Hernán Ronsino – Ateş

Hélène doğduğu kentte ağaç olmadığı için, kuşların bakışına öykünüp gördüğü, tepeden hiçbir yeşillik seçemediği için her günün aynı saatinde gittiği ağaçlığın -orman değil, park, ama, değil- fotoğraflarını çekmeye başlar. Kökleşen dallar, rüzgârla eğilen dallar, hiçbir zaman boş bir uzam yok, Federico’ya kendi fotoğraflarını çekmesi için ilham. Her bölümde bir ağaçlık fotoğrafı göreceğiz, metne yerleştirilmiştir. Elbet karmaşık kurgunun niteliğini söyletmek böyle metinlerin şanındandır, Kuş’la Peder’in konuşmalarında mekân hafızası, toplumsal hafıza, bireysel hafıza tokuşur, çakışır, neyin nasıl hatırlandığından çok hikâyenin nasıl anlatıldığı öne çıkar ki Federico “hikâye”nin “y”sinin durguya yol açtığını söyler, cümleyi duraksatmaktadır, hafızayı işlemenin yollarından biri on iki yıldan sonra anlatıcıyı yavaşlatacak, onca zamandan sonra döndüğü kasabasında ölülerle birlikte geçireceği üç günü dolduracaktır. Telefonla sürekli aradığı Hélène orada değildir, Hélène en sonunda telefonu açıp “bunu daha fazla sürdüremeyeceğini” söyleyecektir de kime söylediği belli değildir, belki Fransa’dan STK’lerin aracılığıyla Buenos Aires’e gelmesine yol açan beyhude kaçış için, belki bulamadığı hikâyeler için isyan. Federico’yla geçirdikleri günler de hafızaya kazılıdır, senaryo yazarıyla gazeteci, televizyon programcısı, dizi senaryolarıyla adını duyurmuş adam, röportajlarıyla adını duyuramamış kadın, nasıl bir ikili olduklarını durmadan sevişmelerinden çıkaramıyoruz, sadece ayrı düştüklerini biliyoruz. İsyancıların devlete karşı koymalarından, sokakları dolduran şiddetten, birlikte geçirdikleri zamanın önemli bir kısmında kıyamet koparken onlar kapandıkları mekândan çıkmazlar, bir tek Hélène dışarı süzülür bir ara, maskeli eylemcilerin arasında fotoğraf çeker. Metinde yoktur bu fotoğraflar, hikâyenin sonunda Kuş’un defterinin arasından çıkan fotoğraf da yoktur, sadece ağaçlar. Miras bırakmıştır Kuş: defter ve büyükbaş hayvan, gölgenin türeyişi ve kasabanın hikâyesi. Bilmediği parçaları keşfetmek için döner Federico. Kasabaya bir yabancı gelir ve hikâye başlar. Yabancıdır, insanlar aynıdır ama zamanla birlikte oldukları kişiden biraz sapmışlardır. Kasaba da sapmıştır. Federico zaten sapmıştır, bir kaybı bulmaya gelir. Sabitleri vardır, izlek, belli başlı hikâyelere döner, bölümden bölüme açar bazısını, aynı sözcüklerle tekrarlar, mesela televizyonda izlediği o belgeselde, 1990’lı yıllar mı, Hırvat mı belgeseldeki yaşlı adam, yine bir mekâna dönüş vardır uzun zamandan sonra, adam döndüğü yeri tanıyamamaktadır çünkü savaşın lekesi hem mekâna hem hafızaya yayılmıştır, mekânın ve adamın hafızasına, dolayısıyla adam kentin üzerine geçirdiği derisinin değiştiğini fark eder. Kimse eve dönemez. Sözcüklerle mi arar, bulamaz evini kimse. “Yazmak daima olayları çarpıtmaktır, diyor Peder ısrarla, Fanta’sından bir yudum daha alıp. Kieffer burnunu kırıştırıyor. Ben aynı fikirde olmadığımı söylüyorum. Çünkü yazmak olayları çarpıtıyorsa, kelimelerin sadık bir şekilde kopyalaması gereken özgün bir şey olduğunu varsayıyorsun demektir. Oysa böyle bir şey yok, olması imkânsız, diyorum. Peder düşünceye dalıyor. Sonra tartışmayı noktalıyor. Olabileceğini söylüyor.” (s. 183) Şiir yazmaktan bu yüzden mi vazgeçti acaba Federico, çocukluğunun olayları keskindir, berraklıkla görünür, birbirine bağlanır ama şiirlerinin pastoralliği çoktan yitmiş bir duygulanımı sıkı sıkıya tutmakta başarısız olunca, belki sözcükle yaşamı iliştirebilen tek eylem devinim. Yüzme yarışmaları neden çünkü, çocukluk arkadaşlarıyla birlikte gittikleri havuz, arkadaşlığın biçiminin ortaya çıkardığı üstünlük kaygısı, üstün gelmenin bir dostluğu zedelemesi, bunlar duygulanımı zaten taşıyor. Şiiri yitirmek istemediğini söylüyor bir yerde Federico, hikâyelerin şiiri taşıması gerektiğinden bahsediyor, kendi kararlarıyla kendi eylemlerini desteklediği noktalarda bu bütünlüğün sağlandığını görebiliyoruz. Başkalarının hayatlarında da benzer bir durum var, en azından anlatıcılığını genişlettiğinde, şahit olmadığı olayları anlattığında Federico, üslubu -mekânın üslubu mu diye düşünüyorum bir yandan, Buenos Aires’te başka türlü anlatabilirdi ki Zambra’nın da Ecinniler‘deki röportajında değindiği bir meseledir, sırf Güney Amerika’da konuşulan İspanyolcanın coğrafyaya göre farklılaşması değildir mevzu, Arjantin’in farklı yerlerinde farklı İspanyolcalar yaşar, bunlar yan yana geldiğinde bir bedenin algılanandan azıcık ötede var olduğunu çağrıştıran bir tuhaflık yaratır, öznenin kesinliği ortadan kalkar- değiştirmeden sürdürdüğü bölümlerde yüz elli yıl önceki devrim de, Kuş’un gençliğindeki bisiklet vakası da, Carlos Ortiz’in katli de, Topal’ın yaşamı da anlatı zamanıyla anlatılan zamanın birleştiği noktada yaşanmıştır, zamanları aşan bir gözlemci rolüne bürünür Federico, canlılığı eylemde bulmuştur. Hikâyelerin yarattığı eylemde. Eylemlerin yarattığı hikâyelerde. Yapılar iç içe geçmiştir, metin bu sebeple “zordur”, yani vasat okurun gözünü korkutacak kadar dağınık görünür. Bilincin işleyiş biçimine aşina olanlar için Federico’nun anlatımı yaşamın tanıdık bir temsilidir, hafızanın rutin işleyişi. Oradan buradan parçalar, yanlış bağdaştırmalar, inkârlar ve teslimler, paramparça aşklar köpekler.

Paramparça aşklar köpekler: “Souza köşesi” yaşamaya devam ediyor, Federico’nun dedesinin kasaplık yaptığı dükkân, hemen yanındaki evleri ailenin adını vermiştir mahale, dede yıllardır sürdürdüğü işini kabuslar yüzünden bırakmak zorunda kaldığı zaman bile kasaplıkla anılırlar. Nedir, nehir kıyısında yaşayan bir ailenin bebeğini kesip biçmektedir dede, etlerini kemiklerinden ayırmaktadır, dehşete düşer ve eline bir daha bıçak alamaz, o evin etrafında sık sık dolanmaya başlayıp bakar bebek yaşıyor mu diye. Kendini odasına kapatacaktır sonraları, ölümüne kadar küçülecektir, bir nokta olarak sonlanacaktır yaşamı. Peder, kasabın oğlu, şiir okumayı sevdiği için Kuş’la dost olabilmiştir biraz, gerçi Federico’nun annesiyle Kuş’un sevgili olduğu kulağına gelmiştir Federico’nun, Peder ikisini de o kadar çok sever ki, bundan sonrası dedikodu ama buraya kadar da dedikodu tabii, ses çıkarmaz, kasabayı bir arada tutan bağların en önemli düğümünü çözmeye çalışmaz. Rilke okuyor Peder, Kuş kapıdan duyup hemen geliyor, dede anlamıyor oğlunun bu adamla nasıl arkadaş olduğunu, Peder anlıyor. Federico bir tiyatro oyununda oynayacak, Topal yönetiyor, okuldaki öğretmen, şair rolünü nasıl oynayacağını bilmeyen Federico’ya taktik veriyor Kuş: şair gibi hüzünlenmeli, şair gibi konuşmalı, şair gibi durulmalı. İyi taktikler, uygulayınca oyundan atılıyor Federico, çok dramatikmiş. Eh, o civarda çekilen, isyanlar sırasında kopyası yanan efsane filmde Carlos Ortiz’i, modern Arjantin şiirinin temel taşlarından biri olan şairi canlandıran oyuncu da aynı şekilde oynamamış mı, elli yılda o kadar mı değişmiş şairler, belli değil. Ayrı hikâye o da, Federico’nun hatırladığı, bildiği o kadar çok hikâye var ki bir yerden pörtleyip halihazırdakine ilişmeye çalışıyor hepsi. Ortiz’i anlatmaya başlamak için önce Alberto Ghiraldo’yu anlatmalı ama yer kalmadı, yaklaşık yüz sözcük sonra bitecek bu yazı, dolayısıyla hapse girip akademinin en büyük ödülünü alan romanları yazan halk çocuğu bir kenarda dursun, Ghiraldo’nun ödül töreninde bütün takım elbiselileri, fraklıları gömdüğü konuşma da diğer kenarda dursun, filmin hikâyesine gelelim. Yönetmeni hazır, oyuncusu da var ama 1940’larda ortam müsait değil, savaşlar, isyanlar derken zor şartlarda çekmeyi başarıyor yönetmen, yapımcı, daha da neyse. Gösterim söylenceye dönmüştür artık, kasabalıların bir kısmı bu şerefe nail olduklarını iddia ederler, Peder o filmi gördüğünü, hatta küçük bir kısmında oynadığını söyler, ya da başkası söylüyordu bunu, elinde olsa kanıtlayacak ama film ortada yok, senaryo Topal’da olabilir, olmayabilir zira oyunlaştırmak istiyor Topal, başarıp başarmadığını göreceğiz. Tam olarak neyi göreceğimizi bilmiyorum, nehir roman çünkü, bozbulanık akıyor, taşkın veriyor, uçarı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!