Ertuğrul Aladağ – 1908 / Birlikte İlerleyebilseydik

Rumların göçünü yarı kurguyla pek iyi anlatmıştı Aladağ da bu nedir yahu, o kadar kötü ki şu cümleyi yazıp noktayı koymak isterdim. 978 sözcük daha var yazının bitmesine, eleştireyim, ne yapacağım. Bombastik karakterler yaratmış Aladağ, kâğıttan karakterler, her diyaloglarında bildirge sunuyorlar, bunun yanında spekülatif kurgu aşırı kaba, dünyanın ekonomik dinamikleriyle uyumsuz bir Türkiye manzarası, sözde 1908’den sonra iktidar ortakları muhteşem bir uyum göstermişler, emperyalistler ülkeden atıldıktan sonra kardeş kardeş yaşamışlar da memleket canavar gibi kalkınmış. Ege’de ticaret birliğin elinde gibi görünüyor, GSMH hayvan gibi yüksek, tam bir refah toplumu. Nasıl oldu, 1908’de birliğin bozulmaması emperyalistleri nasıl durdurdu, Yunanistan nasıl kurtardı yakasını Batı’dan, konu o değil de Kürtlerle Ermeniler arasında neler oldu veya olmadı, şimdi o devrimi düşününce içten içe kaynayan bir ülke vardı, savaşlar tam gaz, yani padişahı şutladıktan sonra azınlıklar çoğunluklar bütün dünyaya kıçlarını gösterip mi zafer kazandılar, nasıl başardılar, hiçbir şey belli değil, sadece uzak, neredeyse belirsiz bir tarihte kazanılan zafer var karakterlerin dillerinden düşmeyen. Saçma bir hayal dünyası, saçmalığı veri eksikliğinden, o kazanın devrilmesi için yüz iki sebep vardı da puf diye yok olmuş sayacağız. Sermayenin bu muhteşem birliği korumak için seferber olduğuna inanacağız, sonra bölgeyi emperyalistlerden -sözde- kurtaran gücün hiç saldırıya uğramadığını varsayacağız ki altı yıl sonra savaş çıktı, otuz yıl sonra bir savaş daha çıktı bölüşüm için, bunlar da el ele tutuşup tankların önünde durdular, kazandıkları balya balya paradan siper yaptılar bilelim. Daha da var gudiklik, sırayla. “Şehirdeki zenginlik bu tüccarların çalışmalarıyla oluşmuştu. Zenginlik Hıristiyan’ı da, Müslüman’ı da, Musevi’yi de birbirine kaynaştırmıştı. Ekonomik zenginliği olan Muğla’da çokça sanatçı vardı. Çünkü bu şehirde sanatçılara bedava bir yaşam sunulmuştu. Muğla Belediyesi eski evleri sanatçılara en az elli yıllığına kiraya veriyordu. Üniversite öğretim üyeleri de bu grubun içindeydi. Daha iyi araştırmalar yapılsın ve daha iyi insanlar yetiştirilsin diye onlara bedava bir yaşam sunulmuştu.” (s. 6) Can sıkan tekrarlar, arızalar bir yana, Artu’yla Katerina’nın magnifik yaşamlarına baktığımızda tutarsızlıklar açığa çıkıyor. Katerina üniversitede tarih doçenti, Artu mimarlık danışmanı, kafasına esti mi ders veriyor üniversitede, proje üretiyor ama asıl işi yazarlık. “Öyle değil de şöyle olsaydı ne olurdu” konulu romanlarını okuyanlar var, çok değil ama hayran mektuplarının gelmesini sağlayacak kadar çok. Katerina’yla aralarında ilginç bir ilişki var, ikisi de seksi, cinselliği çalışmalarını, yaşamlarını yavaşlatıcı bir olgu olarak görüyorlar. He, arada bödöf bödöf seviştikleri zaman yaşamın seksten ibaret olduğunu söylemekten geri kalmıyorlar, özellikle Darwinci Artu sikler ve memelerle ilgili klişe açıklamalarıyla pırıl pırıl. Neyse, sosyal devlet anlayışı o kadar da gelişmemiş olacak ki çocuk yapmak isteyen Katerina eşinin akademisyenlik yapmasını istiyor, eve para girsin de sırtından geçinmesin artık adam. Hemen sembolizasyon, Katerina çalışkan, deli üreten bir Rus veya Rum, her neyse, Artu saçma sapan milliyetçi fikirleriyle boğuşan bir Türk, kin güdüyor azınlıklara karşı. En önemlisi de sanatçılara iyi bir yaşam sunan belediye Artu’ya zırnık koklatmıyor herhalde, adamın yazarlığını sallamıyorlar veya. Kısacası istatistikleri kafalarına göre okuyan, her şeyin süper gittiğini söyleyen devlet adamlarının zortlamalarına inanan iki şapşik karakter sanki bunlar, hikâye boyunca bahsettikleri altın çağdan, muhteşem yükselişten emare yok gündelik yaşamlarında, hoş. “Biliyorsun, Amerika ve Avrupa 1910’lu yıllarda başaramadıklarını mutlaka bir gün başaracak. Rumların ve Türklerin birlikteliği ve bu zenginlik ve Akdeniz ticaretinin bizlerde olması Avrupa’yı rahatsız ediyor. Avrupa bize yaklaşamıyor bile. Oysa biz neredeyse yirmibeş yıl öncesine kadar onlardan epey gerideydik. Biliyorsun, emperyalistler bu çıkışımıza çıldırıyorlar.” (s. 8) İki mesele var, bu pembe tabloda görüldüğü üzere Türkiye de o emperyalist güçlerden birine dönüşmüş olmalı ki koca coğrafyadaki ticareti bir başına yürütebilsin, hani roman boyunca gömülen Batı’yla memleketin aynı yerde yattığını bir karakter şaralop diye söyleyip geçiyor sadece, neçe çelişki. İkincisi, yirmi beş yılda nasıl yakaladınız o seviyeyi, ülke boka batmışken ne işler becerdiniz de Akdeniz’e sokmaz olduğunuz emperyalistleri, kendiniz emperyaliste dönüştünüz, tuhaf. Toparlayayım, ütopyanın ön kabullerini taşımadığı için -karakterler sürekli tartışıyorlar mevzuyla ilgili, Rumların para kazandırması Türkleri neden rahatsız etsin, azınlıklar olmadan da Türkler aynı başarıyı neden gösteremesin, cevaplarının azıcık araştırmayla bulunabileceği zort sorular için paragraflar boyu açıklama yapıldığını görünce kafama su dökmek istedim, hele bir karakter, “Biliyorsun” diye başladıysa söze, ya rab, kafama sık- ütopik değil, kurgusal gerçekliği somut bir dünya da somut olgulardan hemen hiç bahsedilmeyince arada kalan, üfürülmüş bir dünya.

Tartışmalara, karakterlerin saçmalıklarına bakalım. Artu haso bir adam, dal taşak soyunuyor davetlilerin önünde, ritüeline göre herkes maskesini çıkarıp olduğu gibi takılmalı. Öğrencileri, tanıdıkları da çıkarıyorlar, herkes kabullenmiş bu nüdist eylemi. Eve temizlik işlerine gelen kadınla sevişiyor, öğrencilerden biriyle de sevişiyor, önüne geleni düzmenin doğa kanunu olduğunu söylüyor falan, böyle bir cisim. Katerina bir ölçüde anlıyor ama bir yerde canına tak ediyor artık, millet Artu’nun deli olduğunu söylüyormuş, beş kuruş kazanamadığı için çocuk da yapamıyorlar zaten. Hayattan çıkamama olayı da var, birkaç yıl önce Türkçülerden mi, Rumculardan mı, birilerinden sopa yemiş de korkmuş Artu, evinin bahçesinin dışına adımını atmıyor. Katerina onca yıl boyunca yardımcı olmayı aklından geçirdi mi, psikolog bir şey, telkin, sopa ucunda havuç, ne bileyim, adamın sorununa dair kılını kıpırdatmamış gibi görünüyor. Artu’nun isteğiyle, herhalde, adam son romanını yazabilirse kurtulacak o mahpustan, tekrar yaşadığını hissedecek. Tartışma roman üzerinden ilerliyor, hani sırf Türkler olsaydı Türkiye’nin hali neçe olurdu, bu memlekete illa lazım mı azınlık, belki onlar olmasa her şey daha güzel olacak? Adamın bu milliyet duyarlılığı nereden geliyor o belli değil bir kere, roman bitesiye dikkat ettim, zekâ geriliği veya akli denge yokluğu dışında bir ipucuna rastlamadım. Katerina iyi sabretti buna, gerçi onun da sağlıksız bağlanma problemleri yaşadığı bariz, kendi de ayrılmak istediğini söylüyor sonlara doğru da Artu muhteşem düşüncelerinden bahsedince yumuşuyor hemen. Bir de, yemin ediyorum Sami Baba‘nın prototipi resmen bu Artu, en alakasız yerde neyini çıkarıp üflemeye başlıyor. Seks kötü mü gitti, Katerina evden defolmasını mı istiyor, enfes nameler dinleyebiliriz Artu’dan, hazırdır. Memleketin halini sayıyla görelim bir de: “‘Enflasyonumuz yüzde onikiyi aşmıyor. Sömürülen değil, hatta sömüren bir ülkeyiz bile diyebiliriz. Ülke olarak lüks bir yaşam hastalığı gibi aptalca tutkularımız da yok ki, bizden büyüklerin esiri olalım.’” (s. 39) Benim anladığım şu, devlet bu kerizleri sömürüyor bir güzel, beyinlerini de yakmış tertemiz, olabilecek en dandik düşünceleri bir güzel empoze etmiş, Artu gibi kakalakları düşürmüş ağına, millete ülkenin süper olduğunu, süper çalıştıklarını, daha da süper çalışmaları gerektiğini söyletiyor. Hani diyeceğim ki bugünden ne farkı var acaba, Artu’yu, “Her şey çoheyi,” diyen dayıdan ayıran bir şey?

Çok eğlenceli, çok kötü bir roman, görür görmez uzaklaşın. Belge’ye de yakıştıramadım yani, bu nedir abi.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!