Butler hikâye boyunca yan hikâyecikler yaratır, biri çok matrak: Seinfeld’i dinleyenlerin yüzlerinde en ufak bir kasın oynamadığını görürüz, adam sahnede patır patır anlatırken arada dinleyicileri dikizler, hareketsiz durduklarını görünce onlara sallar artık, yapacak başka bir şey yoktur. Bir İngiliz pek komik olmadığını söyler, sonra şakağına, çat, küllük isabet eder Seinfeld’in, koşarak kaçmaca. Tam Cehennem işte, herkes en çok korktuğunu yaşıyor. Hatcher McCord neden yaşamıyor, daha doğrusu yaşarken yaptığı işi yapmayı sürdürüyor orada, düşünülecek şey. Şeytan’ın kanalının müdürü Beelzebub pek rahat vermez, Şeytan zaten her an tepesindedir, ateş yağdırabilir, azıcık mutluluk hisseden insanları meşaleye çevirebilir, acılı ruhların ödleri kopar her an hacamat olacaklar diye, Hatcher’sa sunduğu programdan çıkıp rahatlıkla dolanabilir. Cehennem’deki tüm televizyonlarda görünüyor her gün, üstüne “Neden Buradasınız” konseptini geliştirip meşhur ruhlarla röportajlar yapıyor. Hitler? Bir şeyleri yanlış yaptığı için mutlaka. Clinton? Tamam, gerisini getirmemiş ama yine de çok kötüydü o dönemi, elbet orada olacaktı. Hillary’yle birlikte üstelik, birbirlerine kenetlenmiş çiftler. En kötüsü Hatcher’ın komşusu olan çift herhalde, adamımız ne zaman baksa kavga ediyorlar, aldıkları her nefes birbirlerini darlamak için kullanacakları sözler için sanki. Bir ara birbirlerine âşık olduklarını hatırlayacak gibi oluyorlar, bir zamanlar âşıktılar elbet, sözcük akla gelmeyince kurtuluyorlar aslında, ateş onları çağırıyor. Güzel duygular yasak, Hatcher bir ara eski eşlerini arayıp bulduğu zaman sevginin ne olduğunu, söyleyecek, dilinin ucunda, neydi o? Hayır, bencilliğinden başka hiçbir şeyden bahsetmiyor kadınlar, Hatcher korkunç bir eş. Dünyanın en ünlü sunucularından biriymiş. “Yaşarken” diyeceğim, öldükten sonra da öyle. Neden orada olduğunu öğrenmesi gerek, tabii oradan nasıl çıkacağını da. Aslında bildiği yol işe yarayabilir, sonuçta Dante oradan kurtulmuş, Beatrice’yle birlikte daha havadar yerlerde dolanmıştır, Vergilius’u dinlemesi yeter Hatcher’ın. Anne’le birlikte çıkabilirse iyi, de, Bilmemkaçıncı Henry’den bir türlü kopamamış Anne, uğruna neler olmuş, başı bile vurulmuş ama katiline âşık bir kadını yolundan çeviremeyeceğini biliyor sanki Hatcher. Şansını denemek zorunda. Şanstan başka hiçbir şey yok elinde, Şeytan’ın okuyamadığını düşündüğü zihni var bir. Özgür irade. Kurtuluş umudu. Göstermediği müddetçe ele geçirilemez, engellenemez, durmadan çalışan bir zihin. Mahremiyet. Bütün bunlar düşündürüyor açıkçası, diğerlerinden farklı bir var oluş biçimi mi var orada Hatcher’ın, Tanrı’nın kıyak çektiği biri mi, Şeytan’ın ayrıcalık sunduğu ruh belki. Röportaj yapacaklar, torpil geçmesi anlamlı, Şeytan işini iyi yapmasını istiyordur adamın. Diğer tüm ıstırap biçimlerinin zincirlerini saldıktan sonra ne kadar dayanabileceğini görmek istiyor da olabilir, finalde her şeyin bir anda solmasını bekledim, şöyle, ama başka bir seyir çizdi Hatcher. Tahmin edilebilirdi yine: McDonald’s’ın arka kapısından geçip bu kez renkli bir McDonald’s’a çıkar, Cehennem’deki gibi yüzünü sürekli gösterip batan, insanı kedere boğan bir güneş yoktur tepede, her yer ışıl ışıl. Otu çimeni, bağı bahçesi, son model arabası falan, kusursuz bir dünya. Hatcher gaza bastığı gibi uzar gider, bomboş sokaklarda dolanır, kimsecikler yoktur. Ekmek kamyonunu süren babası hariç. Herkesin kendi korkusuyla işkence çektiği bir yer Cehennem, malum, babasının zorbalığını orada hatırlar da, ne hisseder Hatcher, succubus mideye indirdiğinde, paramparça olduğunda, sonra iblisten doğunca tek parça haline gelirken -vurulma, yanma, patlama, ne olursa olsun beden(?) eski haline döner tekrar aynı acıları çekmek için- ne hisseder, metin orada kapanır. Cehennem’in Hatcher için de Cehennem olup olmadığı tartışmalıdır, hiçbir mutsuzluk ânına şahit olmayız, en azından anlatıcı göstermez bunu, Anne tam kurtulacakken dönüp Henry’yi bulmak istediğinde bile. Karakterin ait olduğu âlem belli aslında, ipuçları verili. Neyse, çocukluğun en güzel günlerinden gelen ekmek kokusu, şoför koltuğunda baba oturuyor, belki Hatcher’ın tek güzel anısı. Sevgiye dair kırıntı. Fazlasına izin yoktur çünkü babanın yeri bellidir, Cennet’teki varlığı çok kısa sürer. Elbet geri dönecektir Hatcher, o sessizlik, ideal dünyanın nitelikleri asıl Cehennem. Anlatının tonunun değişiminden de anlaşılır, Cehennem’de “hayat vardır”, devinim hiç bitmez, Hatcher oradan oraya sürüklenip, kimlerden ne hikâyeler dinleyip, en azından memnuniyetsizlik duymaz denebilir. Hamburgercinin kapısından geçip tekrar kamera karşısına geçtiğinde izleyicilerine onları çok özlediğini söyler, buruk son, tam Hatcher’lık. Büyük kapının olduğu kısım etkilemiş midir Ted Chang’i acaba, onun bir öyküsünde Tanrı’nın yeryüzüne indiğini öğrenen insanlar araçlarına atladıkları gibi yıldırımlarla yıkanan, göksel bir aydınlığın yayıldığı tepeye doğru tam gaz ilerlerler çölde, Hatcher’ın Anne’i de yanına alıp gittiği geçitte onca ruh öte tarafa geçmek için ileri hamle yapar, hemen hepsi yanar tabii, Cennet’e götürecek geminin havaya uçmasıyla birlikte umutlar söner. Cennet’e hamburgercinin arka kapısından geçmek de anlamlı, kimin keyifli bir çocukluk anısı yok ki hamburger dükkânlarına dair.
Birkaç röportaj yapacak, başta Şeytan’la, sonra çıkış yollarını araştıracak Hatcher, hikâye aşağı yukarı bu. Cehennem çok eğlenceli bir yer aslında, her an yanıp kül olmak dışında. Anne’in din mevzusu misal, Martin Luther’in orada olduğunu görmüşler, normal, Anne ne yaptıysa Tanrı adına yaptığını söylüyor ama Tanrı öyle düşünmüyor herhalde. Şeytan’ın ipliği pazara çıkardığı bölüm hoş, röportaj sırası. Babası kullanacak tabii, aralarında savaş var gibi görünüyor da dümen, sadece Cehennem’in başında birinin durması lazım işte. “Kakalı popo!” diye bağırıyor hamamböcekleri, türlü haşerat, Hatcher’ın beyninde sürekli bir uğultu. Humphrey Bogart aynı filmlerindeki gibi, oldukça havalı ve huzursuz. Beatrice’nin o meşhur metinle ilgili söyledikleri: “‘Bakın,’ dedi Beatrice. ‘Buraya geldi ve geri döndü. Sizce onun on dördüncü yüzyıldaki okuyucuları gerçek Cehennem’i anlayabilirler miydi? Buranın benim ilk geldiğim zamanki halini görmeliydiniz. Elektrikli lambalarla internetin işleri daha da karmaşıklaştırmadığını söylüyor değilim. Fakat o zamanlar burası bizim yaşadığımız hayatın kâbusa dönmüş şekliydi. Sizce Dante burada gerçekten neler olduğundan bahsedebilir miydi? Uzun geceler hepimiz duvarlarla çevrelenmiş bir şehirde bir araya toplanır, nereden geldiği belli olmayan hayvan yağlarına batırılmış en kirli paçavralarımızı yakardık ve herkes uyaksız, kötü şiirleri ezberden okumaya mecbur bırakılırdı. Orada olsaydınız, çevrenizdeki koku ve ses kirliliğinden kurtulmak için kendinizi Ateş Gölü’ne atardınız. Fakat bunları Florance’ta anlatırsanız size gülüp geçerler. Onlara kalırsa Cehennem böyle bir yer olamaz. Anlatılanlar onlara Siena’daki gündelik yaşamın bir parçası gibi gelecektir. Dante onlara inanacakları türde işkencelerden bahsetti. Fakat anlattıkları yine de işkenceydi.’” (s. 44) Teknolojik yenilikleri takip etmek eski tüfekler için en etkili işkence biçimi, telefonunu şarja takamayan yaşlıların tanıdıklarıyla konuşmamasından daha kötüsü yok. Ha, bir de Hatcher’ın kendi zamanının ötesinden kimsenin oralarda dolanmaması da ilginç bir fenomen, yani en son gelen Hatcher’mış da sonrasında Hıristiyanlık ortadan kalkmış gibi. Müslümanlık ya da. Ne bileyim, 500 yıl sonrasında da günah işleniyordur. Bütün zamanlar tek bir âna sıkıştırıldığına göre, eh, Hatcher için daha makul bir yer yok vakit geçirmek için.
İyi roman, tekrar basılmaması üzücü. Gerçi depoda bekliyordur, alıp okunası. Sırf Seinfeld’in kafasına küllük yediği sahne için bile okunur.











Cevap yaz