Clara Dupont-Monod – Taşların Anlattığı

“Ağabey”, “Kız Kardeş” ve “Sonuncu”, üç bölüm de taşların çocukları “gördükleri” kadarıyla, diğerlerine benzemeyen çocuğun doğumundan sonra annenin yüreğinde kopan fırtınaların “bilinemeyeceğini” söyleyen taşlar hikâyelerde kendileri gibi görünmez kalan, oysa bilinçlerinin en ağır yükleri nasıl taşıdıklarını “bildikleri” çocukları anlatıyorlar. Bilinemezlik, sanki tercihen karanlıkta bırakmak, yoksa yetişkinlerin de bir zamanlar çocuk olduklarını hatırlıyor taşlar. Pek çok şeyin yanında, yüzyıllardır izliyorlar yoksa, elbet kestirebiliyorlardır ama vefa borcu bir açıdan. “Hikâyelerin unutulmuşları hep çocuklardır. Onları küçük koyunlar gibi içeri sokarız, onları koruduğumuzdan daha çok, kendimizden ayrı tutarız. Oysa taşlara oyuncak muamelesi yapanlar sadece çocuklardır, bize isim verirler, rengârenk boyarlar, üzerimizi resimlerle, yazılarla doldururlar, bize ağız, göz, çimenden saç yapıştırırlar, üst üste yığıp ev yaparlar, bizi suda sektirirler, dizip kale yaparlar ya da tren rayı. Yetişkinler bizi kullanır, çocuklar bizi başka bir şeye dönüştürür. Bu yüzden onlara derinden bağlıyızdır. Bu bir minnet meselesi.” (s. 12) Dönüştürme yeteneği aslında, çocukların doğayla bütünlüklerini sıkı sıkı tuttukları nokta, yetişkinlerin çoktan içselleştirip yaşamlarını bilinçli olarak tekrar programladıkları yerde çocuklar her yeniliği o âna yerleştirip coşkunca devam edebiliyorlar yaşamaya, bölümlediklerini raflara kaldırmıyor, duvara asıp izlemiyorlar. “Ebeveynler bir zamanlar yaşadıkları hayata son bir bakış attılar. Bundan sonra yaşamaya hazırlandıkları her şey onlara acı verecekti, arkalarında bıraktıkları yaşam da, öyle ki tasasızlık nostaljisi insanı deliye döndürebilirdi. Yani bir fayın üzerinde duruyorlardı, geçip gitmiş, geride kalmış bir zaman ile korkunç bir geleceğin arasında ve her ikisinin de ıstıraplı ağırlığını olabildiğince hissediyorlardı.” (s. 14)

Dokuz yaşının sonlarında ağabey, küçük kız kardeşinin kollayıcısı, kuzenlerin yanında adaleti sağlayan kahraman figürü. Kör olduğu anlaşılan en küçük kardeşinin, bebeğin kollayıcısı olacak elbet, yakışıklılığı ve akıllılığıyla okulunun efendisi, ailesinin gözdesi olduktan sonra bir paye daha: tasasız zamanların geçip gitmesini sağlayacak kolektif zihin. Annenin, babanın ve kız kardeşinin zihinleri onun bebeğe yaklaşımıyla rahatlayacaktır, eklektik aile hafızasının krizi rahatça atlatıp yeni bir düzene oturması sonuçta. Gerçi kız kardeşi için baskın bir öfkeye yol açacaktır bu durum, bir nevi fedakârlıktır çünkü, abilikten ve gözdelikten. Beyni gerekli verileri iletmeyen bebeğin gözleri, bacakları ve dili olmak onun tercihi, nasıl bir tercih ve nelere yol açtı, bu bölümde abinin hikâyesini göreceğiz. Kız kardeşi de göreceğiz tabii, odakta abisi olsa da bebeğin değiştirdiği dünyayı başta birlikte anlayamıyorlar, anlasalar keder diyecekleri bir duygunun onları bambaşka bir dünyaya fırlattığının farkına varırlarmış taşlara göre. Yapacakları şey her iyi Protestan’ın yapacağı, zorluklarla başa çıkmak, kendinden başkasına güvenmemek, din faslında abiyi fişekleyen bu. “O Noel gecesi bazı değişiklikler meydana geldi. Kardeşlerden büyük olanın istikameti çocuğa döndü. Neden o an, bunu bilmiyoruz. Belki kardeşinin artık ayan beyan görünür engeline daha fazla kayıtsız kalması mümkün olmadı, belki kendisi de büyüdü, onun büyük emellerine hiç de denk düşmeyen bu hakikatle hayal kırıklığına uğradı ve bu çocukta, vefalı ve sadık olduğundan, onu hayal kırıklığına uğratmayacak sakin bir yoldaşın özelliklerini buldu.” (s. 17) Taşların gözünde yalnız ve asil, soyluların dingin otoritesi, etrafındakilerin gözünde de. Fiziksel benzerlik, etken yine. Fakat en önemlisi, taşların bağ kurmasına yol açan sebep: dünyanın kanunlarına, kanunların yol açtığı aksaklıklara isyansız, kedersiz teslimiyet. Suyun akması gibi her şey, bebek öyleyse öyle, kendisi böyleyse böyle, o zaman tamam, bebek doğanın katıksız bir yansımasıysa büyük bir tecrübe aynı zamanda, neden dünyanın olağan akışından ayırmalı? Ses dalgalarını hisseder bebek, giderek çocuk, abisi ona kitap okur, ara sıra kalkıp kontrol eder, varlığını korur. “Sıradışı çocuk için sıradışı bir bilgi diye düşünüyordu ağabeyi. Bu varlık hiçbir şey öğrenmeyecekti ve gerçekte o diğerlerine öğretiyordu.” (s. 25) Sınanır da abi, çocuk dört yaşına geldiğinde insanlar sorarlar, o “maymunu” neden yanında taşır ki? Çörek faslı, abi kardeşinin üzerine samanları çeker, kuzenler hepsini yiyip bitirmeden önce kapmak ister çöreklerden birini, döndüğünde vicdan azabı çeker. Zamanda atlamalar, ileride çocuk sahibi olmasını kendine yasaklatacaktır o kardeş, abi mesleğini “abilik” olarak belirlemiştir bir kere, sorulduğu zaman başka kardeşinin olmadığını söyleyen kız kardeşinin aksine. Hikâye devam ediyor bir yandan, çocuk büyüdükçe sağlık sorunları ortaya çıkıyor, hastanelerde abinin sağlık sistemine duyduğu öfke, acı son yaklaştıkça sevginin artması, haliyle çaresizlik, fiziksel uzaklıktan doğan keder, diğer yanda çocuğun emin ellerde olduğunu bilmenin rahatlığı. Kısmen. Küçücük bir rahatlık. Sekiz yılın sonunda ölüm gelince başka hiçbir şeye bağlanmadan büyümüş durumda abi, bağ kurmanın çok tehlikeli olduğunu düşünüyor, matematiğe merak salıyor ve önemli bir yere geliyor iş hayatında. Yılları aştık hemen, yeğenlerinden biri başını taşlara dayamış dayısına ne yaptığını soruyor. Nefes alıyor abi, taşların anlatacaklarını dinlemek istiyor.

“Kız Kardeş”, abinin hikâyesini öğrendikten sonra çift katman aslında, hele abisiyle bağı koptuktan sonra daha duyarlı bir nefret, hikâyenin boyutlarını artıran. “Doğumundan itibaren ona kin besledi. Tam olarak annesinin onun gözlerinin önünden bir portakal geçirip görmediğine kanaat getirdiği andan beri. Avluya bakan penceresinden meyvenin canlı rengini, annesinin diz çöküşünü görmüş, onun hoş ve neşeli sesini duymuştu, sonrası hiçlik.” (s. 51) Kontrolü yitirme duygusu, kız kardeş bildiği dünyaya abisi kadar kolay veda edemiyor, etmek istemiyor, çocuğun hükümranlığını kabul etmiyor baştan. Çocuğun boş, karanlık gözleri ürkü veriyor, orada hiçbir şey yok, yarı yolda kalmış bir varlık, can sıkıcı bir varoluş, bütün renkleri boğan zift. Ayrıca: “Kırılganlık hoyratlık doğurur, sanki canlı olan yeterince canlı olmayanı cezalandırmak ister gibi.” (s. 54) Taşlar yargılamıyor, serbest dolaylı anlatıcı bilişlerine eklemlendiği karakterlerin hislerinden öteye geçmiyor anlatıda, masumiyetin gaddar olabileceğini keşfettiğini söylüyor kız kardeşin, mesela. Hırçınlaşıyor kız kardeş, abisiyle tartışmaya çalışıyor, tam bir olgunlukla karşılaşınca daha sert bir atak için güç toplamak üzere geri çekiliyor. Çekilişlerin ve atakların tarihi onunki, en sonunda kabullenişin. Ömürlük ilişkilerin seyrini, nitemini belirleyen kilit olaylar, zamanlar bunlar, çocuğun ölümünden sonra doğan “Sonuncu”nun “normal” bir hayat yaşamasının önünde duran koca bir engel. Kız kardeşten ayrılalım önce, “birlikte yapmak” ve “aleyhine bir şey yapmamak” üzerine: “Ben yapmayı bilmiyorum. Ben, kız kardeş, durmadan karşı çıkıyorum. Dövüşüyor, kadere karşı başkaldırımda haykırıyorum, eşitsizlikleri anlamıyorum, kaybeden ben olacağım ama reddetmekte inat ediyorum. Ben tek kişilik bir retçiyim. Buranın kraliçelerinden değilim.” (s. 62)

“Sonuncu”, mutsuzluğu dağıtmak, yaşamı tekrar, eksiksizce kutsayabilmek için. Abi şehirde, kız kardeş Lizbon’da okuyor, yan hikâyelerden birinde gördüğümüz üzere Portekiz’in sunduğu kurtuluşu kabul etmiş. Evet, bebek normal, abisi ve ablası gibi normal normal büyüyecek ama yükün farkında. “Sonuncu yalnız ilerlemiyordu. Bunu biliyordu. Bir ölünün gölgesinde dünyaya gelmişti. Bu gölge yaşamının üzerine düşüyordu. Bununla baş etmek zorundaydı. Bu zoraki ikiliğe isyan etmedi, aksine. Onu hayatına entegre etti. Böyleydi işte, engelli bir çocuk ondan önce doğmuştu, on yaşına kadar yaşamıştı. Mevcut olmayanlar da ailenin birer üyesiydi.” (s. 89) Gölgenin biçimlerinin anlatısı, anneyle babanın, kardeşlerin koşullanmış davranışları, göstermek istemedikleri, içlerinde tutamadıkları.

Taşların dilinden çok hüzünlü bir hikâye, dört dörtlük. Tavsiye ederim.

Ek: “S’adapter“, “uyum”, “alışmak”. İsmi Türkçeleştirirken yiten nüans.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!