Özbilgen’in yazı dizisinden kitap. Büyük iş. Onca mektubu, evrakı derlemek, toparlamak, Berksoy’un yıllar yıllar yıllar sonra anlattıklarını yerleştirmek uygunca, Kemal Sülker’in dediği gibi yazın olayıdır da sadece yıl sonunun değil, o yılın da en önemli yazın olaylarından biri. Yirmi altı yıldır tekrar basılmaması da ilginç, yayınevleri göreve. Daha da evrak var gibi anlaşılıyor, “tıka basa bir bavul dolusu” diyor Özbilgen, ne var ne yok hepsini basmalı aslında, Berksoy’un yaşamı başlı başına serüven. İlk Türk opera sanatçısı, oyuncu, ressam, öykü yazarı Berksoy, Fikret Muallâ’nın arkadaşı, Nâzım Hikmet’in “sevgilisi” demiş Özbilgen de yaşamları bir noktada kaynaşmış gibi görünüyor sadece, sonrası ömürlük dostluk. Muallâ’ya -Paris’teki yokluk yılları, ressam çok zor durumda kalıyor bazen- yazdığı mektuplarda Prag’daki Nâzım’a ulaşması gerektiğini söylüyor Berksoy, Nâzım’ın yardımı kesin dokunur da yazılan mektuplar ulaşmıyormuş oraya, oradan mektup da gelmiyormuş, iki kutup dünyayı böldüğü gibi dostlukları da engelliyor. İşte, ilk Türk operasının başrol oyuncularından, İsmet İnönü’nün, “Semiha’yı dinlemeye geldim,” demesinden anlaşılır sanatının seviyesi, Almanya’daki Wagner festivallerine katılırmış Berksoy hatta Wagner’in torunu Wolfgang teklif götürmüş, Almanya’da kalsa ne süper şeyler yaparlarmış da istememiş Berksoy, memleketine dönüp vatanı milleti için sanat yapmak istediğini söylemiş. Uğraşıp duracak ne yazık ki, aşkına karşılık vermediği kodamanlarla boğuşacak, kadrosunu alamayacak bir türlü, hak ettiği emeklilik derecesi için Danıştay’dan karar çıkmasını bekleyecek filan, memleketinin bürokrasisinden bunalıp kurtulmak için İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya’ya gitmek zorunda kalacak. İlginçtir, Hitler’in has adamlarından, Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop’un önünde söyleyecek aryalarını, Türk Sefareti’ne davetli devlet adamı pek beğenecek Berksoy’u da ülke yangın yeri, sanatın işlevsel olması lazım biraz, cephelerde de söyleyemez mi Berksoy? Söylemiyor, istemiyor çünkü, bu kısım hızla geçilmiş ama Berksoy’un Almanya günlerinden de ayrı bir kitap çıkarmış sanki. X’te paylaştım, Berlin’de yaşıyor o dönem Berksoy, Dresden’e gidiyor etkinlik için, döndüğü zaman bakıyor ki evi yerinde yok, bina bombalanmış! Bavulundaki eşyalarla kalakalıyor kapıda, neyse ki komşulardan iki şahit gösteriyor da yıkılan binada yaşadığını ispatlıyor, devlet 1000 papel veriyor hemen. Konsere gitmese binanın altında kalacak Berksoy, işin tuhaf yanı konsere başka zaman gitse bu kez Dresden yıkılacak tepesine, şehrin nasıl bombalandığını ve insanların açık havada oksijensizlikten nasıl öldüğünü o sıralar Dresden’de esir tutulan Vonnegut anlatıyor işte: Mezbaha No. 5, röportajları ayrıca. Memlekete komünizm gelecekse onu da kendilerinin getireceğini söyleyen Nevzat Tandoğan’a karşı dik durmuş Berksoy, gerçi dik durmadığı kimse yok, namustan filandan bahseden babasına gençliğinde ders gibi bir mektup yazmış. Çankırı’daki ziyaretler mevzu, Berksoy hapishaneye gidip Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir ve Nâzım Hikmet’i görüyor, Hasan Ferit Alnar’ın kıskançlığı yüzünden şikayet edilince polis takibine takılıyor. Tandoğan’ın, “O komünisti, adi, rezil herifi mi seviyorsun?” diye sorması, Berksoy’un başını eğmemesi, müthiş. Tosca olayı var, detaylarına girmeyeceğim, dayısı Ali Fuat Cebesoy’un yardımıyla çeviri işini alıyor Nâzım Hikmet, eser tamam, Berksoy’la Alnar bir gün birlikte gidiyorlar hapishaneye, Alnar bıkmış artık, Nâzım Hikmet’e Berksoy’la evlenip evlenmeyeceğini soruyor. Şair mutluluklar diliyor eğer evlenirlerse, yok, o evlenmeyecek. Berksoy için üzüntü, aşkı karşılıksız -gerçi sonradan Berksoy’un kendisini bıraktığını söylemiş Nâzım Hikmet ki doğru, eğitim almak için Almanya’ya gidiyor Berksoy, aşk maşk iyi hoş ama asıl tutkusunun peşinden gitmeli- de Alnar’ın engellemesiyle hak ettiği yere gelememesi bir türlü, korolara atanması çok can sıkıcı. Tiyatroya da biraz bu engelleri aşmak için bulaşıyor sanki, öyle veya böyle sahnede olmalı. Ruhi Su’yla sahneyi paylaştıkları Fidelio nadirattan, yeteneğine karşı haksızlık yapmak istemeyen bürokratlar ara sıra devreye girmese, ihtimal, Türkiye’de kalmazdı Berksoy. Ercüment Siyavuşgil’le evlenip kızı Zeliha’yı doğurduktan sonra bile çabalamak zorunda kalıyor Berksoy, Avrupa’ya gidip iş bağlantıları kurmaya çalışıyor, kızının karnını doyurabilmek için kara kara düşündüğü zamanlardan geçiyor. Bilinen hikâye gerçi de eklemeli, “Zeliha” adını Nâzım Hikmet koyuyor, mektup yoluyla. Yanlış hatırlamıyorsam Avrupa’da karşılaşmıyorlar, birbirlerinin haberlerini alıyorlar da uzaktan uzağa. Sanat dünyası küçük, tanışmamaları zormuş: 1930’da Muhsin Ertuğrul’un yönetimindeki “tiyatro mektebi”ne girmek istiyor Berksoy, sınavı kazanıyor, o sıra Kafatası için şiir okuyacak birini arayan Nâzım Hikmet’e Semiha Cenap’tan bahsediyor Ertuğrul, işi almasını sağlıyor. “Kocaman, dağınık sarı saçlı bir adam”a o sıralar tutulmamış Berksoy, sesli ilk Türk filmini çevirmek için Paris’e gidip yabancı film “operatörü”yle flörtleşecek önce. Gitmesi de ayrı hikâye, Ertuğrul’un aklını çelmek isteyenler var, Berksoy’un role uygun olmadığını söylüyorlar da inadı inat, başarıyor Berksoy, Paris’te yönetmenle içmeye gidiyor, sonra adamın arabasına atlayıp doğru dairesine. De, istemiyor gitmek, yolda ağlamaya başlıyor, yönetmen hiçbir şey anlamıyor olanlardan, Berksoy’u evine bırakıyor. Ertesi gün arkadaşına sorduğu zaman öğrenecek, Türk kızları evlenmeden önce sevişmezler. Piyesten bahsettim de Fikret Muallâ’nın azıcık yolunu bulması için küçük bir rolde oynadığını ekleyeyim, dostluk böyle başlıyor. Muallâ’nın Berksoy’a, Berksoy’un Nâzım Hikmet’e âşık olması, vay. İmkânsız, karşılıksız aşklar da dostluklar ömürlük işte, Paris’e sıklıkla sucuk, tespih, şeker, ezme yolluyor Berksoy, o mektupları hüzünlüdür. Muallâ dişlerini yaptıracak parayı bir türlü bulamadığı için sert yiyeceklerden uzak duruyor, Berksoy lüp diye yenecek şeyleri gönderiyor, azar azar yemesini istiyor dostundan çünkü baharatlıdır yiyecekler, midesini bozabilir. Hamisinden bahsediyor son mektuplarında Muallâ, bu da ayrı hikâye, meraklısı araştırsın. Son yolladığı yiyeceklerin dağlardaki o eve ulaşıp ulaşmadığını bilmiyor Berksoy da mektuplar ulaştıysa tamamdır herhalde: Fransa’da resim sergisi mi açtıydı, bir sebepten orada Berksoy, dostu öleli bir süre geçmiş, hami hanımefendi Berksoy’un etkinliğini duyunca mektupları paket yapıyor, getirip veriyor Berksoy’a, üstelik Muallâ’nın Berksoy’dan ne kadar da aşkla bahsettiğini ekliyor. Yine vay.
Çok hikâye, çok insan geçiyor anılardan, azına değinebildim. Vasfi Rıza Zobu’nun, nesi, kıskançlığı mı demeli, Muhsin Ertuğrul’un yarattığı saçma sapan gerginlikler, bilmem kimin salak salak hareketleri, Berksoy iyi dayanmış bunlara valla. İlişkilerinin ilk döneminde, Nâzım Hikmet yine Nâzım Hikmet, Berksoy arada kalıyor, yani ne düşünmeli, ne hissetmeli, “Bu Adam Bu Kadına Ne Demek İstiyor?”u o dönem yazmış, “Mezardan Gelen Mektup”la gerçeküstücülüğe fiske atmış, dönemin önemli dergilerinde yayımlanmış bu öyküleri Berksoy’un. Alıntıyla bitireyim yine, yayınevleri bu metni tekrar bassın da anılar ulaşabildiği kadar ulaşsın okura, sahaflarda kalmasın.
“‘Nâzım, benim onun çocuğunu istediğimi zannetti o sıralar. Ben o günlerde gerçekten ölmeye yaklaşmıştım. Yemekten içmekten kesilmiş, günden güne eriyordum. Sonra, bu öyküde olduğu gibi, ölmekten kurtardım kendimi, çünkü Nâzım’ın aşkından başka bir yöne kanalize oldum; Sanata. O çocuk da yeni doğan veya doğacak olan sanat yaşamımı simgeliyordu. Bu öyküyü yazdıktan kısa bir süre sonra Berlin’e gittim. Onu bir erkeğe değil sanata değiştim ve gittim. Benim amacım Türk operasının kurulmasına ve milletime sanat açısından hizmette bulunmaktı. Nitekim Nâzım, çok sonraları Sovyetler Birliği’ndeyken, bir tanıdığa, ‘Ben onu bırakmadım, o beni bıraktı, Almanya’ya gitti’ demiş. 1949 yılında Bursa Hapisanesi’nde Mehmet Ali Sebük’e benimle ilgili bazı sözler söylemiş. Sebük’ün bana aktardığı sözler şunlardı: ‘Hayalimde yaşattığım tek kadın portresi Semiha’dır. Biz onunla iyi bir kouple [çift] olurduk.’” (s. 72)












Cevap yaz