Devrimcilik ailede nesilden nesle geçebilen bir eylemdir. Bizim çocuklardan biri babasına verdiği sözü tutmayıp 1 Mayıs’a gitmiş, abisi de gitmiş, işin kötüsü babası da gitmiş, babası mahallelinin yanına gelince gördüğü oğluna bir tane patlatmış, sonra birlikte slogan atmışlar. Diğeri çıkmamış ortaya, yürüyüşe katıldığını inkâr etmiş, bilmem ne. Neyse, eski tüfeklerden biri Carlitos Santana’nın kaldığını söylemiş bir, kırk yıl önce dedesinin Carlitos Gardel’in kaldığını söylemesi gibi. Ertesi gün beynini dağıtmış, Santana dağıtmadığına göre yapılacak işler var ama 1925’e döneceğiz önce, dedenin silahı Fransico Ascaso’dan aldığı zamana, eylem öncesinin heyecanlı anlarına. Her birini saymalı mı, o tabancayla kimi öldürmüşler, gruplarının adı neymiş, arabayla yola çıkıyorlar da Santiago’nun ilk banka soygununu gerçekliştiremeye gidiyorlar. Evet, o bir soygun ama soyanlar hırsız değiller, sermaye sahiplerinden alıp sömürülenlere verecekler paraları. Ve yaşasın anarşiymiş, yaşasın anarşi! Bankadakiler şikayetçi değiller, gençlerin çok kibar olduklarını söylüyorlar. Matrak: biri domuz sosisinden bahsetmiş, diğeri sadece sosis demesinin yeterli olduğunu söylemiş, Şili İspanyolcasıyla Arjantin İspanyolcası arasındaki farklardan doğan Güney Amerika mozaiği, Ecinniler‘deki söyleşisinde Zambra uzun uzun anlatıyordu İspanyolcalar arasındaki farkı, hangi ağzın daha şekerpare olduğunu. Olaya denk gelen bir şair inek memesiyle, testisle dolu benzetmelerle anlatmış olayı, dönemin bohem ortamlarında “Pablo Neruda” adıyla bilinen şair memelerin, pipilerin öyle işlere karıştırılmaması gerektiğine dair entelektüel bir anlatıyı savunmuş. Birkaç fişek atmalı, birincisi memleket yangın yeriyken elbet şiir, sanat, estetik konuşulacak ama şiddet olaylarını değerlendirmede bir ölçü olarak kullanmak bunları, yan yana gelmesi zor, cort normların sosyal yaşamda iç içe geçmesi o yıllarda durumun ne kadar vahim olduğunu gösterirken 1960’lardan itibaren, işlerin daha da kötü gitmesi, daha da kötüye, dedelerin kahramanlıklarından bulunacak gücün sağlayacağı dayanağa ihtiyaç, eh, devlet terörü kıyımı sürdürürken her türlü yardıma ihtiyaçları var. “‘Dolayısıyla ben bir öncünün torunuyum,’ diye düşündü eski tüfek ve evden ayrılmadan önce aynaya baktı.” (s. 12) Sol koltuk altında tabanca, cebinde bir iki bozukluk ve telefon numarasının yazılı olduğu kâğıt, mazideki halinin gölgesi olduğunu düşünüyor, hâlâ ışık saçtığını. Göreve çıkıyor, son bir eylem, diğer üç arkadaşıyla birlikte ilk eylemin anısına yine bir soygun işi ama bu kez şairlerin söyleyecekleri söz yok, sanat suskun. Geçmişteki fraksiyonel farklardan ötürü yaşanan kopuşlar -Türkiye’deki duruma ne kadar da benziyor, Osman Akınhay mıydı Ankara’da farklı grupların kafada sandalye kırmak için fırsat kolladığını söyleyen- tekrarlanmayacak, tavukçuda bir araya gelen dört eski tüfekten ikisi barışacaklar mesela. Geçmişte antifaşistlerin toplantılarından birinde Maocu gence elindeki bütün broşürleri yediriyor bıçkın komünistlerden biri, hani öyle revizyonist hareketlere hiç gerek yokmuş Mao’ya göre, ayrıca insanlara kendi görüşlerini yayma hakkına ne olmuş? Kırk yıl sonra, dünyanın nerelerine dağıldıktan sonra geri döndükleri zaman karşılaştıklarında o olayı anıyorlar, barışıyorlar, eylemin başarılı olması için güç birliği. Cacho Salinas’ın gidip tavukları almasını Lolo Garmendia söylemiş, ekibin kumanyasını halletme işi onda, e-postayla ne alması gerektiğini söylemiş. Bazı yöntemlerin gerekçesi malum, o zamanlar dijital akışı kontrol edecek teknolojiye sahip olmadığından mı, Şili’de e-posta yoluyla haberleşmek güvenli. Kolay da. Cepte telefon numarası taşımak hata aslında, tüfeğin eskiliğine verebiliriz. Evet, Lucho Arancibia’yla birlikte üç kişiler, hikâyeleri Şili’de başlayıp tekrar Şili’ye dönmüş, arada rüşvet verip kaçış bileti almalar, kimleri kimleri geride bırakmalar, elbet karmaşanın başladığı yere döneceklerdi. “Dükkân sahibi ezelden beri komünist olduğunu belirtti; zaten bu hiç iyileşmeyen bir ahlaki nasır sayılırdı. On yıl İsveç’te ürgünde kalıp ülkeye geri dönenlerdendi. Göteborg’da, ülkenin adalarından, buz mavisi denizden ve IKEA şiltesine kimi atacaklarını neşe ve hür iradeyle seçen, asla tongaya düşürülemeyecek o kadınlardan söz ederken iç geçirdi. Geçmiş özleminin yükünden azade, İskandinavya’da kök salabilmiş iki çocuğu vardı, akılları ne denli bir karış havada olsa da kökleri sağlam kayalık zemine yaslanıyordu, Psycore grubuyla sahne alan Latin Amerika’nın yerel rock gruplarını dinlemek yerine geceleri Nefertiti caz barına takılmayı yeğliyorlardı çünkü KalleSepúlveda’nın gitar soloları Çingene Rodríguez’in ağıtvari notalarına kıyasla ruhlarına daha fazla hitap ediyordu.” (s. 16) İkinci fişek, biri Göteborg’dan, biri Paris’ten, diğeri bilmem nereden, her yerden dönerler ama tam bir dönüşten bahsedilemez çünkü dayanışmanın, direnişin, kültürün, devletin anlamı değişmiştir, evlerini asla bulamayacaklardır. Atalarının eylemlerini tekrar hatta taklit etmelerinde bir yol bulma çabası, gelenekten istikamet kestirmece var, o toprakların geleneği devrim olduğuna göre devrimci bir iş çevirecekler, zamanında devletin arayıp bulamadığı paraları bulmak için Gölge’nin geride bıraktığı son ipucunu takip edecekler. Profesyonel devrimci olarak Gölge, muhteşem karakter, bütün klişeleri canlandırıp toy devrimcilere yol gösterdiği gibi yaşlılıklarındaki hallerine de ışık tutuyor. Hâlâ sözünü dinlediklerine göre adamın, gerçi ne işler başarmıştır o da: hangisine söylediği önemli değil, hikâyeleri karakterlerine yapışana kadar hepsi aynı amacın peşindeki aynı ruhlar, hikâyelerinin birleşmesinden sonra hiç fark kalmıyor zaten. Neyse, demircilikle uğraşan birine kocaman kancalar yaptırmıştır bu gölge, nedenini söylememiştir ama devlet için çok güzel bir şov hazırladığından bahsetmiştir. Kısa süre sonra elektrik hatlarına o metal kancaların çart çort takılması, havai fişek gösterisi adeta, demirci genç keyiften kafayı yerken gözlerinden akan yaşlara engel olamaz. İçeriden biri, en iç katmandan daha derini var illa, kurumlar arasındaki boşluklara sızıyorlar, edindikleri bilgileri yeraltına, örgütlere ulaştırıyorlar, örneğin devletin ABD’yle bir olup halkı soymasıyla elde ettiği milyon dolarlar bankalarda saklanmaktadır, Gölge veya Gölge’nin türevi dört eski tüfekten birine giderek paranın yerini söyler, örgütünün belli bir vakte kadar eyleme geçeceğine dair haberin gelmemesi durumunda başka bir örgüte gideceğini belirtir. Çomak mutlaka sokulacaktır, sabote edilecektir halkı soyanların işleri, edilebildiği kadar. Boşa çıkan hamleler de olmuştur, Pinochet’nin yediği haltlardan birine dair çok gizli bir bilgi sunulmuştur ama sunulan iktidar tarafında durmayı tercih edince fırsat kaçmıştır. Pek çok fırsat, pek çok plan, 1970’lerde kaosa boğulmuş Şili’de kurumlar arasında güven yoktur, askerler birbirleriyle çatışırlar, generaller devre arkadaşlarını işkenceden geçirirler. Devletin faşist yapılanmalarına karşın sol örgütlerin mütevazı direnişi. Kayıplar, yıllar sonra kemikleri bulunanlar, Neruda’nın cenaze töreninde insanlar başlarını kaldırırlar, askerlerin doldurduğu mekânda korkusuzca yürürler tabutun ardından, diğer yanda yüzünü saklayanları görürüz ki yadırganır veya yadırganmaz, insanidir o tepki. Bazıları afla birlikte sevdiklerinin dönmesini bekleyeceklerdir, bazıları için dönecek kimse kalmamıştır, sadece hayatta kalmayı düşünürler. Bu dört çavuş son bir kez dans edecekler işte, Gölge’nin kırk yıl önce bıraktığı notlarından biri harekete geçirecek onları. Şili’nin, Arjantin’in, Latin Amerika’nın ama yetmez, dünyanın hikâyesidir. İyi romanda. Alıntıyla bitireyim: “Birbirinin sırtına şaplaklar atan bu adamlar iki eski dosttu; futbol, politika ve ızgara merakıyla hafta sonları aynı barda buluşurlardı. O zamanlar yıllara meydan okumak, dostluğu ebedi kılmaktı planları, ülkeyi de daha iyi bir yer değilse de daha az sıkıcı bir yer haline getirmek için ortak bir mücadele yürütüyorlardı: Ta ki eylül ayındaki o yağmurlu sabaha kadar; o gün, öğleden itibaren saatler bilinmeyen saatleri göstermeye, dostlukların silinip yok olduğu güvensizlik saatlerini göstermeye başlamış, geriye dul eşlerin ya da anaların yürek yakan feryatları kalmıştı. Hayat bir anda karadeliklerle dolup taşmıştı, üstelik her yerdeydi o karadelikler, bazıları metro istasyonlarına giriyor, bir daha çıkamıyordu; kimileri taksiye biniyor, bir daha evine dönemiyordu; öbürü ışık diyor, karanlık tarafından yutuluyordu.” (s. 47)












Cevap yaz