Köşe yazılarının eskimemesinden şikayetçiymiş İlhan Selçuk. Diyelim 1970’lerden bir yazı, memleketteki zortlamalardan birine dokunuyor. 1980’lerde aynı zortlama, yazı güncel. 1990’larda güncel. 2000’lerde, 2010’larda, hâlâ güncel. Sorun var o zaman, zaten var da bir türlü giderilemeyen, kronik bir sorun. Modernleşmeyi, rejimi geçtim, taşlama bir sorun mesela. İsmet İnönü taşlanmış zamanında, İmamoğlu taşlandı, malum. Günümüzde neler oluyor, X’teki zottirik tartışmalara bakınca, eh, Yücel’den önce de elbet ele alınmıştır hatta aşılmıştır çatışmalar ama birikime dönüşmüyor belli ki, unutulup gidiyor hatta. Nedir, biçimle içeriği tokuşturmaca, anlatıcının iktidarı-anlatının muktediri, iyi bir yazar olma konusunda Türkçeyi iyi kullanmanın gerekliliği veya önemsizliği. Falan. Sarmal çizer, geçmişteki tartışmaları anar diyelim bir yazı, sonra mevzuyu günceller, bir basamak daha çıkar. Çıkamıyor. Kıtalar baştan keşfediliyor resmen, en basit argümanlar çığır açıcı addediliyor. Tuhaf yani, kimsenin hiçbir halt okumadığı malum da teori ya hu. Azıcık. Şişeden çıkarmalı bazen cini, şöyle bir toparlasın ortalığı, sistemleştirsin, kaskatı kılmadan dönsün geri. E var, yapmışlar, baksan a! Önüme düşüyor, görüyorum ister istemez, yazanların kafasına ilgili kitapları atasım geliyor. Ne gerek. Eşelen çöplüğünde, olaylara karışma, işine bak. İşime bakıyorum, Yücel’in tartışmalarından üslup, incelik, sav öğreniyorum. “Sunuş” bölümünde tartışmaların niteliğine uzunca bir değiniyor önce, yola göstergebilimden çıkıyor. Özeti: her devinim bir anlatı izlencesi oluşturur, öznenin karşısında bir karşı-özne, “nesne” olmalıdır, yoksa yaratılmalıdır, anlatı tek taraflı olamaz ve taraflar aynı iletişim düzleminde aynı niteliklerle yer almalıdır ki Barthes’ın “ağız kavgası” dediği çıkmasın ortaya, sağlıklı bir tartışma yürütülebilsin, bir senteze, çözüme ulaşılabilsin. Yücel’in genellikle gördüğüyse söylemlerle karşı-söylemlerin eklenip durmasına rağmen izlencenin ortak bir çözüme ulaşmaktansa yenilgiye uğratmaya varması. “Bu küçük kitapta yer alan yazıları yeniden gözden geçirirken, bu gözlemin sık sık doğrulandığını gördüm: kimi insanlar, bir dergide, bir gazetede bile, tartışmak savında oldukları konularda hiçbir bilgileri olmadan, çürütmek savında oldukları yazılı söylemi okuyup anlamaya bile girişmeden sürdürebiliyorlardı izlencelerini; bu açıdan, getirilen bütün açıklamalar karşısında hep aynı sözcükleri yineleyen yaşlı kaynanadan da sağırdılar. Çünkü, inatla dayatmalarından belliydi, sağırlığı bir yaşama biçimi, bir yazarlık tutumu olarak benimsemişlerdi. Öyle ki, başkasının söylemine kulağını sıkı sıkı kapamanın insanın doğal özelliklerinden biri olup olmadığını düşünmemek zorlaşıyordu.” (s. 10) Yücel çevirmiş, Madame Bovary, “yaşlı bir yazar” önceki çevirilerden birini almış, Yücel’inkiyle kıyaslamış ama yalan yanlış çıkarımlar, bir şeyler. Yücel biraz alaylı bir yazı yazmış karşılık olarak, yaşlı yazar Yücel’le aynı üniversitede çalışan bir tanıdığına “o ‘çocuğun’ derdinin ne olduğunu” sormuş. Çevirmenden çocuğa, belli ki söyleşime girilemez. Bir başkası çevirileri kıyaslamış, en sonda da bir cümlecik pırtlamış, en kötü çevirinin Yücel’inki olduğunu söylemiş. Kaç zamandan sonra, şansa karşılaşıyorlar, Yücel biraz üzerine gidince yazar gerekçe gösteremeyip başını çeviriyor. Yani şu işi mugalatadan uzaklaştırmak lazım önce, saçmalıkla uzlaşmazlığı tartışmaya temel kılmamalı sonra, ötesi havanda su dövmek.
Her tartışmanın başına açıklayıcı bir yazı yazmış Yücel, bağlamı bildiriyor, tartışmanın öncesiyle sonrası hakkında bilgi veriyor. Tartıştıkları: Oğuz Demiralp, Turhan Oktay, Alpay Kabacalı, Aziz Nesin, Orhan Pamuk, Fethi Naci. Seçeyim, Oğuz Demiralp 70’li yılların en verimli ve en nitelikli denemecilerinden biriymiş, ülke dışında bir yere atandıktan sonra yazıları kesilmiş, “yazın evrenini o güzel ürünlerinden yoksun bırakmış”. Ankara’da bir iki kez karşılaşmışlar, kısa süreli mektuplaşmışlar, bir mektubunda Yücel’in yazınsal yapıtın niteliğiyle ilgili görüşlerini eleştireceğini söylemiş Demiralp, Yücel de daha doğal bir şey olamayacağını belirtmiş. O yıllarda “sonsuz anlamlılık” kavramı geliştirmeye başlamış Demiralp, hiçbir sınır tanımayan, yazın yapıtına her türlü yorumun getirilebileceğini savunan. Yücel “işi abartan” Demiralp’i eleştirmiş usulca, Demiralp zehir zemberek bir “açık yanıt” yayımlamış, kültür dersi vermekle birlikte Yücel’in kişiliğine de dokundurmuş biraz, hani överken iyiymiş de eleştirince mi kötü olmuş? Yücel’in yazısına geçelim, bir kere sanat tam bir muamma olamaz, hele yazın yapıtının varlık nedeni olarak muamma, ne münasebet. Demiralp yazınsal dilin malzemesini doğal dilinkinden ayırmış araçsallık açısından, sonra birleştirmiş, değillediğini öylelemiş. “Yananlam”ın bambaşka bir anlam olduğunu belirtmiş, “düzanlam”la ilişkisini göz ardı etmiş, Yücel göstergebilimin paşalarını çağırarak, misal Hjelmslev’i, o işlerin öyle olmadığını anlatıyor kısaca. Demiralp’in yazdıkları yok tabii, Yücel’in alıntıladığı kısımlardan anlaşıldığına göre eleştirinin memleketimizde bir türlü yerleşmediğinden, yaşlılarla gençler arasındaki hiyerarşiden filan bahsetmiş Demiralp, tartışmayı konunun dışına savurmuş. Yücel nezaketini koruyor, söyleyeceğini söylerken araya öyle cümleler kakıyor ki heybe boşken nazik, zeki insanlarla tartışmamak gerektiğinin nedenini gösteriyor adeta. “Ne var ki, bilgilerimizin ve araştırmalarımızın sınırlılığını bilmek başka şey, bir insan edimi olan sanatı anlaşılmaz bir olgu saymak başka şey.” (s. 26)
Alpay Kabacalı’nın dediği: “Küçük burjuva ideolojisini anlayıp yorumlamaktan başka işlevi olmayan yapısalcılık”. Barthes’ın denemeciliğini yazmış Yücel, Kabacalı ithal düşüncelere kızmış gibi görünüyor. Yani bir roman, yazarının düzensiz hazırlık çalışmalarına ilişkin belgelerden daha iyi açıklarmış kendini, romanla ilgili tutulmuş notlar romanla birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanırmış, bu fikirlerin neresinde bulanıklık ve aykırılık varmış? Ki yapısalcılıkla ilgili önemli çalışmalara baksa Yücel’in adına rastlarmış Kabacalı, öyle “kökü dışarıda” olur muymuş hem bilim dünyasında? Bu yazının kakışı: “Soruyorum ya, yanıt beklemiyorum doğrusu. Çünkü, anladığım kadarıyla, Kabacalı bilinçli bir biçimde karşı olduğu şeylere karşı çıkmıyor gerçekte, içgüdüyle kendisini aştığını sezdiği şeylere karşı çıkıyor. Yazık ki, bu duygusal bile değil, içgüdüsel tutum, okur-yazar olmadan yazar olunamayacağını kavramasını önlüyor.” (s. 39) Turhan Oktay üzerinden Yazko Edebiyat‘ı da eleştiriyor Yücel, “sürümden kazanmaktansa kendince bir şeyler yapmanın daha iyi olduğunu” söylüyor, tartışmanın düzeysizliğinden ötürü.
Orhan Pamuk’un cortlama tepkilerine yol açan tartışma meşhur, Kara Kitap için eleştiri yazan Yücel’e kimler neler dememiş sonra, acayip. Şunu söyleyip geçeceğim, iyi bir romancının dili iyi kullanması gerektiğini savunuyor Yücel, malum kitaptan verdiği çok sayıda örneğe bakarsak Pamuk’un Türkçe bilmediği rahatlıkla düşünülebilir. İkinci konu Pamuk’un havaya karışan göndermeleriyle, mistisizmiyle, giziyle, efsane atmosferiyle falan, üfürükten bir edebî pus yaratması. Yücel’e göre yan hikâyeler, yok Boğaz’ın buz tutması falan, bütüncüllüğü pek olumsuzca bozan şeyler. Postmodern metinlerde at izi it izine karışmıştır, hikâyeler hikâyeleri doğurmuştur da, birincisi, “metinlerarasılık” diyerek sağdan soldan metin çorlamak niteliği düşürür, ikincisi, Doğu’nun anlatı yapılarını Batı’ya uyarlamak biraz şey. Sonra “o kel profesör” muhabbeti başlıyor zaten, Yücel ne dese boş artık. Süha Oğuzertem’in yazısından haberdar oldum, ona bir bakacağım.
Son olarak Aziz Nesin’le tartışmalarını anlatayım, Yücel o büyük ödüllerin jüri üyesi olarak seçilmeye başladıktan sonra bir açıklama yapmış, genç yazarlardan ziyade yaşı ilerlemiş yazarların ödüllere katılmasını garipsediğini söylemiş. Aziz Nesin o yarışmalara katılıyormuş, ne demekmiş yaşlı yazarların örekesi falan, zaten Yücel “on para etmezmiş”. Kaç para ettiğini anlatıyor Yücel, Aziz Nesin’in yazım hatalarını katıyor arada da gramer bekçiliğine başvurması haksız olduğunu düşündürmesin. Yücel’in kriteri de o işte, gençlere ödül vermeye daha meyyal diye kaç para edeceğini mi hesaplamak lazım.
Naci’yle tartışmalarında sesinin tonu sertleşir Yücel’in, meraklısının elinden öper. Okunsun, el altında tutulsun bu kitap.











Cevap yaz