Mario Vargas Llosa – Yeşil Ev

Zor metin. Yaban’ın kim olduğunu Josefino söyleyene kadar, yani sezgisel çıkarım mümkün ama 450. sayfada anlarız anca, Llosa diyalogların arasına bir yere sokuşturur da yüzlerce sayfayı aydınlatıverir. Zaman çizgilerinin ilkiyle sonuncusu arasında otuz yıllık fark olduğunu 500. sayfada görürüz, Adrián Nieves farklı çizgilerde kılavuzdur, askerken ve kaçakçılarla takılırken, yerlilerin kauçuğunu çorlayıp büyükbaşlara satma işine yardımcı olur. Savaş sürdüğünce, anlaşıldığı kadarıyla İkinci Dünya Savaşı dünyanın altını üstüne getirirken burada sadece kauçuk ticaretini hızlandırıyor, haliyle çeşmenin başını tutmak isteyenler kafa kafaya tokuşurlarken birileri hacamat oluyor. Nieves onlardan biri, kaçakçılık zamanlarındaki eylemleri yüzünden Lalita’sını bırakıp kaçmak zorunda kalacak. Zaman çizgilerini birleştirme işine girmeye kafam yok, Llosa öyle noktalarda değiştiriyor ki anlatının odağını, aynı mekânın veya karakterin yıllar önceki veya sonraki halinden devam ediyor anlatı, zart diye değişiveriyor, renkli çekimden sepyaya ansızın geçiş gibi düşünebiliriz. Gelecekte bir mevzu konuşuluyor diyelim, zort diye otuz yıl öncesine dönüp odaktaki karakteri kaybetmeden, diğer karakterlerin devindiği bir düzleme geçiveriyoruz, diyalog veya paragraf bir anda değiştiriveriyor dünyayı, cümlenin bütünlüğü bozulmuyor. O da olsa kaldırıp atardım kitabı. Sayfa kenarlarına not almaktan canım çıktı, dün Şişli’den Karaköy’e giderken otobüs fren yapınca cart diye deldim sayfayı, sinirlendim. Evet. “Tayf tekniği” deniyormuş buna, zaman aralığını belli değişimlerle, anlatının topladığı açılarla farklılaştırarak anlatmaca, Yeni Romancılar türevini kullanmıştır da bu kadar geniş bir anlatıya uygulamak, acayip. Kolaya kaçıp karakterler üzerinden gideceğim, okurken yeterince zorlandım, yazarken rahat edeyim. Santa María de Nieva ormanın hemen kenarında, karakolu karakterler için kesişim noktası, bir diğer nokta da Yeşil Ev, Piura’da, çölün kenarında bir genelev, bar, eğlence yeri. Peder Garcia gerçekten kundaklamış mıdır halkı toplayıp, ey ahaliyle birlikte yakmış gibi görünüyor. Don Anselmo/arpçı iki hikâye çizgisinde de var, hatta ilginçtir, başka bir çizgide kuzeyin derinliklerinde bir yerde iyi bir arpçıdan bahsediyor karakterlerden biri, denk gelmiş, Anselmo’nun ortaya çıkışı söylencelere karıştığı için önemli. Anselmo geliyor, ticaretle uğraşmaya başlıyor, sermayesini büyük bir inşaata yatırıyor sonra. Aptallık mı, çölün kenarında ne dikilir ki, şaşıyor yerliler de Yeşil Ev ortaya çıkınca hemen hepsi mekâna gidip takılmaya başlıyor. Başta dört kadın var, daha fazlasını getiriyor Anselmo, kasaba eğlenmeye başlıyor derken Garcia zortlatınca mekânı Anselmo adını da kaybediyor sanki, “arpçı” olarak biliniyor artık. Otuz yılda unutulur mu adı, Yeşil Ev, unutulmuş ki adama soruyorlar bazen, gerçekten var mıydı öyle bir yer çölün kenarında, Yeşil Ev gerçek miydi? Sallıyor Anselmo, sandıkları kişi olmadığını söylüyor, öyle bir yer de hiç olmamış. O kadar kısa sürede hafıza hasar mı görmüştür nedir, hayır, “uygarlık” gelmiştir karakterlerden birine göre. “‘Bu, hep şu caddenin yüzünden, dedi Maymun. Bunun yapılması Mangache’lara karşı tam bir saldırı oldu. Bunu yaptıklarında arpçı bize ‘işte şimdi ırzımıza geçtiler’ demişti; bağımsızlığımızın sonu geldi, herkes gelip topraklarımıza burnunu sokacak. Ne dediyse hepsi oldu, yeğenim.’” (s. 46) Yeşil Ev de bu sürecin ürünüdür aslında, Anselmo’nun yaptığı farklı değil de kamusal onayı alıyor bari, yoksa “beyaz eğlence”ye hüküm sürdürmezlerdi. Yerlilerin kauçuk topaklarını vermek istememeleri de buradan okunabilir. “Hıristiyanlar” elbet ayrıcalıklı gruptur, yerliler istediklerini verdikleri sürece en azından canlarından olmazlar, yoksa rahibe tayfası yanlarına askerleri de alarak köylerini basarlar yerlilerin, çocuklarını alıp manastıra götürürler. Kodamanlardan biri gelir, evde yardımcıya ihtiyaç olduğunu söyleyip çocuklardan birini ikisini götürmeye kalktığında baş rahibe kızar, ne demektir yani, hizmetçi mi yetiştiriyorlar? Vali de bozuk çalıyor, ne demek yani, kiliseye yapılan yardımlar? Söylemlerini yumuşattıkları zaman sorun çözülüyor, çocuklar evlerde kullanılmak üzere götürülüyorlar. Gerçi Bonifacia’ya duyulan öfke de ayrı bir anlam kazanıyor şimdi, bu genç rahibe adayı -mı?- yeni getirilen çocuklardan ikisini saldığı zaman dünyayı başına yıkmadıkları kalıyor resmen, manastırdan kovuluyor, çavuş/Lituma’yla karşılaşmasa işi yaş. Evlenecekler, Lituma hapse girdiği zaman Piura’daki arkadaş tayfasından -“Dikkafalılar” diye çevrilmiş, “Yenilmezler” diye çevrilse cuk oturuyor sanki- Josefino salça olacak kıza, Bonifacia hamile olmasına rağmen kızı Yeşil Ev’in yerine kurulan yeni genelevde çalıştıracak. İlginç bir sahne: Lituma kadını bağırtamıyormuş da Josefino’nun altında çığlıklar atıyormuş Bonifacia, Tanrı karşısında olduğunu söyleyip kabul etmese de öyleymiş, yine de Josefino’ya vermiyor gönlünü kadın, Lituma’yı unutmamış. Sonlarda görüyoruz bunu, başlardaysa Lituma -“çavuş” değil artık, karakterlerin yaşamlarındaki kırılma noktaları isimlerini de belirliyor, bazıları yeni isimlerini benimsemezken bazıları benimsiyor, bazıları eski isimlerini bir nevi övünç kaynağı olarak görüyor, mesela Fushía bir zamanlar “Japon” olarak biliniyormuş, gazetelere öyle çıkmış, gazetelere neden çıktığı da okurun elinden öpsün- mahalleye dönüyor, hikâyeyi arkadaşlarından öğrenince tepesi atıyor, Josefino’yu sopalıyor bir güzel. Başka bir şey anlatıyordum, yerliler kauçuklarıyla birlikte diğer zımbırtılarını da satmaktan vazgeçince kötü oluyorlar, hadlerini bildirmek gerek. Bıçak, silah, incik boncuk, tırt tırt şeyler alıyorlar karşılığında fakat valiyle birlikte kaçakçıların da hayvan gibi paralar kazandıklarını öğrenince ayıyorlar, aracıları aradan çıkarmak istiyorlar. Aralarında husumet de var, çevirmenlik yapan bir yerliyle diğer yerli topluluğu arasındaki düşmanlık yüzünden işler her an cortlayabilir, belli olmaz.

Fushía’yla Aquilino’nun yolculuğundan başlı başına bir roman olurmuş aslında, bu hikâye çizgisi bölgenin ekonomik ilişkilerini göstermeyi başarıyor, ayrıca Fushía’nın yol açtığı trajedi evlere şenlik. Lalita’yla başlarda pek mutluyken yerli kadınlara musallat olur Fushía, Lalita’yı kendinden uzaklaştırır, Aquilino için üzücü manzaralar çünkü dostuyla dostunun eşi arasındaki ilişkinin yıkıcı doğasından en az onlar kadar etkilenir, ayrıca Lalita’nın çocuğunu kendi doğurtacaktır hiçliğin içinde, o çocuğun adı da Aquilino olacak pek tabii. Hikâyenin sonunda görüyoruz, bebek Aquilino büyümüş, annesiyle annesinin son eşini karşılıyor limanda. Fushía, ardından Adrián Nieves, en son asker tayfadan biriyle birlikte oluyor Lalita, başka türlü hayatta kalamayacak. Bonifacia’dan bahsettim, “Yaban” oluyor genelevde çalışmaya başladığı zaman, onun da hikâyesi hüzünlü. Bu iki karakterin ilk kesişimi Bonifacia’nın manastırdan atılmasıyla: o sıra Adrián Nieves’le birlikte nehir kenarında yaşıyor Lalita, kapısına gelen genç kıza bağrını açıyor, abla-kardeş veya anne-kardeş ilişkisi. Ne saçma, çavuşla evlendikten sonra mutlu mesut dönüyorlar Piura’ya da Lituma ne halt ediyor, dangalağın birinin hakaretlerini, zıpçıktılığını ciddiye alıp Rus ruleti oynuyor adamla. Kendi kafasına sıkıyor, çıt, dangalak sıktığı zaman beynini dağıtıyor bir güzel. Polisler Lituma’yı paketliyorlar, yallah kodese, Bonifacia da Yaban oluveriyor işte. İki kadının istemedikleri hayatı yaşamalarına sebep olan erkekler kendi yaşamlarını da mahvediyorlar, mahvolmayan yaşam var mı diye düşünüyorum romanda, sanırım yok. Soygunlar, kaçakçılık, doktorla rahip dışında herkesin bir vukuatı var. Ne diyeyim, Llosa öyle bir anlatı kurmuş ki okumaya başlamak için her nokta uygun, baştaki bölümle birlikte kurulan bir çizgisellik olmadığı için. Fushía’nın çürüyerek ölmeye gitmesi hüzünlüdür, Nieves’in Bonifacia’ya veda ettiği bölüm hüzünlüdür, o karmaşıklığın içinde bir bu kaldı, bir de yerlilerin direnişi. On numara beş yıldız roman demeye lüzum yok ama dedim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!