Zaman zaman böyle kitaplar pörtler. “Hırvatlar niye birbirlerinin kıçlarına karabiber üflerler?” olsun, “Ev sahipleri lav altında kalma riskini neden alırlar?” olsun, süper soruların süper cevapları sıralanır, merhaba kitap. The Economist‘in Genel Yayın Yönetmeni Tom Standage hazırlamış, tam küfretmelik bölümler var, mesela “gelişmemiş” ülkelerdeki obezite sorunundan bahsedilen yazıda bol kalorili, sağlıksız, görece ucuza satılan besinlere can havliyle sarılan insanların durumuna değiniliyor şöyle bir, bizde COVID zamanı marketler kapanmadan önce Luppo alan adamla dalga geçilmişti, davarlığımız dillere destandır. Neyse, Standage yüce gönüllü biri, durumun yarattığı tehlikeden bahsederek uyarmak istiyor insanları: “Çocukluk çağında obezite, kişinin ileriki yaşamında her türlü hastalık riskini artırır — özellikle de şimdilerde AIDS, tüberküloz ve sıtmanın toplamından daha fazla can alan diyabet riskini. Yetersiz kilodaki çocukların hâlâ sık rastlandığı ülkelerin hükümetleri, ailelere bir beslenme probleminin yerine bir başkasını koymakla kalmayacak yiyecekler bulmaları için yardımcı olsa akıllıca davranmış olur.” (s. 104) Vay canım benim ya, kalbini sevdiğimin adamı, seslendiği ülkelerde bir hükümet olduğunu varsaydığı yetmiyormuş gibi obeziteye karşı önlem alacak halkçı yöneticileri doğru yola çekmeye çalışıyor. Göz yaşartıcı. Bu sığır, Madagaskar’da IMF’nin dayattığı sağlık politikaları yüzünden binlerce insanın öldüğünü bilmiyor büyük ihtimal, vebanın, tüberkülozun dünyada hâlâ cirit attığını şaşkınlıkla anlatıyor bir de. Gerçekten ya, kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, bu ne geriliktir? Altı Bardakta Dünya Tarihi‘nin yazarıymış adam, şaşırtıcı, gerçi dünyaya başka türlü bakmıyordu o metninde de. Şimdi ilginç noktalara değindiği var ama tetiklendim bir kez, adamın yamuklarına odaklanacağım. Genelleyebiliriz şöyle: belli bir olguyu izole eder Standage, sonuçların vahametinden bahseder, nedenlere zerre dokunmaz. Yani, aklım almıyor, Güney Sudan’da genç erkeklerin isyancılara katılıp onca insanı katletmelerinin sebebi gerçekten çokeşliliğe bağlanabilir mi ya? “Çokeşli ulusların komşularını istila etme ihtimalleri daha yüksektir. Haiti ve Endonezya’nın çokeşliliğin uygulandığı bölgeleri, en çalkantılı bölgeleridir; içsavaşta ciddi darbe alan Güney Sudan’daysa evliliklerin belki de yüzde 40’ında birden fazla eş mevcuttur. London School of Economics’te yapılan bir araştırma, içsavaşlar ve çokeşlilik arasında kuvvetli bir bağ buldu. Nasıl oluyor peki?” (s. 19) Yani şu Batı akademyasının neoliberal paradigması, ölür müsün öldürür müsün, Yale’dan profesör bilmem kim falan, bulmuşlar ki evlenmeye gücü yetmeyen, başlığı ödeyemeyen erkekler “siyasi amaçlarla organize grup şiddetine dahil olma” riskini taşıyorlarmış, yani başlık için yakıp yıktıkları yetmiyor, bir de ülkeyi parçalamaya filan çalışıyorlar sırf para toplayacaklar, para topladıktan sonra suyundan da koyacaklar diye. Ya çok affedersiniz, dayı bir siktirin gidin ya, sosyal biliminize bir size iki ya. “Darwin haklıydı, güçlü olan hayatta kalıyor,” nasıl dememişler, hayret. Küresel silah ticaretinin patlamasıyla ilgili bir yazıdan: “2000’li yılların aksine, bu on yılın anlaşmazlıkları içine çekilmiş birçok ülke askerî güçten yoksun ve bunu inşa edebilecek yerli bir sanayi kapasitesine sahip değil. Amerika dünyanın polisliğine soyunmaya daha az hevesli olduğundan, kendi donanımlarını edinme ihtiyacını daha çok hissediyorlar.” (s. 33) Ya şu Amerika da neden bırakıyor ki polisliği, bak, şerefsizler ülkeleri anlaşmazlık içine çekiyorlar da savaşlar çıkıyor, millet kendini savunmak istiyor, iş mi yani Amerika’nın yaptığı. Devam etse polisliğe uçacak bu ülkeler, silah ticareti için harcanan paralar eğitime falan gidecek. Uluslararası anlaşmalar da işe yaramıyor gibi görünüyor, “sorumsuz kullanıcılara” satılıp satılmadığı nasıl anlaşılacak o silahların? Sorumlular alsın kardeşim sadece, hakkaniyet uğruna bombalayın komşunuzu. Ha, bu anlaşmaya Çin ve Rusya’yla birlikte ABD’de imza atmamış o zamanlar, sorumluların bulunabileceğine dair umudun sonu yok demek ki. Vampirlik var, gençlerin kanındaki bir zımbırtı sağlıklı yaşam süresini gerçekten uzatıyormuş yaşlılara verilince, seri üretime geçilirse yaşlı insanlar daha uzun yıllar dinç ve sağlıklı olabilirlermiş. Gerçekten de tam istediğimiz şey, pahalılığı yüzünden sadece kodamanların alabileceği, tepedekilerin ömrünü 200 yıla çıkaracak enfes iksir. Bir sonraki yazının konusu manidar, insanların ölmeden önce ne istediklerini dünyanın farklı noktalarından elde ettikleri veriyle istatistiğe dökmüşler, önemli sayıda insan “maddi anlamda aileye yük olmamak” cevabını vermiş. Küresel ısınmayla ilgili yazı, Kuzey Kutbu’nun 2040’a kadar dımdızlak kalabilme tehlikesi varmış, elbette en çok merak ettiğimiz nakliye işlerine değiniyor başta Standage: “Teoride, denizyollarının açılmasından nakliyat firmaları yararlanabilir gibi duruyor. Kuzey Avrupa’dan Kuzeydoğu Asya’ya kutup suları üzerinden yelken açmak, Süveyş Kanalı üzerinden gitmekle karşılaştırıldığında, yolu beşte iki oranında kısaltabiliyor. Ancak Kuzey Kutbu’na dair vaatler boşa çıktı ve nakliyede beklenen yükseliş de yaşanmadı. 2012’de kuzey yolu üzerinden yalnızca bir milyon ton mal taşındı, ki bu da bugüne kadar kimsenin tekrar ulaşmadığı, düşük bir faaliyet seviyesiydi. Bu, Kuzey Buz Denizi yaz aylarında bile fırtınalı olduğu için malların teslimat süresi hakkında kesin bir şey söylemenin imkânsız oluşundan kaynaklanıyor.” (s. 158) Lanet olsun ya, o malların taşınmasını istiyorum, hem de onda sekizlik bir kısalma payıyla. Bu arada inekler geğiriyor, metan salıyorlarmış atmosfere. Eh, inek onlar, ağızlarına tablet koyamayız ya. Sayfaları çevirdikçe daha da sinirleniyorum, bu hastalıklarla ilgili bölümlerden birinde 1950’lerden beri hiç salgın görülmemiş bölgelerde ölenler var, Madagaskar’da veba. Polisin vücut kamerası takmaya başlaması, eh, artıları eksileri var, bir kere ACAB, bu konuda anlaşalım, ikincisi de ilkiyle ilgili: kafalarına göre sıkamıyorlar sağa sola, kafa patlatamıyorlar, bu açıdan iyi. Saldırgan kameraya alındığının farkında olduğu için saldırmayabiliyor, bu da iyi. “PoliceActivity” diye bir kanal var YouTube’da, şöyle bir videoyu bırakayım buraya, kanaldaki videoların tamamı tek taraflı bakış da ölümle burun buruna gelme deneyimleri, zor işler. Dünyayı kameratize etmek, canavar gibi külliyat var konuyla ilgili de yazının sonunda biraz daha açılsaymış keşke avantajların dezavantajlara üstünlüğü.
Aşırı tırışkadan yazılar da var, gerçi bize hitap etmediği için olabilir. Sonuçta futboldaki transfer sürecini biliriz, ABD’liler bilmiyor muhtemelen. Şirketlerin okyanus tabanına kablo döşemelerinin sebebi, eh, kendi döşeyebilen döşüyor işte, döşeme şirketlerine bağlı kalmak zorunda değiller. Pirinç tüketimi azalmış Doğu’da, azalır, gıdaya ulaşım kolaylaştıkça normal. Bira tüketimi azalıyormuş, azalır, bira berbat bir içkidir çünkü. Bu değil asıl sebep tabii, cin, viski falan daha ulaşılabilir oldukça biradan geçiyor insanlar, düşük gelirliler tercih ediyorlarmış daha çok. Çinlilerin süt tüketiminin acayip boyutlarda artmasına dair bir şey okumuştum, adamlar bir de o yandan açılmışlar, süt tüketmek istiyorlarmış artık, durumun sera gazı salınımını fişekleyeceğinden korkuyorlardı araştırmacılar. Bir filmi dijital olarak düzenlemek ne demektir, öyle çok da gizemli bir şey değildir, kare kare çalışırlar, yapay zekâ yardımıyla da netleştirirler görüntüyü, ses tekrar montajlanır, kalitesi iyileştirilir. Budur yani. Hidrolik kırmanın doğum oranlarını zortlatması, yani ekonomik durum düzeldikçe insanlar daha kolay evlenip daha kolay çocuk yapıyorlar, büyük bir gizem falan yok arkasında. O yüzden yok aile yılı, yok milletimiz güçten düşüyor falan, tatava.
Denk gelen okusun, para verip almaya gerek yok açıkçası. Verileceklerin arasına koydum.











Ben de okudum bunu. Hiç merak etmediğim sorulara hiç merak etmediğim cevaplar vardı. Sosyal medyada paylaşılanları kaydırmak gibi bu kitabı okumak. Hızlı hızlı anlık bilgiler. (Pardon bilgi demişim.)