Sırf dönüşün izlenimleri yok bu yazılarda, Berlin’den Stockholm’a şehirlerden manzaralar, İstanbul’un eski ve daha eski hali, sonra yeni haliyle kıyas, burjuvanın dandikliği derken anılar da karışıyor araya, dört dörtlük çorba. Özlü’nün on yıl süren sürgünlüğünün hikâyesini, yazdığı metinleri biliyoruz fakat on yıldan sonra İstanbul’a döndüğünde ne düşündüğünü, unuttum mu ya da okumadım mı, bu kitapta var. Önce iki bölümlü “Dünyanın Bütün Kahvelerinde”ye bakıyorum, İstanbul’dan, Paris’ten, bilmem nerelerden kahveler. Hilmi Ziya Ülken yazmış, Ebüzziya’nın tasvir ettiği Beyoğlu’nda bir sürü kahve var, Jöntürkler oralarda takılmışlar, Namık Kemal’le Ziya Paşa vapura binip Avrupa’ya kaçmadan önce Fransız Sefareti’nin karşısındaki Valori Lokantası’nda buluşmuşlar filan, kahve kültürümüz o kadar eski olmasa da eskidir. Özlü zaten Kabataş’ta yatılı okuyor, evci çıktığında kaldığı yerler Beyoğlu’na çok yakın, biliyor oraları. Yahudilerin klezmeri çalarmış bazı kafelerde, Rusların açtıkları mekânlar malum, Özlü bunların bir kısmına yetişmiş. Meydanda pastaneler, artık hiçbiri yok. “Birçok defalar oraya, Cumhuriyet Pastanesi’ne gittik ve sanıyorum orada, çok küçük yaşta Hilmi Ziya Ülken’le de tanıştım. Pangaltı’da benim içinde yaşamadığım Hay – Layf Pastanesi vardı. Ancak son dönemlerine yetişebilmiştim.” (s. 9) Atlıyoruz Atina’nın Sindagma Alanı’na, benzer atmosfer, özellikle 70’li yıllarda. “Yaşamayı seven, geçirdiği tarihsel trajedilere karşın eşsiz bir yaşam üslubu bulmuş, kadınların da erkekler kadar gündelik yaşamın praxis’i içine katıldığı enfes bir yerdesiniz. Öyle ki, bu güzelim yaşama üslubunun kolay kolay değişmeyeceğini biliyorsunuz. Yüzyıllarla elde edilmiş, yüzyıllara uzayacak. Öte yandan, eskiden İstanbul’da, yaşayan insanlar bu kadınlar, bu erkekler. Pek çoğu. Öyle ki, bu güzelim kahveleri, politikacı eskilerinden, düşünürlerden, en genç kuşaklara kadar pek çok kuşak birlikte dolduruyor. Kadınlar ve erkekler… Kadının gündelik yaşamdan dışlandığı bir toplumdan gelmenin verdiği duygulardan söz etmeyeceğim. Bizim kuşak, kadınlarla, erkekler birarada yaşadı: Kahvede de, meyhanede de.” (s. 11) Baylancılar olarak 1960’a kadar yerlerini bırakmamışlar, o yıldan sonra kalabalığın istilasına uğrayan mekânı üzülerek terk etmişler, özellikle Ferit Edgü’nün ardından Yüksel Arslan’ın Paris’e geçmelerinden sonra. 1961, Paris, Café Select’teler: Kuzgun, Onat Kutlar, Güner Sümer, Ferit Edgü, Fikret Muallâ, İlhan Koman, Artaud’nun yarım kalmış absent şişesi. Yirmi altı yıl sonra insanlar farklı, mekânlar aynı, İstanbul’un aksine. Özlü’nün babası 1920’lerde Sabahattin Ali’yle briç oynuyormuş Divanyolu kahvelerinde, artık o kahveler de yok. Yeni açılan Atatürk Bulvarı’nda -“Sisler Bulvarı”- Günseli Pastahanesi, tramvay kaldırılmamış o sıra. Celâl Sılay ölmemiş, Özlü’nün yaşamında önemli bir yeri var Sılay’ın, X’te paylaştım bir anısını. Degüstasyon, Boem, tiyatrolar, sonra Dizzy Gillespie’nin, Louis Armstrong’un ağırlandığı mekânlar, kimler kimler gelmiş buralara. Arada keyif düsturları, eskiden rakı masalarında öyle kalkıp oynamak yokmuş, Rumların oynadıkları sirtaki başka. İstanbul’da rakıdan sonra göbek atıldığını ilk defa Toma’nın Yeşilköy taraflarında açtığı lüks meyhanede görmüş Özlü, oysa Toma’nın Eminönü Balıkpazarı’ndaki köhne meyhanesinde olmazmış öyle şey. 1965’ten sonra tamamen değişmiş İstanbul’un huyu suyu, Özlü’nün sürgünlüğünün başlamasına on beş yıl kalmışken. Hoş bir bilgi, Celâl Sılay’ın kavga etmediği insan yok denir, beğendiği şair de hemen hiç yoktur ama Divan’ın pastanesine Oktay Rifat girdiğinde ayağa kalkarmış, oysa aynı yaştaymışlar hemen hemen. Güner Sümer, Cemil Meriç o dönem Özlü’nün sıklıkla denk geldiği iki isim. Bitmiyor bu kahve bahsi, alıntıyla ara vereceğim: “Napoli’ye doğru süren yolculukta, Alpler’i aşıp, Roma’da beş gün kadar kaldık. Roma’yı bütün tanıyışım o günlerle sınırlıdır. Kuşkusuz bambaşka bir kentti Roma. Orada, gene Tezer’in bir öyküsünde sözettiği Noıvona Alanı’ndaki kahveleri gördüm. Kasım ayı geldiği halde açıkta oturuluyordu. Sarımtırak taş sokaklarda, devcil yapılar arasından geçerek geziliyordu Roma’da. Her şey köhne ve görkemliydi.” (s. 23) Roma’ya en çok benzeyen şehrin İstanbul olduğunu söylüyor Özlü, iki şehrin de her tarafından tarih fışkırdığı için. Fakat Roma’da yıkım yok, dikim de yok öyle, kültürsüz burjuvazinin mahvettiği İstanbul bu açıdan çok şanssız. Menderes’in bozduklarını anıyor Özlü, sonra Dalan’ın yaptığı iyi ve kötü işleri, bir de Çelik Gülersoy’un ortaya çıkardığı tarihî yapıları. Üsküdar’ın sahilden doldurulması iyiymiş, Ataköy tarafındaki gökdelenler rezaletmiş, böyle şeyler. İstanbul faslı pek uzun, döneceğim de Tuncel Kurtiz’in götürdüğü kahvelerin güzelliği, bir de Aras Ören’in gösterdikleri, Almanya’dan da bahis var. Nürnberg, Mainz, Fulda, Fürth. Lenin’in kısa süre kaldığı apartman külliyesinin birinci katında yaşamış Özlü, Östermalm’ın iç avluları kasvetli, sokakları boş, zengin sakinleri çocuksuz veya az çocukluymuş. Öyle bir hüzün mü var, bir şey var, sıklıkla bomboş sokaklarda yürüme deneyimi ediniyor insan, Berlin’de dolanırken gözlerim insan aramıştı sakin mahallelerde. Araba bile geçmiyordu, akşam saatiydi, hele gece in cin top oynuyordu. Genişlikten belki, elbet gecenin köründe kimse olmayacak ortalıkta da sokaklar canavar gibi geniş olunca İstiklâl performansı bekliyor galiba insan. İsveç’te halk karar veriyormuş yapılara, daha doğrusu son karar halkınmış o zamanlar, mesela Otobüs‘ün çekildiği alan tam bir mimarlık faciasıymış, anlam verememiş Özlü. 1960’lardan itibaren inşaat dönemi başlamış şehirde, bir dünya konut üretilmiş, hızlı ulaşım araçları da yerleştirilince tadından yenmez bir yere dönüşmüş şehir. “Ömer Madra’nın da Cmhuriyet’te çıkan İsveç üzerindeki bir yazı dizisinde belirttiği gibi, dürbünlerle kuşları ya da başka canlıları, bitkileri saatlerce gözleyebiliyorlar. Fransa’da Descartes düşünce biçimlerini belirlemişse genel olarak, burada da doğal bilimcisi Linné belirlemiş birçok şeyi: bitkilerin, hayvanların, insanlarının türlerini tasnif etmiş. Linné’nin çocukları bunlar.” (s. 58) Günler çok uzun, geceler çok uzun bazen, başka yerden gelenin uyum sağlaması zor. Gündüz vakti gece kalkanlarını aktif hale getiriyorlar ki uyuyabilsinler, zor iş. Kadınlar, erkekler rahat, sutyen takmadan havuza giriyormuş kadınlar, üç beş ay sonra “çıplaklık kültürü”ne alışırmış yabancılar. Danimarka’da mıydı, seks filmlerine kadın erkek beraber giriyorlarmış, İstanbul’daki durumu anlatırken söylüyordu Özlü. Burada her yer seks sineması olmuş, “Seks mi lan burası?” sorusunun cevabı bir zamanlar verilebiliyormuş. Bir de o filmlerde oynayıp furya bitince tekrar nitelikli filmlerde oynayanları ikiyüzlü bulduğunu söylüyor Özlü, bir halt etmişler de hiçbir açıklama yapmadan kaliteli filmlerde nasıl oynayabilmişler, merak konusu. İstanbul’a dönüş son bölümde, upuzun, meraklısının elinden öper. Son bir anıyla bitireceğim, domuzsuz kalan çocuk üzdü. Berlin’de bir pazar günü yürüyor Özlü, önünde Milka kamyonu, karamela saçıyor çalışanlar. Kalabalık peşinden gidiyor kamyonun, arada sırada atılan domuzcukları yakalamaya çalışıyorlar. Kumbara mı, öyle bir şey. Çocuğun teki çok istiyor o kumbaralardan, kapmaya niyetleniyor ama kalabalık yüzünden başarısız oluyor. Dertleniyor Özlü, o da kalabalığa karışıyor, yakalayabilirse çocuğa verecek domuzu. Yetişkinler falan atlıyorlar, öyle bir izdiham, ne yazık ki eli boş kalan Özlü çocuğu da kaybediyor gözünün önünden, tesellisi domuzlardan birini kapan kadının çocuğunun evde beklemesi, mutlu olacak. Muhtemelen. “Öyle sanıyorum ki, savaşlar oluyorsa, büyük büyük insanların çocukların oyuncaklarını kapmalarından oluyor. Savaşlar oluyorsa, büyüklerin bozulmuş dünyalarının, yeni yetişen çocukların tertemiz dünyalarını kendi içlerine alarak bozmasından oluyor bu.” (s. 73)












Cevap yaz