler için işler daha da zor. Köye dönelim, toprakla köylünün arasına girenler kökü koparırlar, bir de girişimcilik pompalarlar, hani orada beceremediysen başka yerde beceremeyeceğin anlamına gelmez, yeterince uğraşmıyorsan suçu kendinden başka kimde bulacaksın ki? Kuzen, kardeş, birileri gitmiş, arabalarıyla, elektronik aletleriyle dönmüşlerdir köye, birinci yılın bitmesiyle zafer kazanmış havalarıyla dolanırlar. Kazanmışlardır gerçekten, kabinlerde yaşamak zordur, gece vardiyasında çalışmak zordur -ek mesai, daha fazla kazanç, madem para kazanacak kısıtlı zaman var, gündüz veya gece çalışmanın ne farkı olacak, iş kazalarını aklına getirmese yeter- ve cinsel dürtülerle bocalamak zordur. Her ay bir miktar parayı gönderebildilerse ailelerine, köyde bir ev, rahat bir gelecek. Berger o kadar iyi anlatıyor ki bu zamansallığı, göçmen bir işçinin zamanı nasıl algıladığı üzerinden çalışmanın yol açtığı psikolojik yıkımı berraklıkla görüyoruz. Sonuç: gitmesini istemeyenler vardır ama gider işçi, aşina olmadığı bir kültürle tokuşa tokuşa ayakta kalmaya çalışır. Ha, önce kendi dilinin konuşulduğu büyük şehirlere gidiyor, gecekondular, geçici işler, tutunmaya çalışıyor, öbür türlü, bir Türk’ün dediği: “Yılın altı ayı uyursun köyde, çünkü hem iş yoktur, hem de yoksulsundur.” Fırsat, Almanya işçi alacak, hemen başvurur işçi, muayeneye girer. Fotoğrafı var, doktor donu indirir azıcık, siki ve yumurtalığı kontrol eder, muhtemelen anüsü de kontrol eder, işçiler için ne ıstırap. Bekir Yıldız’ın öykülerinde vardı bu “işkence”, Alman bir doktorun karşısında korkuyla dikilen köylüler, daha da korkuyla dikilen umutlar. Başkasının sidiğiyle muayeneye girenler var, Canım Kardeşim‘de Kemal Sunal’ı tokatlıyorlardı öyle. Boyu kısa diye izin alamayan adam, pala bıyıklı, Berger’in dinlediği hikâyedeki adam olmasını isterim: geçer not alamamıştır işçi, tren bileti alır, üstelik birinci mevkii. Ne işi var kaçağın orada, denetlenmez öyle uzun uzadıya, sınırı rahatça geçer. Portekiz’de nasıl, kişi başı 350 papel, çiftçilikten bir yılda kazanılan. Fotoğraf ikiye bölünüyor, bir parçası kaçakçıda kalıyor, diğer parçası kaçakta, eğer kaçabilmişse fotoğrafın o parçasını yolluyor kaçak da ailesine ödeme yaptırıyor, kaçakçı başardı. Muayene fotoğrafları geliyor ardından, Türk işçilerin göğüslerine numaralar yazılıyor, beyaz donlarıyla eğilmişler, dik duruyorlar. “Onun böyle bir durum için hazırlıklı olmasını sağlayacak hiçbir şey yok geçmişinde. Eşi görülmemiş bir yaşantı bu. Ama daha şimdiden olağan bir şey. Tanımadığı insanların önünde çırılçıplak soyunmasını istemelerinin yarattığı utanç. Komut veren görevlilerin konuştukları anlaşılmaz dil. Testlerin anlamı. Vücutlarına keçe uçlu kalemle yazılan sayılar. Odanın katı hendesesi. Erkek gibi tulum giymiş kadınlar. Ne olduğunu bilmediği sıvı ilaçların kokusu. Kendisi gibi bir sürü insanın sessizliği.” (s. 52) Otobüste vurdu bir an beni, Berger bir aşağı bir yukarı koridoru arşınlayanları anlatıyor, sanki çocuğunun doğmasını bekleyen babalar, kendi yeni hayatlarının doğuşunu bekliyorlar aslında. Trene bindiler mi, oldukları her şey geride kalmıştır artık, kimliklerinden sıyrılıp kurtulmaları gerekir, kurtulacaklardır, kurtulamayanlar başarısız olup geri döneceklerdir. “Bir göçmen işçinin yeniden insan (koca, baba, yurttaş, yurtsever) olabilmesi için yurduna dönmesi gerekir. Ona hiçbir gelecek vadetmediği için terketmek zorunda kaldığı yurduna.” (s. 58)

İkinci bölüm, “İş”. Şirket sözleşme imzalar baştan, çalışma saatleri, çalışma ve barınma koşulları, her şey olabildiğince açık ve belirlenmiştir, işçinin hangi haklarından feragat ettiği o hakların sözleşmedeki yokluğuyla anlaşılabilir. Kaçaklar vardır, çok daha zor koşullarda yaşar, çok daha az maaş alırlar tabii, onlar için paylaşımlı odalar vardır. Diğerleri için de vardır da burası uyku fabrikası gibidir, sekiz saatlik vardiyalarla uyunur, daha fazla kalınmaz.

Kapitalist sistemin tarihçesi, göçmen işçi olgusuyla birlikte incelenmesi, fotoğraflarla sabitlenen sert gerçeklik, işçinin çıkmazı ve çıkarı, dört dörtlük bir metin bu, şahane bir araştırma. Alıntıyı uzun tutarak bitireyim, herkese hunharca tavsiye edeyim bu kitabı. “Göçmen işçi kendi iradesinden daha güçlü bir akımın farkına varırsa, bunun ne olduğunu ayrıntısıyla anlamaya çalışmadan, onu hayatın akışı olarak yorumlar. Başına gelenlerin bütünlüğü ve anlaşılmazlığı onda gizli bir kaderciliğe yol açar ve özel bir dayanıklılığın ve korkusuzluğun oluşmasını sağlar. Bu onun direnmeyeceğini, her türlü haksızlığa göğüs gereceğini göstermez. Sadece içinde yaşadığı trajedinin kendisine yapılan açıklamalardan daha gerçek olduğu anlamına gelir. Ama onun bilmediği ve öğrenmek için bir çaba göstermediği tarih oradadır: bu tarih onun durumunun bir parçasıdır, onun yaşantısına karışmış, onun trajedisinin bir parçası olmuştur.” (s. 107)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!