İlginç, dağıttığını toplamaya yeltenmiyor bile. Sokaklarda kitap okuyan çocuklar analarından babalarından gizlenerek üç beş sayfayı aşmaya çalışırlarken paparayı yiyorlar, ardından çocuklardan birinin babasının esnaf karşısında ezikliğini gösteren upuzun bir bölüm geliyor, kaleydoskop basbayağı, tam eklemlenmeyen pasajlardan ibaret roman. Gerçekten uzun, doldur boşalt diyaloglar, klişe tasvirler, The Room‘un kiçliği resmen. Özkan büyük bir ciddiyetle yazmıştır herhalde, ortaya çıkan bambaşka. Üç çocuktan biri kitap okuyor kuytuda, Can, Sulu var yanında, bir de “Yamuk”. Kafası yamuk olduğu için. Sulu’nun annesi evi terk etmiş, Bomonti taraflarında bir yere taşınmış, arıyorlar da bulamıyorlar kısacık. Parayı bulduklarında gazeteye ilan vermeyi düşünecekler, veremeyecekler çünkü aptallık üstüne aptallık yapınca cortlayacaklar bir güzel. Neyse, Can mahalle bakkalının yanında çıraklık yaparken şutlanıyor, bakkal bir başka çocuğu işe alıp çocuğun ablasını mı ne elleyecekmiş arada, Can’ın babasına çocuğun kitap okumaktan başka hiçbir halt yapmadığından şikayet ediyor. Çocuk makine gibi okuyor, Pal Sokağı’nı, Oliver Twist’i falan biliyor sanki, bilmediğini de okuyup öğrenecek ama para yok. Kütüphanenin yolunu bilmediğinden onca kitabı satın almayı bekliyor, parayı vurursa. Babası baştan istemiyor okumasını, komşunun çocuğu okumuş da ne olmuş, üç kuruşa memur. Başka bir komşunun çocuğu dört işlemi öğrendikten sonra çırak girmiş bir yere, dükkân açmış, paraya para demiyormuş. Kahvede konuşulanlar başka değil, iyi örneklerin yanında dinin elden gitmesi var, kadınlar meme popo dolanıyorlarmış, erkekler taşak düzeltmekten iş yapamıyorlarmış, ortalığın karıştığına ve düzenin bozulduğuna, birilerinin yetişip dünyayı kurtarmasına dair gevezelikler filan, ortaya karışık klişeler. Başka nereye sapıyor hikâye, hangi yanlış odaklanmalara sahne, mesela baba gidip balık tutuyor köprüde de her gün balık, annenin imanı gevremiş, kahvaltıda da balık yemek istemiyor açıkçası. Adam işe girmiyor, balık tutuyor bir, sonra gidip mahalle kahvesinde kepaze oluyor, yetmiyor, bakkaldan veresiye istiyor, borç istiyor, aşırı absürt bir bölümde kıçına tekme yemediği kalıyor. Yabancılaştırma örnekleri muazzam, önceki bölümde Can’ın korktuğu heyula baba küçücük kalıyor bakkalın yanında, saçmalıyor, sokağın ortasında madara olurken hâlâ gevezelik ediyor. Can’a göre kötü biri değil, sadece basiretsiz, yoksa ne babalar biliyor eve sarhoş gelen, evdekileri sıradan tokatlayan, bilmem ne. Çocuk duyarlı, kardeşlerine eziyet etmek istemese de ediyor arada, çocuk çünkü. Baba da çocuk biraz. Anneye yazık, evi tek başına toparlamaya çalışıyor. Can’la arkadaşları çamurlu, boklu yollardan su kenarına iniyorlar, Kasımpaşa’nın en pis zamanları, yüzüyorlar da aileler karşı bu sulu işlere. Yamuk’un teyzesi özellikle, evde mendil işleyerek üç beş kuruş kazanıyor da çocuğu büyütmeye çalışıyor elinden geldiğince, serseriliğe tahammülü yok. Bir şey de yapmıyorlar aslında, kitap okuyorlar, arada sinemalara gidiyorlar para buldularsa, biri takas yoluyla dandik oyuncaklarını çikolatayla değiştirmeye çalışıyor ama çikolatalı çocuk ürküyor, ağzına tıkıveriyor zıkkımı, şamar yiyor. Yan hikâyecikler, çapraz hikâyecikler, türlü hikâyecik, Şişko’yla Gebeş’in bizim çocukların karşısına çıkıp Can’dan sopa yemeleri o kadar beklenmedikti ki kahramanın yenilenmiş yolculuğu resmen: bu iki davar Can’a bilenirler bir güzel, karşı karşıya geldiklerinde ana bacı gideceklerini düşünürüz çünkü tansiyon çok yüksektir, eh, sokaktaki çocuk da kolaylıkla küfür eder ki bugün okulda, evde, her çeşit özel ve kamusal alanda yardırıyor malum, mevzu dönüp dolaşıp nanik yapmaya, dil çıkarmaya gelir. Lan oğlum kafasını kıracağını söylüyorsun çocuğun, iki küfret de şanın yürüsün, horozlanın karşılıklı. Yok, Özkan çocuklara kötü bir şey yaptırmıyor, melek kılıyor onları. Sigara içmeleri hariç, o zamanlar sigarayla ilgili büyük bir sorun yok sanırım. Kötü çocuklar içiyorlar gerçi, bizimkiler parayı doğrudan kitaplara gömmek istiyorlar. Buldukları paranın bir kısmıyla yapacaklar bunu. Bakalım. Önce Can’la babasının gece vakti duydukları silah sesi: yakınlardaki marangozhaneden mi, kereste atölyesinden mi, bir yerden silah sesleri geliyor, öğreniyorlar ki hırsızlar kasayı patlatıp paraları aşorlamışlar. İkinci olay surlarda, bizimkiler oynamaya gittikleri zaman ipsiz sapsız birinin oralarda dolandığını görüyorlar, biraz eşelediklerinde de gömülü parayı buluyorlar. Soygun parası olsa gerek, dükkân açılsa açılır o parayla, hemen bölüşüp ailelerini ihya etmeye kalkıyorlar. Değişik işler: Yamuk’un teyzesi onca parayı sevdiği adamın getirip bıraktığını düşünüyor, gidip serseriye teşekkür ediyor, serseri gelip parayı çatır çutur yiyor bir güzel. Teyze çakacak köfteyi de parayı almayacak, adamın suratına çarpacak. Onurunu kurtardı ve hikâyeden çıktı gitti, helal. Sulu annesini arayacak işte, arayamıyor ama, hikâye oraya varamadan zottiriyle bitecek. Can’a bakalım, olabilecek en kötü biçimde ulaştırıyor parayı ailesine, baba hemen şımarıp çocuklarına giysiler, eşine bilmem neler almaya karar veriyor. Çarşı pazar karışıyor tabii, gerçekten zengin bir akrabaları mı vardı ki öldüğü zaman onca parayı bu ibişe bırakacak? Kimse yemiyor hikâyeyi ama para sıcak gelince sorgulamıyorlar babayı, davarlar hariç. Can’la babası o soygunun failleri olmasınlar? Buradan mı ilerleyecek hikâye, hayır, kimse polise gidip bir şey söylemiyor. Ey, bu işkillenme neden, mahalleli o kadar yoksul da kıskanmıyor mu babayı, tantana. Paranın kaynağını sorgulayan yok, babasıydı annesiydi harcadıkça harcıyorlar, Can aslında o kadar salak görünmemesine rağmen o kadar salak ki tekrar gidip zuladan deste deste para yürütmeye kalkacak. Sakladığı çikolata varmış evde de, kardeşlerinden biri bulmuş da, diğer kardeşe sus payı vermiş, ayrı tantana. Babanın bakkala gidip adamla ortak olmaya kalkması, kahvede bakkalın üzerine yürümeleri, madem ikinci dükkânı açacakmış da borç niye vermiyormuş, saçmalığın son noktası da olacak o kadar böyle bir romanda. Neler oluyor, Şişko’yla Gudik peşlerine düşüyorlar bizimkilerin, zulayı keşfediyorlar ama sivil polisler de pusmuşlar oraya bir yere, çocukları paketleyip bizimkilerin denize açıldıkları kayığın ardına düşüyorlar. Denizdeler çünkü o serüvenlere çıkan karakterler gibi yaşamak istiyorlar, adalara modalara gidip dünyanın öbür ucunda, ceplerindeki paralarla bir güzel takılabilirler. Kafasızlıktan altı ay yedirmelik eylem. Polisler yakalıyorlar çocukları, kıyıya getiriyorlar, bir dahaki sefere mutlaka gideceklerini söyleyip teselli buluyor bizimkiler. Para nereden çıktıydı, o dönemler banka soygunları gırla, fidyeler toplanıyor, belli ki eylemcilerin beyni de yetersiz kalıyor. Aslında zekâ yoksunluğundan mustarip bir roman olduğunu söyleyebiliriz, herkesin olabildiğince hata yaptığı, ironinin zerre dokunmadığı karakterleriyle dört dörtlük. Yok mu bahsetmeye değer iyi yanları, var, dönemin arka sokaklarında neler olup bittiğini görebiliyoruz. Patlayıcıyla balık avlayanlar, “kadın kılıklı genci” kısmetini kapattığı için çalıştığı yerden kovan kadın, manzara: “Bir çabukta aşağılara aktılar. Kasımpaşanın bittiği, Şişlinin başladığı yerlerde tenekelerden, tahtalardan kulübelerin bulunduğu sokaklara, yaz olmasına rağmen çamur içinde, ancak bir kişinin sığabileceği bir yere saptılar. Dizlerine kadar çamura batmış çocuklar, bulaşık kokulu sulardan meydana gelmiş gölcüklerde oynuyorlardı.” (s. 73) İki dakika sonra denizin dibinin ışıl ışıl olduğunu, yengeçlerin cirit attığını, eh, çocukların hayal gücüne verelim ama vermeyelim, anlatıcıyı olduğundan başka bir şeye çevirmeyelim. Niteliği belli. Bu romanı neye çevirelim, sırf üye diye Özkan’ın metnini basmış YAZKO, tebrik edelim, böyle müstesna bir romanla karşılaşınca dünyadaki tuhaflıklara şükredelim.











Cevap yaz