İlk kez kitabındaki bir yazısının adını kitabın da adı olarak koymamış, serbestmiş Cemal, başlığın “hesabını verecek”: karamsarlıktan, karardan değil, belki bu adı koyacak fırsatı olmayabilirmiş artık, normal yaşam süresinin üçte ikisi geçtikten sonra -bu kitap yayımlandığında 62 yaşında Cemal- bedeninin çaldığı çanları işitmeye başlamış. “Uzun ve zahmetli tedavileri göze alarak yaşamımı uzatmak gibi bir amacım hiçbir zaman olmadı. ‘Ne pahasına olursa olsun yaşamak’ diye bir şeyi de herhangi bir zaman amaçlamış olduğumu anımsamıyorum. Hem karınca kararınca, bugüne kadar epey bir şeyler yapmış olduğum kanısındayım.” (s. 9) Daha yapmak istedikleri var ama yapamazsa hayıflanmayacak, yeterincesi heybesinde, hem iç dünyasındaki soğumanın acısına da değiniyor Cemal. Neredeydi o, yakınlar öldükçe dünyadaki sevginin azaldığına dair yakını, o sevgiler çoktandır anılarında Cemal’in, gidenler için yazdığı yazılar bu sebepten. Henüz gitmeyenler ama özledikleri için yazdıkları var üstüne, bir nevi teşekkür. Katlanılır kıldıkları için bu dünyayı. Sosyal bir savunma mekanizması sanki, yakınlıklar olmasa zahmete değmeyecek. Yazıların konuları çeşitli, Cumhuriyet’in ilk çeviri hareketlerinden kültürel kimliksizliğe açılan kapılar, ardından Tomris Uyar’ı, Serdar Rifat’ı, Sema Rifat’ı anmacalar. Cemal’e göre dünyada çeviri hareketlerine rastlamak elbet olası da kültür ve eğitim politikalarının ürünü olarak devlet desteğiyle yürütülen çeviri hareketi çok ender, Hasan Âli Yücel’in yazılarından alıntılarla hareketin niteliğini, amacını gösteriyor Cemal, saygılarını sunuyor ayrıca: “İkinci Dünya Savaşı’nın türlü sıkıntılarla dolu yılları boyunca ülkenin aydınlarına kitap yetiştirme hedefinden şaşmamayı bir kültür politikası olarak benimsemiş bir dönemi, Cumhuriyetimizin sekseninci yıldönümünde ne kadar ansak azdır.” (s. 19) Anadolu Üniversitesi’nde ders veren Cemal’in teşekkür yazısı, “Üniversite Diye Bir Kent: Eskişehir”. Kampus içindeki dükkânları sıralayınca kent içinde kent görünüyor, Migros olsun, Venedik Pastanesi olsun, sineması, tiyatrosu, konser salonları, Pino, yüzme havuzu, Burger King, gidiyor böyle. Eskişehir’le göbek bağı vardır artık, ikinci üniversiteyi bile doğurmuştur, Eskişehirliler etkinliklere katılmak için üniversiteye girebilirler, öğrenciler zaten kaynaşmıştır kentle de eskiden öyle değilmiş, “epey eski” mezunların söylediklerine göre Eskişehir halkı biraz “tedirgin” ya da “kuşkulu” bakarlarmış onlara, bu tutumdan hiçbir iz kalmamış artık, öğrencisiz bir Eskişehir’i düşünebilen yok. Cemal yakından gözlemlemiş, öğrencilerinin geçirdikleri evrime şahit olmuş da anlatıyor, gençler ilk yılı yurtta geçiriyorlarsa ikinci yıl birleşip evlere çıkıyorlar, işlerini güçlerini kendi kendilerine görmeyi öğreniyorlar. Hayata hazırlık. Kalıcı kiracılardansa geçici kiracıları, öğrencileri tercih ediyormuş ev sahipleri, evleri daha iyi kolluyormuş öğrenciler. Bomanti Meyhanesi varmış, sahibi İsmail Abi sistemi kurmuş bir güzel, kadınlar rahat rahat eğleniyorlar, salça olan yok, oyun havaları açıldı mı az sonra kalkacağını biliyor herkes. Bir zamanların Eskişehir manzarası, özlem.
Bilinen hikâye: Canetti’yi çevirmesi için Oğuz Atay önayak olmuş, Cemal de başlamış Körleşme‘yi çevirmeye, gerisi malum. İshak Reyna’yı anmalı, o da itelemiş biraz, Cemal yine bir çeviri üzerinde çalışıyor, Canetti’nin notları. Paramparça dünyayı bir araya getirmeye çalıştığını yazmış Canetti, anlamlı bir bütün yaratacak kendini de ekleyerek. Daha çok bilme tutkusu sönebilir, çok daha önemli bir gereksinim var ortada, büyük savaşların darmadağın ettiği anlamı, insanı bir araya getirmek gerek. Düşününce, Cemal’in bu kitaptaki yazıları da bir tür bütünleme işine benziyor, denk gelmece. Ve sırf kendisi için değil çabaları, Cemal genç okurlara da sesleniyor, memleketin geçmişini, giderek güncelini birleştiriyor, AB’ye girip girmeme tırısından Irak’a girip girmemeye gelen mevzu misal. AB almıyor Türkiye’yi, savaşa girmesi için fişekliyor, o dönem “Savaşa Hiç Gerek Yok” çıkıyor, tezkere Meclis’ten geçmiyor, ülkedeki yürütme organlarıyla ilgili gurur duyulacak belki son olay diye sıkayım. O zamanlar mümkündü.
Anıları pek hoş Cemal’in, Memet Fuat’la arkadaşlığını “Bendeki Memet Fuat”ta anlatıyor. Yıllardır dinlediği bir söylenceymiş Memet Fuat, Selim İleri’yle Yurdanur Salman’dan dinlemiş, Salman’a göre bir anlamda hepsi onun okulundan yetişmişler. Gün geliyor, Cemal’le Fuat aynı mekânı paylaşıyorlar: YAZKO Edebiyat çıkıyor, Cemal bir cesaret, şiirlerini gönderiyor, yorum istiyor, Fuat bir sonraki sayıda Cemal’in gönderdiği bütün şiirlere yer veriyor, üstüne YAZKO’nun ofisine gelmesini rica ediyor. İEL’nin karşısında Kurt İş Hanı, hâlâ duruyor. Konuşuyorlar, iki aylık bir çeviri dergisi çıkarmasını teklif ediyor Fuat, Cemal ürküyor ama Fuat güvenmiş, rahat, gerekirse yardımcı olacağını söylüyor. Barış Pirhasan’la aynı odada çalışıyor Cemal, on numara bir ilk sayı hazırlıyor, Fuat dikkatle inceledikten sonra başarılı buluyor, kutluyor Cemal’i. Memet Fuat Okulu’nun bir öğrencisidir artık Cemal, çalıştıkları dönemde ondan çok şey öğrenmiştir. Tabii 2003’ün öte beri olayları, tezkere meselesi var, Fuat’ın ölümü var, kaygılarla anmalar iç içe. “Barış İçin Çeviriler” diye bir işe girişmişler zamanında, barışa dair metinleri çevirenlerin arasında Ülkü Tamer, Ataol Behramoğlu, Vedat Günyol, Ahmet Soysal, kimler var, araya eleştirilerini de çakıyor Cemal: “‘Barış İçin Çeviriler’in çıkmaya başlamasından bu yana, ‘Kimbilir yazarlar bu konularla ne kadar ilgilenecektir!’ diye umutlananlar ve umutlarını bana iletenler çoğaldı Ben de tümüne aynı yanıtı vermekten morardım: ‘Hayır, bizde bazı istisnalar dışında, köşe yazarları da dahil, yazarlar birbirlerini okumazlar!’” (s. 67) O kadar okumazlar ki Cemal’in okuduğu, atıfta bulunduğu bir yazar şaşırmış, “Yav sen bizim gazeteyi bayağı okuyon he!” demiş. Bu okumama işi meşhur, yazarımız ederimiz okumamakta bir dünya markasıdır. Bu arada Cemal’in kitaplığını merak ederdim, dan diye bir yazı çıktı karşıma, rahatladım. “Eski Dostların Arasında” ilginç, yazarın annesiyle ilişkisini de ucundan aydınlattığı için hoş. Ketumdur, söz konusu kitaplar olunca değişmiş az. “Annemin sağlığında, kitaplarımın mekânı benim odamla ve bir de koridorun bir bölümüyle sınırlıydı. Evin ön tarafında, oturma odamızda ise çok az kitap vardı. Bundan üç buçuk yıl kadar önce, Yaşlı Dost’un ölümünün ardından, uygun taksitlerle alınan kitap rafları aracılığıyla bütün eve yayılma harekâtı da başlamış oldu.” (s. 71) Yaşlandıkça küçülen Yaşlı Dost koltuklara bile büyük gelmeye başlamış bir dönem, oysa varlığı eve sindiğinden genişleme çalışmalarına elbet başlayamamış Cemal, sonra acı, ardından Prof. Dr. Zühtü Altan’ın tavsiyesi: “İstanbul’a döner dönmez, hatta mümkünse aynı gün, evinizin içinde değişiklikler yapmaya başlayın, yoksa zamanla değiştirmekte güçlük çekebilirsiniz. Anı olabilecek şeyleri önce saklayın, anılara dönüştüklerinde ortaya çıkarırsınız!” Kitaplar evin her yerine yayılıyor tabii, ilginç buluşmalar yaşanıyor, örneğin Anday’la Zweig sırt sırta, Atay’ın yanında Canetti, elbette söyleyecek Atay şu çeviri olayını. Rilke’yle Tanpınar, kimler kimlerle beraber, yeni bağlantılar, düşünce şorlamaları. Gençlik kitaplarının içinde annesinin, Yaşlı Dost’un imzası, notu, Cemal ilkokula başladıktan sonra doğum günü hediyeleri hep kitap. “Ansızın, kitapların bu dağınık hallerinin de çok hoşuma gittiğini algılıyorum. Düzeltmeye kalkmasaydım, aralarında her şeye bunca kılı kırk yararcasına bakıldığı bir yolculuğa da çıkmamış olacaktım. Ve yine ansızın hepsine, ama hepsine ne kadar büyük bir teşekkür borcum olduğunu da algılıyorum. ‘Yalnızlık’ kavramını hayatıma hiç sokmadıkları için!” (s. 73)
Cemal’in en okunası denemeleri bu kitapta sanıyorum, belki soğukluğa yer vermediğinden.
Ek: Ölüm de var, Balıkçı’nın romanındaki deli bağırıyordu böyle. Robert Plant’i son kez izleyeceğiz herhalde. Konserde kesin ağlarım. Dört gözle bekliyorum.











Cevap yaz