Aslı Erdoğan – Bir Kez Daha

Üç bölüm, ilkinde münzevilik, yazma halleri, iç döküm. “Bazı günler vardır, bilirsiniz, öyle tortuludurlar ki, güneşin parıldayışı bile hoyratçadır sanki.” (s. 11) Bazı şeylerin bazılarınca bilindiğine dair varsayımlarda bulunuyor Erdoğan, ne mutlu bilenlere. Ben bilmiyorum tortulu günde hoyratça parlayan güneşi, “insan yüzlerinin hepten yalan” olmasını. Ayağa kalkıp dışarı çıkmasını kendi kendine emrediyor, sonra yaşamın tatlı vaatlerine inanmıyor, gündelik yaşam maskesini yüzüne geçiriyor, insanlara karşı höt höt, herkes her şeye gülümsüyor. Bütün bunları R.E.M. anlatıyor dört dakikada, ne güzel şarkı. Devinim var ama olay yok, döngü, Erdoğan’ın sunduğu öz: “Hedefsiz bir yolculuk bu. (Aynen bu yazı gibi. Öykü yok, kişiler yok, yargılar yok. Yalnızca belli belirsiz, üstü kapalı kalmaya yazgılı bir uğultu.) Yollar, sokaklar, duraklar, nesneler… Keskin gün ışığında çığ gibi eriyen yüz çizgileri, cilalı gülümsemeler, yalanlar… Herkes hoşnut mu?” (s. 12) Yabancı topraklar, bilinen topraklar, farksız. Kendilik çeşitlemeleri, “A.’nın Güncesi”, sabahtan akşama didişme. Ayna konuşuyor, dünyayla savaşa kalkacaksa onun tarafını tutmalı, anlatıcı öfkeleniyor, başkalarının cümlelerini başkalarının hayatlarına karıştırmak ne cüret! Öğleye doğru dünyanın şiddetinden korunma çabaları, öğleden sonra denize güzelleme. “DIŞARIDA: Aslında farkındaydım. Bir hücrede yaşadığımın, anahtarların cebimde olduğunu bile bile, yalnızca kilidi denemeye korktuğum için cebime el atamadan yaşadığımın farkındaydım.” (s. 15) Gece kurtuluş artık günden, “aşkın küçümsemeye dönüşerek öldüğü bir gün daha”, geceye dayanmak için hayalete dönüşmek. Sonraki yazılarda kafelerden izlenimler, dağın taşın reklamla doluluğu, kentlerin şiddete teslim olması, çağın insan varoluşunu ustaca hasır altı etmesi, her şeyin metalaşması, arada Tournier’den üfürülmüş -o sıra Tournier okuduğunu çıtlatıyor anlatıcı, kitabın adını söylemiyor da ben söyleyeyim: Kısa Düzyazılar– Dürer esintileri: “Otoportre, Rönesans’ın getirdiği gözü kara bireycilikle başlar. Artık sanatçı, başkalarına yaptığını kendine de yapmaktadır. Ancak o, aynaya kendi imgesine hayran olmak için eğilmez. ‘Ben kimim?’ diye sormak için eğilir. Haddini bilen hiç kimsenin küçümseyemeyeceği bir soru ya da tersinden bakarsak, ‘haddini’ öğrenmeyi başlatan soru.” (s. 25)

Kitap fuarının yaşama benzerliği mesele, akşam bütün ışıklar kapatılıyor, güzellikler karanlıkta kalıyor, “piyasanın gözbebeği olanlar bile kurtulamıyor bu yazgıdan”, sessiz çoğunluksa başka bir sessizliğe taşınacak artık. Baskısı tükenmiş bir kitabı aramış bütün gün, standlar arasında gezinmiş anlatıcı, sorduğunda klasikleri, yeni çıkanları göstermişler. İki tür okurdan ilki ne fişekleniyorsa onu okuyor, en öndekilerin ötesine geçmiyor çünkü bilinmeyen topraklar orası, ne çıkacağı belli değil, üstelik reklamı yapılmayan ürün kaliteli olur mu? “Aslında ikinci bir tür okur var ki, benim de dahil olduğum bu topluluk, daha da zor. Sekiz ayrı yerden referans almadan, yerli yerine oturtulmuş, klasikleşmiş, test edilip onaylanmış kitaplar dışında hiçbir şeye el sürmeyenler… Sanırım, birincileri bir kütüphaneye, ikincileriyse dilini, işaretlerini bilmedikleri bir yağmur ormanına salmak iyi gelebilirdi. Kaybolmanın ve keşfetmenin hazzını öğrensinler diye.” (s. 28) Haşince, ikincileri biraz iteleyerek özgür kılmak mümkün. İki üç iyi keşif yeter aslında, tekil eylem, o kadar eşelemeye ne gerek. “Adsız”da taşınmaya, evlere, pazarlara dair. Taşınmaya ayrılan pazar günleri, geride bırakılacakları belirlemek, duvarlara dikilen göz. Bina nihayet kentsel dönüşüme rastlayınca, dün, toplantıdan çıkıp azıcık dolandım, Erdoğan’ın taşınma üzerine söylediklerini düşündüm. Kişisel tarih. Yirmi yıl mı oldu, üstüne yazmışım hangi gün başlandı, hangi gün bitti, sonra gidip postalamışım, sahaflara vermişim veya, burada geçen günlerimi nerelere nerelere dağıtmışım. Sokak lambasının ışığının düştüğü köşeyi nasıl anlatacaktım, o kaldı, çoktan atılmış eşyaların fotoğraflardaki gölgesi kaldı, duvarların bir zamanlar kâğıtla kaplı olduğu kaldı, eve dönünce hiçbirini bulamadım. Nerede kaldılar, ev yıkılacak. “Göz göze gelmeye utanmak” denizle, beride görmezden gelinenin hüznü. Doğduğumuz evlerden taşınmanın üzüntüsü işte, kırk yılın tortusu. Günlerin değil de yılların tortusundan bahsedilebilir belki. Bütün bunların hepsi gecenin eseri bir de, sütlü neskafe ve sayısız sigara eşliğinde sabahı etmecenin. Yazma alışkanlığı. İlk ışıkları görmenin sevinci geceyi atlatmaktı, kederiyse sabahı öldürmek. Gece vakti ne anlatılacak, sıralanıyor: ataerkil toplumun zottirikliği, ekonomik ve politik eşitsizlik. Bazı düşüncelerin bedene işlemediğini söylüyor anlatıcı, kitaplarda altını çizdiği cümleleri haykırmak istiyor da hangi insan bir fikri merak ediyor, hangisi ötesini berisini kurcalıyor, kısa vadede ne bekleniyor bu insandan, insanın bilişsel yapısı nasıl işler? Değişim süreklilikten geçiyor, tek kezden değil, sayılıdan değil, çok uzun, upuzun bir süreklilikten. Denk geldim de, eve dair: “Yabancı bir kentteyim. Benim olmayan bir evde, yabancı bir masada yazıyorum. Aslında bana ait bir evin ya da bir masanın dünyanın hiçbir köşesinde bulunamayacağının bilincindeyim. Bunun çoktandır bana acı vermediğinin de… Oysa hiçbir kent yeterince yabancı değil. Ağaçlar aynı ağaçlar, beton aynı beton. Belki, diyorum kendime, bu kez olmak istediğin yerdesin. Artık ara istasyonları sevmeyi öğrendin. Bu kaybolmuşluk hissinin tadını çıkarmalısın.” (s. 59) İnsanın evi kendisi, mekânlara evi tıkıştırmak aslında. Bütün çaba. Dünyanın öbür ucunda da öyle, silahlı saldırının orta yerinde kalmak, evin yıkılmak üzereliği. Romanının sonunda karakteri boylu boyunca yere yatırıyor Erdoğan, kurşun isabet etmiş, gerçekteyse -gerçekse- depreme benziyor çok yakınlarda patlayan silahın sesi. Ev sallanıyor sadece, ne ki yıkım duvarlara siniyor. Her an yıkılmaktan korkan ev.

Başka evlerin kasten yıkımını gören ev: cezaevlerinde açlık grevleri, F tipi dehşet, acıların bitmesi için yapılması gerekenleri düşünmenin bile suç olması. “Devlete işkence yapmaması, kendi yasalarına uyması gerektiğini hatırlatmanın bile Don Kişot’luk sayıldığı bir ülkede yaşıyor olmasaydık, benim ya da bir başkasının, ikide bir hukuk, adalet diye hatırlatması gerekmezdi. Neden Hitler adının toplama kamplarını, Stalin’in gulagları çağrıştırdığını sorgulaması da…” (s. 83) İki bin insan açlık grevinde, kanlı operasyona alkış tutuluyor, “Hayata Dönüş” nasıl bir ucube. Şiddetin dili durdurulamıyor bir türlü de Erdoğan’ın köşe yazarı olarak başarısızlığı, bu sebepten, ikinci tekrar. Toplumu analiz yeteneğinden yoksun olduğunu düşünüyor somut bir değişim görmediği için, fizikçiliğe dönmek bile geçiyor aklından. Yazıyla ilgili aslında, öyküdür, romandır, bunların etkisini nasıl görmeli ki yazmayı sürdürmeli. Bu tartışma bir yana, polemiğe girmeme ilkesini ilk kez çiğneyen Erdoğan’ın Yılmaz Güney’le ilgili söylediklerinde buluruz belki yazı çizinin sebebini. İfade edebilmek aslında, bir kez çıkınca vedalaştığımız şey. Geçmişi var bayağı bu işin, ara ara pörtlüyor, malum. Erdoğan’ın gözünde Umut‘un yönetmeni Yılmaz Güney, büyüklüğü ve küçüklüğüyle.

Gezi yazıları ikinci bölümde, üçüncü bölümde de “Parmak İzleri”, yazmaya dair. “Ermenistan’da Türk Yazar Olmak!”la bitireyim. Ziyaretin öncesinde Edebiyat Ekspresi projesiyle çok sayıda ülkeden çok sayıda yazarla gezmiş Erdoğan, ekiptekilerin bir kısmıyla Ermenistan’daki etkinliğe katılmış. Kimliktir, tarihtir, ağır koku. David Maradyan “İstanbullu” diye tanıtmış, Erdoğan sadece kendi olduğunu söylemek istiyor. Geçmişten sorumlu değiller, ama, koku. Kapalı sınırda yalnızca dağlar var, uzaklarda Ani kalıntıları. Milliyetçilikle edebiyatın ilişkisi konuşuluyor, kaygan zemin. Eski bir Kafkas geleneği, söz alan herkes teker teker kadeh kaldırıyor, konuşma yapıyor. O gece Afganistan’a bombalar yağmaya başlamış, yıl 2001.

Nasıl demeli, denk gelen okusun. Kurmacalarını beğenirim Erdoğan’ın, kurgu dışı yazıları, eh.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!