Taze Cumhuriyet’in çiçeği kıçında demokratları, sokaktaki polisler, evdeki işçiler, memleketimden insan manzaraları. Taner’in ilk öyküleri bunlar, klasik hikâyecilik. Esendal havası baskın, Taner henüz kendi sesini bulamamış. Ama bulacak, ilginç çıkışları var. “Sahib-i Seyf-ü Kalem”e bakalım, Miralay Bey’le tanışalım. Gerçekten Esendal’ın kişilerinden biridir, öykünün altında Esendal’ın imzası olsa kimse garipsemez. Kişimiz mühendisliği, avukatlığı falan adam işi saymaz, ona göre erkek dediğin asker olacaktır, dolayısıyla anlatıcımız taze Almanca muallimliğinden ötürü papara yer ama hayatından da memnundur. O kadar memnundur ki Miralay’ın sıkıntısına derman olmak isteyecektir, hani tekaüt maaşıyla zar zor geçinen yaşlı adama üç beş de oradan bir şey gelirse. Gelmez de, işte. Hafıza müthiş Miralay’da, Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın hazır bulunduğu bir imtihanda hocalarını ve heyeti mümeyyizini fena habtetmiş, İTC’nin mensuplarıyla çatışmış, hele Edirne mevkii müstahkem kumandanlığındaki vazifesinden bila sebep azlini isteyen Enver Paşa’nın karşısına geçip suratına sıçayazmış. Balkan Harbi sırasında alnından yaralanıp düşmüş, ölü diye bırakmışlar, Bulgarlara esir düşünce Hasan Çavuş gelip kurtarmış. Ne hikâyeler ama, şu kara kuru adamın başından geçmiş olamaz. Olabilir. Yalnız bir adam Miralay, kızı maaş zamanı gelip üç beş tırtıklıyor, yalnızlıktan delirdi delirecek adam, artık ölmek zamanının geldiğini söylediğinde anlatıcıyla eşi Neclâ fiştekliyorlar, Von der Golç Paşa’nın yediği nanelerden bilmem ne alan çevirme manevrasına bir dünya hikâye yine. Yazsa ya, belki yaşama tutunur. Gerisi öngörülemeyenin ortalığı darmaduman edişi, son noktaya kadar götürecek işi. Takıntılı, yaşlı adam mizahı, matrak. “Yağlı Kapı” işçi öyküsüdür, aslında tam bir insan öyküsüdür zira rahat gören insanın kıyak işten çok daha önemli gereksinimleri olduğunu gösterir. İkna edicidir üstelik, Rıza’nın daha yaşı kaç, taş kırma işinden imanı gevremediği ve sömürüldüğünü fark edecek bilinci henüz gelişmediği -belki hiç gelişmeyecek- için arkadaşlarının yanına dönmek istemesine inanılır. Taş kırıcılarının, inşaat amelelerinin yaşamını görürüz önce, zordur, Rıza paydostan sonra kibar mahallelerde dolanırken at binen zengin bir kadını kazadan kurtarır şansa, sonra kadının köşkünde uşak olarak işe başlar hemen. Hesabı yapar, canı çıkasıya çalışmanın ederi 20 papel, rahat işten 30 alacak, koşarak gelir köşke de etrafında iki laf edecek tek kişi bulamaz. Sıkıntı basmaya başlar nihayet, Rıza arkadaşlarını ziyaret ettiğinde işinden bahseder, arkadaşlarının gözleri kıskançlıkla parlar, çocuğa piyango vurmuştur resmen. Vurmamıştır, rıza kurtardığı kadının yakınlığını da bir tür taciz olarak görmeye başlayınca bir sabah basıp gider arkadaşlarını bulmaya, çalıştıkları yere son gittiğinde işin bitmiş olduğunu görmüş, arkadaşlarının kendisini terk ettiğini düşünmüştür. Yaşam alanının korunması daha zor şartlarda da olsa yaşamaya ağır basmıştır, Taner’den sağlam bir çıkarım.
“Dairede Islahat”la birlikte memur öykülerine geliyoruz, devletin hantallığının nedenlerine dair iyi bir öykü yine. 1947’de yazmış Taner, her şey aynı bugün de. Genç vekillerden biri randımanından bir türlü memnun kalmadığı X müessesesinin başına sınıf arkadaşı Bahadır Erdem’i getiriyor, maksat Vekâlet’e bağlı bütün işlerin de aksamasına neden olan bu birimi toparlamak. Astığını asacak, kestiğini kesecek Erdem, işbaşına gelir gelmez topluyor kadroyu, ciddiyettir, gayrettir, sürattir, bir dünya laf ediyor, memurlar ayvayı yediklerini anlıyorlar. Yaprak dökümü sonra, “havyarcı” olanlar hemen dehleniyor, mesela Şükran pek iyi şarkı söylüyor ama eli yavaş, stenodan yallah. Hulûsi Bey elli yaşında, yavaş, usulsüzlük yapmış küçükten, soruşturmayla yallah. Gidenler gidiyor, az kişi kalıyor geride, gönderilmemek için işlerini gerçekten yapmaya başlıyorlar, düzen oturuyor. Tabii dehlenenler arkasından sıkıyorlar Erdem’in, şöyle yollayacaklar, böyle edecekler, Erdem işine gücüne bakıyor. Vekil arkadaşı istifasını verinceye dek. Birimin eski haline dönmesi rekor hızla gerçekleşiyor, yeni gelen müdür çok iyi bir insan, babacan, elbet işlerde gecikme olacağını söylüyor, insanlık hali, herkes rahat olmalı. Değil mi ya? Memuriyette şöyle bir mantık vardır: “İş bildiğini gösterme, bildiğin işi tez bitirme.” Bu yüzden merkezî sistemden gelen yazıların önemli bir kısmında “ACELE”, “SÜRELİDİR” gibi ibareler yer alır. Hani geri kalanında tembellik yapma izni kendiliğinden gelir sanki, o yazılardaki işleri yapmak emir değildir de, bu sürelileri falan zamanında halletmek lazımdır mutlaka. Bilmiyorum, bürokrasiden mizah çıkaranlar az bile çıkarmışlar. Yani bir yazılar geliyor, akıl almaz, ne konumlardaki ne şaşaalı insanlar Türkçe bilmiyorlar resmen. “Heykel”i de alalım, para babalarının kendi heykellerini diktirmek istediklerinde devletin hangi kurumlarıyla ne tür münasebetler kuracaklarını görelim. O kadar da yüksek bir şahsiyet değilmiş anlatıcı, o sevdadan vazgeçerse iyiymiş, ulan devlete bir dünya para kazandıran müstesna bir tüccarın heykeli dikilmeyecek de kimin dikilecek! Şişli’deki apartmanın bahçesi, tamam, heykeltıraşı da buluyor anlatıcı, törenle açıyor heykeli de belediyeden gelen iki memur bozuyor işi. Belediye meclisi ardından, hani rüşvetle müşvetle halledilecek iş de değil zira delinin teki dikti diye diğerleri de dikmeye kalkarlarsa her yer heykelle dolacak. Olmuyor, çaresi basit: kafasını kırarlar heykelin, mühim bir devlet adamınınkini oturturlar, satarlar Anadolu’daki belediyelere. Kafalı insanların hali başka. “Beatris Mavyan”da hazır yiyicilerden ikrah eden Ermeni bir ailenin çektikleri var, ailenin kızına musallat olan adamımız yolunu buluyor da taş kırıcı gibi basıp gitmeden önce dünyalığını toplamaya çalışıyor. Dertler aynı, insanlar aynı, yan mahallede buradakinden farklı bir şey olmuyor. “Yaşasın Demokrasi”de ne oluyor, Demokratlar mikrofonla bangır bangır bağırıyorlar, dağ taş inliyor, nahiye müdüründen parti başkanına kimse müdahale edemiyor çünkü hukuken ters bir durum yok, jandarma gelse dokunamaz, seçim çalışması işte. Devletin bir kanadı sesi kısmaya çalışıyor, başaramayınca Âşık Mehmet’i getiriyorlar. Bu adam iyi çalıp söylüyor, Halkçıların sesini duyuruyor, Demokratların etrafındaki kalabalık onun etrafında toplanıyor. O köy “kurtarıldı”, tamam da beş altı köy daha var kurtarılacak, ne ki Demokratların has adamlarından biri Âşık’ı karga tulumba getirtiyor önüne, para verip diğer köylere gitmemesini istiyor. Sağlam para, Halkçılardan da aldı zaten, diğer köyler kaybedilince gücünün farkına varan Âşık bir sonraki seçimlerde iki tarafı birden yolmaya karar veriyor. Seçim işinde iyi para var, malzeme çok, üçüncü bir parti de çıkmış zaten piyasaya, köşe olacak Âşık.
“İşgüzar Bir Polis”le bitiriyorum, Mülkiye Müfettişi Bay Asım Kutay’ın bir iki görüşü ilginç. Gençten biri kendisi, eşi daha da genç, yeni taşındıkları ev bir gün soyulunca hemen yazışmalar çizişmeler, mahalleye polis memuru getirtiyorlar, kulübesi mahallenin zenginlerinden. Adamın işi güzel, polis arkadaşları imreniyorlar, keyif çatıyor Necmi Uyanık da bir gün Kutay’ın eşinin zıpçıktılardan biriyle muç muç takıldığını görünce dert oluyor içine, Kutay’a borçlu hissettiği için gidip adama söylüyor gördüklerini. Kutay hassas adam, eşini alıyor karşısına, titrek sesiyle sorgulamaya başlıyor. Hayır, sevgilisi değil, o gördükleri kardeşi. Kutay’dan inciler: “‘Beni aptal mı zannediyorsun? İnsan kardeşi ile sokak ortasında şapur şupur öpüşür mü? Yoksa siz kızılbaş oldunuz da benim haberim mi yok… Söyle hanım, kimdi o âşığın olacak it oğlu it?’” Oydu buydu derken kötü olan yine Uyanık olur, şutlanır oradan, Kutay’la eşi mutlu mesut yaşamaya devam ederler.
Sıkı bir ilk kitap. Onca yıl önce hangi yazarlar okuyup da heyecanlandı, merak ettim.











Cevap yaz