Hikâye olağan, karakterler tanıdık. Kıskanmak‘ın seviyesi. Ankara’yla İstanbul’un 1920’lerdeki hali ilginç bir, ayrıca karakterlerin sınıf atlama çabalarıyla bürokrasinin kolaylıkla eğilip bükülebilmesine bakmalı. Örik’in anlatım tekniği malum, zaman çizgisinde C’yi anlatır, C’de A’dan bahseder, sonra genişçe bir B, C’yi B’ye bağlayıp D’den devam ve final. Karakterlerin ortalığı savaş alanına çevirecek iç monologları, varsayımlar üzerinden oluşturulan ikinci kurgu katmanı, örneğin ağzına geleni söylemek için kendini zor tutar karakter, ne düşündüğünü biliriz de karakterin muhatabı bilmez çünkü şamarı patlatır aksi halde, Örik şamarla değil psikolojik çözümlemelerle ilgilendiğinden, bir işin öyle olmayıp da şöyle olması olasılığı üzerinden de yan hikâyecik ara sıra, tamamdır. Neler dönüyor peki, iki aile üzerinden bebek Cumhuriyet’in tasviri, kapağı devlete atarak yırtmaya çalışanlar ve Osmanlı’nın “düşmüş” ailelerinin yükselen yeni burjuvayla birlikte ayağa kalkma arzusu, özetle. Evlilikler, boşanmalar, Yahudi aile üzerinden azınlık manzarası ki bu aile, ayrıca ailenin kızının evlendiği Alman kökenli adam, emekleyen “millî” sermayenin poposuna şaplağı atarak payını almaya, “kârlı” evliliklerle ekonomik alan açmaya çalışır, başarılı da olur. İki aileden birinin başı Jozef Tudella, eşi Rebeka’yla evlenirken sağlam bir drahoma kopararak seyyar satıcılıktan kurtulmuş, Ankara’da beş yıldız bir nalburiye açarak sermaye biriktirmeye başlamıştır, hedef haline gelmemek için apartmanına “İstiklali Millî” adını koymayı akıl edecek kadar kurnazdır da. Âşık olması hesapta yok ama oluyor öyle şeyler, zeki insan âşık olduğunda planlar yapıyor tabii, Örik’in kafa eşeleme bölgesi. On yıllık metresi Maryam için evi dükkânı düzmüştür Jozef, oradan bir arıza çıkmayacağını bilir, Rebeka için daha fazlasını ayarlayacaktır ama iş din değiştirmeye gidince deli kıskançlık doğar tabii, Maryam konusunda için rahat olan Rebeka son konuşmalarında eşinin niyetinin ne kadar ciddi olduğunu anlar, yıkılır, plan yapıp uygulamaya başlar: her gece yaptığı ıhlamurun içine zehir kattıktan sonra Jozef’in ağır ağır, acı içinde ölümünü dinler diğer odadan, yıllardır ayrı uyumaları cinayeti kolaylaştırmıştır. Tuhaftır, Semiha’nın yaşadığı ikinci ölüm olayıdır bu, bir iki yıl önce evlenmek üzere olduğu adam da bir gece zart diye ölünce annesi Güzide işkillenmiş, kızını uyarmıştır da umursamamıştır Semiha, sanki Borgia tayfası mı gelmiştir memlekete, hem adamın eşinin olacaklardan haberi yoktur ki. Semiha şöyle zengininden bir koca ararken, Adnan da izin alarak dönmüştür Roma’daki hariciye işinden, yolda Jozef’le karşılaşmaları aileler arasındaki kıvılcımı ikinci kez çaklatır, ilki şu ölen adamın -bilmem ne bankasında bir şey müdürü, onun yanında başka bir görevi daha var, devlete azıcık yakın olanlar mutlaka bir memuriyet ayarlarlar ki Ankara ekonomik bağların yanında sosyal bağların en kolay kurulduğu yerdir, Örik’in Ankara yazılarında değindiği o çamurlu, geri memleket henüz o kadar kalabalık değildir, sokakta elini sallayan illa bir bürokrata çarpar- hamiyetiyle memur olan Adnan’ın Tudella evindeki odalardan birine şans eseri kiracı olarak girmesi. Önce akrabalarında kalmıştır da etinden sütünden faydalanmak isteyen akrabalar akbaba gibi çökerler tepesine, hediye üstüne hediye isterler, Ankara’da hemen herkes mamasına bakmaktadır sanki. Jozef’in gelini, kızı, herkes sıkıntıdan kafayı yemek üzeredir, Ankara tam bir yokluk yeridir, yasak ilişkilerin piyasası çok yüksektir çünkü herkes birbirini tanır orada, İstanbul’dan gelenler önce rağbet görürler de mekânın darlığı yüzünden pek bir halt edilemez kolay kolay. Adnan rahattır bu açıdan, kadınların ilgisini çeker, hemen bum çiki bum. Ailenin kadınları cinsel açlıktan kafayı yemek üzerelerdir herhalde, Örik’in karakterleri -çoğun kadınlar- illa sorun çıkarırlar, infilak ettirirler sağlıklı ilişkileri. Gelin mesela, eşi ölüm döşeğindeyken gidip hovardanın tekiyle takılmaktan kendini alamaz, eve döndüğünde hasta adamın saatlerdir onu beklediğini fark eder, belki de o yorgunluk ve uykusuzluk yüzünden kık kık gidiverir adam. Rebeka oğlunun yadigârı olan gelinine biraz daha sempati duymaya başlar ama olan bitenin farkındadır, kadının Türklerle sevişmesini istemediğinden göz hapsine alacaktır. Olan olmuştur çoktan, gelin kuzenlerinden birinin İstanbul’a davet ettiğini, onunla evlenmeye karar verdiğini söyler. Yahu ne iştir, merhum eş öleli ne kadar oldu ki, hem sonra Jozef de cortlayınca ne yapacak Rebeka, aklında çatlaklar oluşmayacak mı? Karakterler arasında cinayet işlemeye en uzağı olarak görünüyordu, iki çalkalanmayla dengesi kayboldu. İnsan öyle güvenmemeli kendine, çaat, tepetaklak gidiverir. Örik ne yapar, Semiha’yı hemen hafiyeliğe sokar, kadın zar zor bulduğu, yarım gönül razı geldiği adamın ölüm haberini alınca trene atladığı gibi yallah Ankara’ya. Memur arkadaşından rica eder, ölüm işlemlerini yapan doktorun, bilmem kimlerin bilgilerini öğrenir, sonra onları durumdan haberdar eder. Helal süt emmiş memurlar, doktorlar vardır memlekette, gidip otopsi yaparlar da anlarlar Jozef’in zehirlendiğini, böylece Semiha tek başına cinayetin açığa çıkmasını sağlar. Bravo Semiha, fakat asıl başarı Jozef için terk ettiği bürokratı geri kazanmak olurdu zira böyle zottirik bir final yerine adamla mutlu yarınlara topukladığı bir son ne bombastik olurdu. Zengin değildir de gelecek vadeder adam, Semiha onu birtakım işlere girmesi için ikna edebilecek biridir, randevuevlerinde yeterince deneyimi var. Rejim yeni, ekonomi politikaları da öyle, parsayı toplamak için uğraşan tayfanın yanında en azından bir memurluk bekleyenler, Adnan mesela, Semiha da memur oluyor Ankara’dayken, herkes sırtlan adeta. Jozef’in damadı on numara, adam Alman da duruma göre “Herr” değil de “Mösyö” oluyor, adını değiştiriyor, en sonunda Türk adı alıyor şöyle güzelinden, bir araba firmasının ajanlığını yapmaya başlıyor filan, Örik’in sırf sermaye sınıfının oluşumunu anlatmak için kurduğu zayıf bir yan hikâyecik bu da. Fakat bunlar hep Yahudi, Hıristiyan, sanki ekonomiyi ele geçirmek isteyen dış mihraklar harekete geçmiş de en muteber iş insanlarını bölgeye göndermişler gibi bir hava, yok mu oraya buraya çökmeye çalışan halis muhlis yerli ve millî sermayedar namzetlerimiz? Yok görünüyor, bu arada Adnan’la Semiha bile tamamen yerli değil, iki üç kuşak öncesinden bir Almanlık da onlarda var. Zamanında miralay mıymış neymiş Güzide’nin dedesi, orayla bağlar kopmuş, Saray’la da kopmuş sanki, şaşaalı günlerin hayaleti olsun yaşasa diye uğraşıyorlar. Adnan önüne bakıyor, kadınlarla ilişki kuruyor da onlardan beklediği hiçbir şey yok, elçiliklerde sağlam bir yükselse ona yeter. Roma’ya gidiyor nihayetinde, Jozef’in ailesiyle geçirdiği zamandan sonra bir küsur yıl orada kalıyor, döndüğünde de Jozef’le Semiha’nın tanışması, gerisi yangındır. Ankara da ne berbat yerdir öyle, o çamurundan cürufundan henüz kurtulmamıştır, memurlar için mahrumiyet bölgesidir, Adnan kurtulana kadar neler çekmiştir! Edirne hakkında da malumat var, savaştan sonra hali harapmış ama Cumhuriyet’le birlikte toparlanmaya başlamış, gelin kuzeninin orada dükkân açtığından bahsediyor Rebeka’ya. Küçük bilgi topakları her yerde, memleketin ahvali nedir, Örik dağıtmış araya dereye. Jozef’in ayarladığı düğün için Yahudilerden pek az kimseyi çağırması, ölümüneyse pek çok Yahudi’nin gelmesi, bir dünya ayrıntı. Ankara’nın aşkları pek yaman oluyormuş, onu görüyoruz bu romanda. Erkekler tehlikede, kadınlar neler yapıyorlar öyle yahu, vay sen garip erkekler.












Cevap yaz