Düzlüktür, yokuşa varır, sonra merdivenler başlar. Biraz daha yokuş, solda kapısı kilitli bir yapı, meğer kiliseymiş de zamanında bir reformcunun hayatını kurtarmış, yoksa linç edilecekmiş adam. Sağa dönünce biraz düzlük, ardından sol, canavar gibi bir yokuş daha. Rus Konsolosluğu’nun bahçesinin arka kapısı da orada, Beyoğlu’nda amma çok kapı var, çoğu en son ne zaman açıldığını unutmuş. Yokuştan çıkınca İstiklal’deyiz, büyü bitti. Unutmak istediğim bir iki günüm orada geçti bu sene, Tomtom Kaptan Sokak, İtalyan Konsolosluğu, İtalyan Lisesi. Kitabı okurken, bir fotoğraf, Vitti o sokakta bisiklete biniyor. Aramızda aşağı yukarı yüz yıl. 1930’lar, jilet gibi bir takım, gençlik. Vitti yirmi yaşındayken gitmiş buralardan, bir daha dönmemiş, ara sıra gezmeye gelmiş doğup büyüdüğü yerleri, o kadar. Türkiye’de daha fazla yaşayamayacağını düşünmüş, annesiyle babası İtalya’da okumasını istiyorlarmış zaten, hukuk veya başka bir şey. Edebiyat sevgisi yol göstermiş Vitti’ye, Beyoğlu’nun kitapçılarından aldığı kitaplarla beslemiş merakını da asıl etken öğretmenleri. İtalyanca kitap bulmak zor, okuldaki öğretmenlerinden biri veriyormuş, Fransızca kitapları Hachette’ten alıyormuş, birkaç yer daha var. Aidiyet, yok, ne Türkiye’ye ne herhangi bir dine, sadece yaşamak. Tertemiz. Petros Markaris’in on numara bir giriş yazısı var, “Paralel ve Bilinmez Yaşamlar”, on bir yıllık yaş farkı bir şey ifade etmiyor Rumlarla Levantenlerin İstanbul’daki yaşamlarını düşününce, az sayıda edebiyat dergisi var zaten, onlara yazıyorlar, yazları Büyükada veya Heybeliada, kışları Beyoğlu, gittikleri kitapçı, dansing, sinema, hep aynı. Avrupa felaketlerle boğuşurken aynı bilgisizlik, duruma göre duyarsızlık. “Aslında bu yapay bir görünüş. Çünkü bu sözde kaygısızlığın arkasındaki trajedinin fısıltısını algılamak zordu. O yıllarda Ermeni katliamını kim biliyordu? Kimse. Bu konuyu kimse konuşmuyordu, ne babam ne de diğer ölümden kurtulanlar. Hâlâ babamın anneme fısıldayarak birini gösterip: ‘Gelip vaftiz oldu’ dediğini hatırlıyorum. Kastettiği ölümden kurtulmak için Müslüman olan Ermenilerden birinin İstanbul’a gelerek dinini geri almasıydı. Saraçoğlu hükümetinin 1942-1943 yıllarında azınlıklara uyguladığı yıkıcı Varlık Vergisi dehşetinin evimizi nasıl sardığını hâlâ hatırladığım gibi.” (s. 7) Vitti umursamaz görünüyor bunları, büyüdüğü yıllarda dar çevresinin dışına hiç çıkmamış, eskinin insanlarını anlatıyor daha çok. Panayotis Abacis’in -yıllardır “Panayot Abacı” olarak bilirdim, meğer- dergisinde çıkan yazılarındaki estetik kalıcı olmuş, şehrin hissettirdikleri de, bedeninde taşıyor izleri de nostalji duygusuna kapılmadığını söylüyor. Geri döndüğünde evini bulamayacak çünkü, ev hâlâ yerinde duruyorsa o duygu doğar. Dil, edebiyat kalır geriye, Vitti akademik çalışmalarını sürdürürken, İkinci Dünya Savaşı sonrası, Türk şairlere yöneltiyor ilgisini, imkânları ölçüsünde onlardan kitaplarını, yaşam öykülerini istiyor. Rifat, Dağlarca, Külebi, Cansever, yazdıkları mektuplar Princeton Üniversitesi Firestone Kütüphanesi’nde korunuyormuş. Telif meselesi var bir de, yayınevlerine mi şairlere mi gönderilecek, soruyor Vitti, şairler kendilerine gönderilmesini rica ediyorlar. Hikâyecikler birikince kitap oluyor, iki bölümden ilkini çocukları için yazmış Vitti, doğup büyüdüğü şehre giderlerse rehber olsun. İkinci bölüm 2008’deki ziyaretten sonra yazdığı pasajlar, aklını kurcalayan ne varsa, biri düşünce kırıntısıysa diğeri unutmadan önce anlatmak istediği bir anısı.
Vitti’nin babasının kökü Cenova’ya dayanıyor, asırlar önce Sakız Adası’na yerleşmişler, o dada hâlâ Vitteika diye bir köy varmış, “Vitti’lerin köyü”. 1923’te Roma’da bir bakan aileye vatandaşlık verince Vitti İtalyan vatandaşı olarak doğmuş. Şimdi, bağlantıları kes, Vitti’nin babası gençliğinde Osmanlı Bankası’nda veznedar olarak çalışmış, müşterilerinden biri Angelo Roncalli. Hayranlık duyulası bir adam. 1958’de Papa olacak. Anne tarafında gizlilik hakim, bazı hikâyeler hiç anlatılmıyor, koruma güdüsü. Bir ninesi Miltiyadi Bey’le evlenmiş, Marko Paşa’nın kuzeniyle. Türkiye’de tıbbın kurucusu olarak biliniyor Marko Paşa. Miltiyadi de doktor, padişahın haremiyle birlikte Edirne’ye gidiyor bir yaz, refakatçi. “Ancak Miltiyadi Bey’in eski payitahta gidip bir daha geri dönmediği, ailede tekrarlanan bir söylenceydi; hiç kimse bana bu olayla ilgili bilgi vermek istemiyor veya gerçekten de pek fazla bir şey bilmiyordu. Ancak bana göre Miltiyadi aşk meşk nedeniyle Sultan’da kuşku yaratmış olabilir. Sarayın resmi dermatoloji profesörü olan doktor, haremdeki zührevi hastalıklar ve hadımların üretkenliğinin yarattığı sorunların tedavisiyle uğraşıyor olmalıydı. Bir ihtimal iftira ve entrikalara kurban da düşmüş olabilir. Doktorun kaybolmasından sonra dul eşi anında bütün gelirlerini kaybetti; çünkü böyle durumlarda mutat olduğu gibi gözden düşenlerin mal varlıklarına el konurdu.” (s. 31) Aile oradan bir darbe yiyor, düşüyor, nine Minas nam bir Ermeni’yle evleniyor sonra. “Ailemin Ermeni kolundan bana ulaşan birkaç eşyanın arasında Osman, Korin ve Nadin’in babası olan Eram Efendi’nin yüzüğünü de anmalıyım. Onun mebus seçildiğini ve hatta 1909’da Abdülhamit’e tahttan indirildiğini ilam eden dört cesur kişiden biri olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Ayrıca Nazım Hikmet’in bir şiirinde anıldığını da…” (s. 34) Ne var başka, ada günleri, bahçedeki masada kâğıtlara gömülmüş adama selam veriyor Vitti’nin babası, her seferinde. Troçki, çalışıyor. Bir iki meşhur daha var babanın tanışı olan, bunun dışında aile dostlarından birinin kızı Seferis’le birlikte okumuş Paris’te, bilmem kim bilmem hangi şairle pafküfe düşmüş, ne bileyim, Vitti’nin anılarının her yerinden dünya meşhurları fırlıyor, hoş.
Sokağı pek sevmiyor Vitti, İtalyan Elçiliği’nin önündeki düzlükte oynayan çocukların arasına pek karışmıyor, daha çok apartmandaki üç kız kardeşle sohbet ediyor, büyüklerle takılıyor. Bu kız kardeşlere genişçe bir yer ayırmış Vitti, gidip en gencini yıllar sonra Yunanistan’da ziyaret etmiş, hikâyeleri çok hüzünlü. Lebon geçiyorken hazır, bahsedeyim, mekânın tatlılarını uzun uzun anlatıyor yazar, o kadar severmiş ki Avrupa’da denk geldiği benzerlerini denemiş, yok, Lebon’dakilerden aldığı tadı alamamış. Meşhur dedik, biri daha çıktı karşıma: “Babam hava el verdiği sürece salonun dışında, geminin yan kısmında oturmayı tercih ederdi, çünkü orası serin ve güzeldi. Bir keresinde babamla orada otururken bakışları ve başının bir hareketiyle bankta az biraz ilerde oturan biraz bakımsız bir beyi gösterdi, kucağında dopdolu bir çanta vardı. Sonra rıhtımda bana bu beyin Almanya’dan kaçan bir Yahudi profesör olduğunu söyledi, adı Auerbach’tı, Erich Auerbach!” (s. 63) 1938’de annesi Avrupa’ya gidiyor Vitti’nin, gezi tozu, Vitti’yse faşist çadır kampına yollanıyor? Çok acayip, Karaköy’den gemiye atladığı gibi İtalya’ya, Como Gölü’nün yakınlarındaki kampa gidiyor, orada yat kalk, zıpla çöm, çeşitli eğitimlerden geçiyor, kuzeni Ernesto üstü açık bir arabayla ziyaretine geliyor subay üniformasıyla, birkaç yıl sonra İtalyan ordusuyla Atina’ya girecek, diğer kuzen Epaminondas’sa Yunan tümeniyle Rimini’ye girecek, aile içi çatışma da yok ama olsa dünya savaşına sirayet ettiğini ilk kez görecektim. O sıra ne yapıyor Vitti, Pirandello okuyor, D’Annunzio’nun metinlerinden faşizmi öğreniyor, Croce’den estetik talimi, kitaplarla doluyor dünya. Ardından İtalya yılları, temelli ayrılış.
Eskinin İstanbul’undan hikâyeler, insanlar. Tarabya’da piyasa, Büyükada’da kızlarla flörtleşme, rengârenk bir gençlik Vitti’ninki. Yirmi yıllık anı toplamı. Alıntıyla bitireyim. “O yıllarda çocuk bilincimle otoriter kişiliğe sahip bu iki kişiyi kıyaslamaya çalıştığımda, okuldaki çift yönlü beyin yıkama mekanizmasını -faşizmi ve kemalizmi- gözden kaçırmadan elbette, Atatürk’ün kişiliğine saygı Mussolini’den önce geliyordu.” (s. 115)












Cevap yaz