Lili Zografu – Lokantamızda Prens ve Prensesler Daima Taze ve Bol Masal Sosu ile Sunulur

Biyografi. Kazancakis’le ilgili araştırmasına değinilmiş şurada Zografu’nun. Aslında servis edilen sadece “prens” ama anti-feministliğinden, giriş niteliğindeki yazısının içeriğinden “prenses”i de ekleme ihtiyacı duymuş herhalde Dinçmen, sonuçta masaya prenseslerle prensler getirilecek, yiyeceğiz. “Sizlere bir prens vermemi istemezsiniz, herhalde. Sizler için yapabileceğim bir şey varsa, o da, prensi öldürmektir. Pamuk prensesi de beraber, tabii. En ufak bir saygınlık, gurur ve gerçeklikten nasibini alamamış o aşağılık köle kurtulamaz elimden.” (s. 5) Çevrede ayakta durabilen hiçbir şey yok, savaş sevdalısı dünya denizleri kurutmuş, kuşları yok etmiş, “Doğa’nın yaşamını katletmiş barbar bir bolluk”. Eşcinseller evlilik hayatını mı çağrıştırıyor, Hıristiyan holiganlar iş başında, Nazileşmiş nefret. Ondan önce Antik Yunan’ı tehdit eden Yahudi nefreti var, sistemleştikten sonra ikame aygıtına dönüşmüş, yıkım dinden dine. Direnişe aktif olarak katılmış Zografu, biliyor, savaştan sonra işbirlikçiler ve İngilizlerle çarpışmaya devam eden ulusal direniş hareketine karşı “kovalar dolusu masum vatandaş gözü” teranesi uydurulmuş, sağcıların gözlerini oyup kovalara dolduruyorlarmış sözde. Masallar, hikâyeler, egemen sınıfın uydurmaları iş görüyor, sola duyulan öfkenin körüklendiğine şahit Zografu. Gördüklerinin özetini çıkarıyor, insanın düşüşü. “Geriye ne mi kaldı? Bir başka uydurma, bin yıldan da eski bir masal! Yalanların en aşağılığı! Günümüz çırılçıplak güzellerinin, starların gazetecilerle yaptıkları söyleşilerde ‘hayatlarının ideal erkeği’ni beklemekte olduklarını bildirmeleri safsatası!” (s. 7) Sıklıkla biçim değiştiren masal savaş sonrası dünyasına uyarlanmış, artık herkes prens mi bekliyor? Dünya proleter kadınları! Zavallılığın flaması altında birleşiniz, ey! Haykırış, ifşa, yeni zamanların yeni prenslerinden eski masallar aslında, Kazancakis eleştirisinde de -anladığımca- görülen sav: Erkekler kendi kendilerini masallaştırıyorlar, onlar küçük yaşamlarının galipleri, liderleri, jönleri, katilleri, şairleri. Tabii mutluluk gösterileri, erkek poligam poligam hareketler sergilerken kadının diğer uçtan bir türlü çıkamaması. Meşhur bir davadan bahsediyor Zografu, erkek sulh hakimi, tam bir hilkat garibesi, kadın taşradan gelmiş, boşanmaya çalışıyor da erkek evlenmeden önce şartlarını sunmuş, insanlık dışı koşullarda sürecek evlilik, besbelli. Kadın o şartları kabul ettiyse boşanırken hiçbir hakkı olmaz mı, kendine saygı duyan bir insan o koşullar altında nasıl sürdürebilir yaşamını, bu durum kadının da insanlıktan çıktığını mı gösterir, soruların cevabını bulmak için tam on bir yıl düşünülmüş. Erkeğin çok yüksek bir ahlaki nitelik taşıdığı, kadının da kocasını tek mutluluk kaynağı olarak görmediği evlilikler, eh, belki makuldür ama Zografu’nun “ahlak nitelik”ten kastettiğine bakmalı. Ortak bir gerçekliği paylaşmak olarak özetlenebilir belki, erkek eşcinselse açıklamak zorunda mesela, olabildiğince şeffaflık. “Karşılaştığımız tek büyük yalan, yalnızca ‘kadının yaşamdan alacağı pay erkek vücudundan geçer’ diye formüle edileni midir? Bu hususu kavramanız ve bundan kopabilmeniz öylesine güç ki! Sizleri sizler kadar değersiz olan erkeklere ve onların arzularına bağımlı kılan bu göbek bağını dişlerinizle söküp atın! Yaşamınızı şekillerden, kocaman laflardan, renkli romanlardan ve edebi aşk yalanlarından arıtınız!” (s. 19)

Giriş yazısındaki tonu öykülerinde anlatıcıya verir Zografu, karakterler bam güm anlatırlar: “İşese de kabahatlı olan fakirin allah belasını versin. Böylesine bir ayıbı ufacık bir köyde nasıl saklıyabilir de doğuma bir kulp takabilirsin! Kürtajın lafı bile edilmedi. Anamın parası da olsa, ben de o zamanlarda daha da büyük olsam, günaha gireceği fikrini kafasından kim atabilirdi! ‘Allahın sana göndermiş olduğu bir çocuğu sen nasıl öldürebilirsin!…’” (s. 23) Nalbant Manol olmasa Hariklia doğmayacak, piç olarak damgalanıp dışlanmayacaktı okul arkadaşlarınca, kader kısmet, annenin “yediği halt”ı diline dolayan halk huzur vermiyor, kilisede bile neler neler. Anlatıcı, erkek kardeşi Kosti’yle birlikte Hariklia’ya arka çıkıyorlar ama nereye kadar, bir de yokluk vuruyor, yokluk vurdukça halk daha fazla vuruyor çünkü hak etmişler o yokluğu. Sözde. Öyle bir sıkıntı ki işgal kurtarıcı gibi görünüyor: “Bu sıralarda da, harp patlamış oldu… bitti diyene kadar da, diğeri başladı; işgal dedikleri yani… Köyümüz İtalyanlarla dolmuştu; oh, be! böylesine temiz ve güzel insan görmemiştik… ben aşağı yukarı onsekizinde, Kosti’miz onbeşinde, Hariklia’mız da on civarında.” (s. 25) Ergini hala piyasaya çıkınca işler daha da şenleniyor, bu şıkır şıkır kadın sayesinde karınları doyuyor biraz, hele anlatıcıyı yanına almaya karar verdiğinde bayram resmen. Yine sömürülecekler, zeytin tarlalarında aileyi çalıştıracak Ergini, evine gelen subaylara da anlatıcıyı iteleyecek. Düşman değil mi onlar, memleketi işgal ettiler? Aptallığın lüzumu yok, pirzolanın kemiğine bile muhtaçken et yemelerini sağlıyor o askerler, hem zenginlere ahlak mahlak gerekmez. Anlatıcı köyüne döner dönmez annesinin şamarını yer, o sıra kardeşler halalarının vasıtasıyla memur yapılırlar, açlıktan kurtulurlar. Kosti’yle anlatıcı para biriktirip ev alırlar bir güzel, eşyalar meşyalar, yavaş yavaş “düzelen” bir hayat. “‘Ben de artık bir hanımım! Döşenmiş daire sahibi, koskoca bir bakanlık memuruyum. Beni tekrar gördüklerinde, köydeki kadınların hasetten çatlamalarını isterim.’” (s. 34) Zografu bu prensesleri yakmak istiyor işte, işbirlikçilik yapanları, başkalarının zararına çıkarını kollayanları. Yakacağı prens Kosti bu arada, adam otuz yıl boyunca ablasının evlenmesini engelledikten sonra bir gün parmağında nişan yüzüğüyle çıkınca ortaya, anlatıcı öfkeden deliriyor resmen, meğer kardeşi onu çiğneyip geçmemiş mi! Bir diğer öyküde felçli eşinden ayrılamayan, sevgilisinden de ayrılamayan bir kadının hikâyesi var, bu kez mesele dinî mambo cambo. Üçü birlikte yaşıyorlar, sevgili olmasa felçlinin durumu nanay, kadın iyi toparlıyor ortalığı da halkın tepkisine karşı ne yapmalı?

Uzun öykü, novella belki üçüncü metin, diğer ikisine de novella deniyor ama en fazla uzun öykü olur onlardan. Teo Tadulis’in mahkemede verdiği ifadede aile trajedisinin adım adım nasıl örüldüğünü görüyoruz yıllar içinde, işgaller gelip geçiyor, cuntasıdır, bilmem ne belasıdır, Teo gözlemci olarak yırtmaya çalışmış ama eşinin ailesinin doğrudan bağı var iktidarla. Kaynata zamanla önemini yitirmiş bir general, dünyalığını çoktan yaptığı için ölümünü dört gözle bekleyen kızı, Ceni, her şeyi planlamış: lüks yaşam, saygın bir isim. Er geç. Komünistlerin hapsedildiği, öldürüldüğü zamanlarda erkek kardeşi hayatını kaybetmiş, kız kardeşi türlü işkenceden geçmiş Ceni’nin, aile vatan hainleri öldürüldüğü için memnun. Teo da cayır cayır yanmalı da onursuzluğundan mustarip zaten, en sonunda Ceni’yi öldürerek noktayı koyacak. Ne biçim bir aile, öldürülenlere zerre üzülmedikleri gibi Ceni’nin kız kardeşine muamelesi korkunç. Çocuğu ölecek kardeşin, parası olmadığı için hastaneye yatıramıyor evladını, Ceni o sıra koşa koşa gelip yeni aldığı evden bahsediyor. Halk için savaşan, kardeşini yitiren, neredeyse çocuğunu da yitiren kardeşinin karşısında istediği kadar caka satsın, böbürlensin Ceni, her seferinde o alaycı gülüşle karşılaşıyor, yine başaramadığını anladıkça vitesi artırıyor, insanlıktan çıkıyor giderek. Teo katlanamadığı yerde suç işliyor da durduruyor rezilliği. Kendince. Küçük burjuva terbiyesi aldığını söylüyor ifadesinin bir yerinde, tüm ömrünce eşini sevmesi gerektiğine inandığından davranış ve düşünce kalıplarının dışına çıkamıyor, bu yüzden o da küçümsüyor komünist kardeşi, aşağılıyor. Çarpık yaşamı kendi iradesiyle değil, Ceni’ninkiyle biçimleniyor, sonunu da Ceni getiriyor aslında. Kendi sonuyla birlikte.

Mitos’un bastığı ilk kitapmış bu, sonradan Kostas Tahçis’i de bastılar. Ne romandı o da. Aranmalı, bulunmalı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!