Ian Watt – Romanın Yükselişi

Kelimelerle Dünya Tarihi‘nde de bahsi geçiyor, yeni üretim ve tüketim pratikleri okurun niteliğini ve niceliğini değiştirdikçe edebiyat da kimlik değiştiriyor, ortaya yeni türler çıkıyor, eskiler parlak çıkışlara kadar öteleniyor veya yeni türlerle bütünleşiyor, bir şeyler oluyor. “Defoe, Richardson ve Fielding hiç kuşkusuz dönemin okur kitlesindeki değişikliklerden etkilenmişti, fakat eserlerini daha derinden koşullandıran bir faktör varsa, bu da onlar kadar on sekizinci yüzyıl okurlarını da etkileyen yeni toplumsal ve ahlaki yaşantı iklimiydi.” (s. 7) Kadınlar okumaya daha çok zaman ayırmaya başladılar örneğin, Richardson ve Fielding dönemin aşk anlayışının değişimini bu yüzden irdelediler. İki başlıkta uzunca inceleniyor bu, daha temel meseleleri ele alacağım. Richardson ve Fielding romanslardan koptuklarını, yepyeni bir tür yarattıklarını biliyorlar ama bu türe isim koymuyorlar, “roman” terimi on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru yerleşiyor. Bizde mevzu biraz daha karışık, şu makalede detayları görülebilir. Watt’a göre “gerçekçilik” anlayışının değişimi romanı beslemiştir, yaşam tarzı yeni bir sunuşla, biçemin nitelik değişimiyle yenilenmiştir, “edebiyat eseriyle taklit ettiği gerçeklik arasındaki mütekabiliyet sorunu” yazarların kurmaca dünyalarındaki karakteristik denkliklerle çözülünce romanın yolu açılır. Watt ilk bölümlerde felsefeye başvurarak kavramların çözümlenme biçimlerine odaklanır, felsefi gerçekçilikle roman biçiminin arasındaki ilişkiye dikkat çeker, örneğin Descartes’ın bireyci ve yenilikçi fikirlerini romanın yapısında buluruz ki novel sözcüğü “yeni” anlamına da gelir. Her roman “yeni” olmak, öncelini tekrar etmemek zorundadır ki yerleşik bir biçime bağlı kalmadan insan yaşantısını aktarabilsin. “Örneğin, tragedya veya kaside (ode) ile karşılaştırıldığında romanın çoğunlukla biçimden yoksun görünmesi şu şekilde açıklanabilir: Romanın biçimsel uzlaşımlardan yana fukaralığı, gerçekçi olabilmek için ödediği bir bedeldir.” (s. 14) Adı anılan üç yazarın metinlerindeki olay örgülerini mitolojiden, tarihten vs. ayırarak geçmişin biçimleriyle bağları kopardıkları söylenebilir. Gerçi Fielding Tom Jones‘ta Homeros’tan bol bol alıntı yapar, metnine birçok şiiri sıkıştırır ama yeni biçimin içindeki anıştırmalardır bunlar, eskinin tekrarı olarak görülemez. Klasik eğilimin o dönemde çok güçlü olmasına rağmen bu adamlar kendi bildiklerini okumuşlar, tikellik ve anlatı tekniğini karakter inşasıyla arka planın uyumu kisvesinde birleştirmişler, karakterlerin özgül yapıları ön plana çıkmış ve kıssadan hisseler, didaktik metinler yerini giderek çağın insanının yaşamına bırakmış. Watt karakterlerin isimlerinin değişiminden ele aldığı metinlerdeki olaylara dek geniş bir yelpazede inceliyor konuyu, Robinson Crusoe’ya ayırdığı bölümde kapitalist dünyanın ayak seslerini gümbür gümbür duyarız, karakterin gemi enkazında bırakmaya gönlünün elvermediği paralardan tarla bahçe işlerine dek pek çok nüve mevcuttur o metinde. Neyse, yazarlar karakterlerine seçtikleri isimlerle gelenekten koptular, karakterlerini belli bir tarihe, mekâna oturtarak onları “canlandırdılar” ve zamanın akışını da dünyanın gerçekliğine uygun hale getirdiler, tamamen düzyazıyı benimseyerek felsefenin gerçekçilik mirasını da yöntemsel açıdan devraldılar. Dil “hafifleyince” Defoe ve Richardson dönemin eğitimli yazarlarınca eleştirildiler ki Fielding’le Richardson arasındaki atışmanın sebebi budur ama bu hafifleme okur yelpazesini genişletti tabii, roman halka hitap etme görevini hiç unutmadı. “Dolaysızlık” ve “yakınlık” diyor Watt, metin ile betimlenen nesne arasındaki mesafe ne kadar kısaysa somut tikellik o kadar başarıyla aktarıldı. “Biçimsel gerçekçilik” özellikle Defoe’nun metinlerinde vurgu kazanıyor, Defoe gerçeği olduğu gibi aktardığını söylediği metinlerinde öyle bir biçem ortaya çıkarmıştır ki yakın zamana kadar bazı eserlerinin kurmaca mı yoksa kurgu dışı mı olduğu tartışılmıştır, çözememişler Defoe’nun tam olarak ne yaptığını. Hasılı “roman insan yaşantısının tam ve sahici aktarımı” olarak değerlendiriliyor ve okurunu bu bağlamda tatmin etmesi bekleniyor.

Romanın biçimsel gerçekçiliğinin gelenekten kopuşu İngiltere’de ortaya çıkıyor, bu konuda İngiltere’nin savaş kapitalizmini kusursuz bir biçimde ortaya koyan ilk ülke olmasının payı büyük. Kısaca şu: Sömürüyle artan zenginlik boş zamanı artırmıştır, bunun yanında hizmetlerin gelişmesi ve kolayca ulaşılabilir hale gelmesi okur sayısında çok büyük fark yaratmasa da gazetelerin de ortaya çıkmasıyla insanlar daha çok okumaya başlamıştır, daha da önemlisi yaşam pratikleri değiştikçe yüzler efsanelerden güncelin anlatılarına dönmüştür. Gutenberg’in ardıllarının dini metin bastıkça okur sayısının arttığını Kelimelerle Dünya Tarihi‘nde görebiliyoruz, kıtayı etkisi altına alan din savaşları romanın yükselişine yakın görece hafiflediği, kısacası dinin gündelik yaşamdaki ağırlığı azaldığı zaman gözler kurguya çevrildi, “seküler edebiyat” talebi arttı. Kâğıt tüccarları, matbaacılar, yazarlar, halk, bütün paydaşlar yeni türün temellerini attılar denebilir, son basamak yazarlardı tabii. Şiir yazmak daha zor olduğu için roman arzı arttı, “arkası yarın” romanları Balzac’ın metinleriyle ortaya çıkan tefrika tekniğinin icadına kadar ciltler halinde yazıldı. Şu alıntıyla birlikte daha özel meselelere geçeyim: “Robinson Crusoe, sıradan insanın günlük faaliyetlerinin sürgit bir edebi ilginin merkezine konduğu ilk kurmaca anlatı olması bakımından kesinlikle ilk romandır.” (s. 84) Defoe’ya “gelmiş geçmiş en büyük yalancı” denmesinin sebebi kitaplarının yok satmasıdır tabii, kurgu dışına yanlayan kurmacaları, özellikle Moll Flanders‘i en yüksek toplumsal ve ekonomik seviyeye ulaşmaya çalışan insanlar için rehber niteliğindedir belki de. Moll nam kadın her türlü katakulliyle insanları kandırır, servetine servet katmaya çalışır, aşkla sevgiyi bu yolda feda eder. Diğer romancılarda da vardır bu, aşk lüzumsuz, gereksiz bir gönül eğlencesi olarak değerlendirilir. Yok hükmündedir, âşık olan kadınlara kötü gözle bakılır, yapılması gereken şey zengin bir koca bulup onunla evlenmek, servete kavuşmaktır. Watt’a göre ibre İsa ve Aziz Francesko’dan ekonomik başarıya çevrilmiştir, Robinson Crusoe ve Moll Flanders dönemin erkeğiyle kadınını simgeler. İnsanın serveti (gemisi) batar, sıfırdan başlamaya gücü olanlar daha güçlü bir şekilde zirveye ulaşırlar. Okurun doğrudan özdeşleşebileceği karakterlerdir bunlar. “Defoe’nun romanlarının kurmaca edebiyat tarihinde birer kilometre taşı olmalarının ana nedeni, bu romanların biçimsel gerçekçiliğin bütün unsurlarını bünyesinde barındıran ilk kayda değer anlatılar olmalarıdır.” (s. 119) Defoe “psikolojik analiz”den nasibini almamakla eleştirilse de anakronik bir yorum bu sanki, insan özgür iradesiyle ilk kez dilediğince hareket ediyordu bu metinlerde, çağın toplumuyla çekişmesi ve diğerlerinden bir adım öne çıkması öncelikliydi. Daha sonra bu eylemlerin ardındaki nedenler merak konusu oldu, başka bir bilişsel arayışa ihtiyaç duyulduğu zaman. “Ekonomi poetikadan önce gelir” diye bir not düşmüşüm bir de, ne anlama geldiğini tam olarak çözmek için sayfayı baştan sona taramam lazım ama üşendim şimdi. Bunlarla bir alakası vardır.

“Özel Yaşantı ve Roman” bölümünde yazarların topluma ve karakterlere dair hangi detaylara yer verdikleri yine pek çok bileşenle birlikte ele alınır, özelle genel arasındaki sınırların değişimine örnekler verilir. Şöyle özetlenebilir: antik çağ yazarlarının aklının ucundan geçmeyen şeyler yazılıp çizilmiştir, yaşama dair önemli olanın niteliği değişerek insanın her açıdan merkezde olduğu anlatılar ortaya çıkmıştır. Kır ve kent arasındaki yaşam tarzlarının farkları anlatılarda yer bulmuştur örneğin, Londra’daki büyük değişimleri her yazar farklı yönlerden ele almışsa da mekânın dinamikleriyle birlikte edebiyatınki de değişmiştir.

Fielding’in epik romanla münasebeti, Richardson’ın Pamela‘sındaki kadın algısıyla o dönemin toplumunda kadının yerinin kıyası gibi konular da pek ilginç. Romanın köklerini merak edenler bu metni okusunlar.