Oktay Akbal – Yazmak Yaşamak

Mesude’nin hikâyesi korkunç. Basında uzunca bir süre yer almış, unutulmuş sonra. Mesude İzmirli, yaşadığı evde siyahi bir Amerikan askeri kiracı olarak oturuyor. Mesude on beş yaşında, Willie bir asker kaç yaşında olursa o yaşta. Arkadaş, sonra sevgili oluyorlar, görevi sona erince Willie memleketine dönmeye kalkıyor ama Mesudeler adalete başvurunca tutuklanıyor, hapse atılıyor. Reşit olmayan bir kızı baştan çıkardığı için yıllarca hapis yatabilir, tabii kızla evlenip beş yıl boyunca boşanmamayı kabul ederse. Nasıl çarpık bir adaletse bu da. Neyse, evleniyorlar ve ABD’ye, Chicago’ya gidiyorlar. Willie kızdan kurtulmaya karar veriyor muhtemelen, Mesude en son başka bir siyahiyle bir otele girerken görülüyor. Sabah adam ayrılıyor otelden, boğularak öldürülen Mesude’nin cansız bedeni odada. Willie eşinin ölüsüne sahip çıkmadığı için Mesude’yi belediyenin mezarlığına gömüyorlar. Aile yoksul, kızlarını İzmir’e getiremiyorlar, on altı yaşındaki kız kalıyor orada. Akbal’ın kendi güncelinde ele aldığı sorunlardan sadece biri bu, isyan ettiği pek çok çarpıklık var. Bir köy öğretmeninin okuttuğu kitaplar mesela, öğrencilerine okuma sevgisi kazandırmaya çalışan öğretmene köylüler bir süre sonra karşı çıkıyorlar, ya öğretmen gittikten sonra çocuklar anarşik şeyler okumaya başlarlarsa? Başlarında duracak biri lazım ki okumayı sürdürsünler, yoksa hafazanallah gomanik olabilirler, kefereliğe kadar yolu var. “Zavallı köylüler. Kendilerini nasıl da inandırmışlar! Nasıl istemiyorlar değişmeyi, yenileşmeyi, ilerlemeyi.” (s. 167) Köylüleri öldürmek için sıralanan onca sebebe bunu da ekleyebiliriz, onları kurtarmak en son akla gelecek şey. Akbal çözüm önerilerini sunmuyor, sadece durum değerlendirmesi yaparak toplumsal problemleri tespit etmeye çalışıyor. “Olaylarda Yaşamak” adını verdiği bölümde yer alan denemelerinin tamamı bu amacı güdüyor, diğer iki bölümdeki denemeler daha bireysel. “Duymak Yaşamak”takilere bakıyorum, mayısta açan güller karşılıyor. Otobüs yokuşu yavaş yavaş çıkıyor, Akbal gazeteleri inceliyor, ülkedeki öfkeyi üçüncü sayfalardan takip etse de bahar gelmiş bir kez, sevinilecek. Burukça. Annenin ölümü bir sonraki denemenin konusu, Cemal Süreya’nın dediği anne için bu kez. Akbal 8 Aralık 1966’da günlüğüne yazdıklarını aktararak annesinin camdaki hayalini canlandırıyor yine, acının boyutlarını cesurca ele alıyor. Başka bir denemede kopuk düğmelerin yansıttığı yoksulluktan girerek toplumla çatışan, hastalıklı bir topluma uyum sağlayamayan bireylere getiriyor mevzuyu, deliklerine uymayan düğmelerin halini irdeliyor. “Düğmeleri kopuk bir toplumun düğmeleri kopuk insanları arasında bütün düğmeleriniz tamam olabilir mi?” (s. 16) Öykülerinin üslubunu denemelerine taşımış Akbal, bir sabah manzarası çiziyor ki öyküdür basbayağı, iyi bir hikâyenin deneme taklidi yapan halidir. Sabahın yedisindeki otobüsün iki ileri bir geri gitmesi, Yiğit Özgür’ün çizdiği çocuğun “Ölmüş lan bunlar!” diyeceği insanlar, gazetelerdeki iç karartıcı haberler, Eminönü’nde sona erene kadar enine boyuna anlatılan bir yolculuk, mis. Mevsim geçişler, baharlar ve yazlar, sonbaharlar ve kışlar, topluma yabancılaşan insanlar, umutsuzluk ve umut var bu bölümdeki denemelerde, aradan Thoreau fırlıyor, Melih Cevdet Anday’ın bir şiirinden dizeler beliriyor, otuz iki kısım tekmili birden. Bilmediğim bir iki şeyle karşılaşınca canım sıkıldı, Google da bilemiyor, “çiçekli sarı” ne mesela? Karslı Murat almış, köydeki eşine göndermiş. Kumaş mı, yemeni mi, fistan mı, ne bu sarı ve çiçekli olan şey? O dönem çok aranan bir şey mi, pahalı mı bilmiyorum. Bunlardan başka Akbal’ın gezileri de yer buluyor bazen, Londra sokaklarında dolaşan Akbal kâğıt üzerinde pek güzel canlandırmakla kalmıyor, o günleri okuruna yaşatıyor da. Son olarak oyuncu ölümlerinin yarattığı nostalji havasına değineyim, Akbal sevdiği oyuncuların ölümlerini büyük bir acıyla anlatıyor, Hollywood yıldızları ona gençliğinin filmlerini, haliyle gençliğini hatırlatıyor ve ölümler o günlerin geri gelmeyeceğini hatırlatıyor durmadan. Aşkın yaşama uçukluğu bu oyunculardan birinin oynadığı rol üzerinden yansıyor. “İnanmıyorum Penelope’lerin bu çağda ‘var’ olabileceğine. Çok isterdim, ama istekle olmuyor inanmak. Olsa olsa kandırırız kendimizi yalanlarla o kadar.” (s. 63) Küçücük bir umut palazlanmak için bekliyor, geri kalanı soğuk, ölü bir duygu. Redd’in bir şarkısında geçiyor, hâlâ aşk var mı? Var ama denk gelmek zor galiba. Akbal bunları elli yıl, belki daha da önce yazmış, onun umutsuzluğu bugünün çığı, çığlığı. “Hâlâ umut var mı?” diye sormalı belki. Var ama gizleniyor, ortaya çıktığında alaşağı edilmekten korkuyor haliyle. Kişi kendine çekilerek, çizgilerini bedeninden taşırmayarak koruyor onu. Bu da korkunç çünkü ben bir başkası, cehennem başkaları, eh, ben bir cehennem.

“Yazmak Yaşamak” bölümünde anılarına da dokunuyor Akbal, kitaptaki en ilgi çekici denemeler bu bölümde bence. Gavsi Ozansoy geçiyor bir denemeden mesela, kendisi 1940’ta başlattığı Tasfiye Hareketi’nde listeye babası Halit Fahri Ozansoy’u da ekleyebilecek kadar atak, edebiyatla kafayı bozmuş bir şair. Anıyor Akbal, Adalet Cimcoz ve Fethi Giray’la yan yana getiriyor Ozansoy’u, geçmişin nasıl da yok olduğundan bahsediyor. Necati Cumalı geliyor sonra, Niçin Aşk‘taki şiirleri. Akbal’ın övgüyle dolu yazısında Cumalı’nın söylediği bir şey var ki reisiumumun aynı konudaki malum açıklamasını düşününce cuk diye oturuyor. Nereye, ülkenin haline. “‘Kendi payıma aşkı bilmeyen, tanımayan insandan korkarım! Hangi politik kanıda olursa olsun, ne iş görürse görsün, gönlünde aşkı yaşatmamış insanın elinden çıkacak iş eksiktir. Kusurludur.’” (s. 74) Fahri Onger bir de, şiirleri antolojilere girdiyse de kitap haline gelmemiş, yakın arkadaşının ölümüne bu yüzden de yanıyor Akbal. Dörtlü tayfada Akbal, Onger, Necatigil ve Birsel var, Şişli civarında birlikte gezmişler, tozmuşlar, güzel günler geçirmişler. Sonrası toprak işte, giden dostlarına yanıyor yazar. Yaşanmamışları da düşünüyor, yan yana iki adadan birinde Hüseyin Rahmi Gürpınar, diğerinde Sait Faik Abasıyanık yaşıyor, tanışmışlar mıdır acaba? Vapurda denk gelmişler midir? Gürpınar’ın pek yanaşacağını sanmam, Sait Faik’in de içmediği zamanlarda oldukça utangaç olduğunu okumuştum, yol arkadaşlığı düşük ihtimal. Akbal Gürpınar’ın köşkünü gezerken hayal kuruyor, iki yazarı buluşturuyor. “Sait Faik’te ada insanları balıkçılar, deniz esinleri ne kadar çoksa, Hüseyin Rahmi’de yok denecek kadar az. Bunun nedenini nerde aramalı?” (s. 87) Işıl Özgentürk mü anlatıyordu, Sait Faik hakkında belgesel çekilirken ekibe yanaşan bir balıkçı çok özlediği arkadaşının yazar olduğunu öğrenince şaşırmış, “Vay köftehor! Yazarmış da bize söylemezmiş!” demiş. Gerçekliği tartışılır ama hoş bir durum bu, ne gerek var söylemeye? Etik kaygılar güdülebilir ama insanın bir kendiyle paylaşacağı tatlı bir suç bu, anlatılana zarar da vermiyorsa. Bilemedim.

Katherine Mansfield, Charles Dickens gibi yazarların yaşamlarının kısaca anlatıldığı denemeler var, Akbal’dan ustalara saygı kuşağı. Virginia Woolf’un romanları hakkında kısa bir değerlendirmesi: “Kolay okunan, akıcı, sürükleyici romanlar çabuk çabuk çevrilir başka dillere, derine inen, izlenimci, ayrıntıları ele alan, gizli noktalarıyla insanı veren, anlamak için ayrı bir çaba isteyen romanlar ilginç gelmez okurlara. Proust’tan da, Joyce’tan da ancak birer kitap çevrildi Türkçeye. Woolf onlardan daha talihli olamazdı elbet.” (s. 108) Woolf’un çevirmenini bir an önce bulmasını diliyor Akbal, neyse ki buldu da hemen hemen bütün eserleri Türkçeye çevrildi.

Hoş denemeler. Akbal’ın öykülerinden bildiğimiz dil ve rahatlık da var. Okunası.