Asaf Güven Aksel – Solabakan

Tanıklık etmiş, etmemiş, aynı coşkuyla çiziyor portreleri Aksel, Arif Damar’la anılarını Nâzım Hikmet’e değinen yazılarıyla yan yana koymak o coşkuyu duyumsamaktan geçiyor başta, portreleri yekpare kılan coşkudan, ardından insanı yakalama biçiminden. Metin Altıok olsun, Sivas’ta yakılanları anma toplantısından aklında toplantı salonundaki mumların titrek alevleri ve basamaklar kalmış diyelim aklında, Aksel ölümün çeşitlemelerinden birini anımsıyor, Altıok’un kendi ölümünü çoğaltmasını, dağın zirvesinde votkalar donmamış da beden donmuş, karlar eridiğinde cesedin bozulmadığını görüyorlar. Hastanede biraz daha direnmişti, yine direniyor, basamaklarda elinde bir temizlik fırçası, dalgın. Türkiye=Madımak. “Ancak kendi ülkesinde, varsayımsal bir coğrafi girinti olarak, bir basamakta oturur bir insan. Elinde temizlik fırçasıyla! Günü geldiğinde, tahta sapını silah olarak kullanacak, savaşacak. Elinden almak isteyenlere, bırakmayacak. Silahı bir temizlik fırçası olan insan oturur bir basamakta, o basamak ülkesiyse.” (s. 14) Ülke yangın yeri, kadın memesine satışa çıkıyor, bir sopacıkla tutulabilirse artık. Sopacık yanmadan. Sahne de yanmadan. Köy meydanlarında jeneratörden gelen fon müziği eşliğinde oynayan bir oyuncu askılara asılırsa, işkenceden geçirilirken maymun taklidi yapıp arkadaşlarını eğlendirirse nasıl aşağılanacak, yok edilmesi lazım ancak. “‘Hey tiyatrocu, hadi bize bir şeyler oyna!’ Hayret! Boyun eğer bu komuta. Oynar. ‘Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti’ni izlemiş işkenceciler, hapishane müdürleri, cunta kademeleri vardır bu ülkede, yüzlerinde bir el izi, aşağılanmış…” (s. 19) Deneme Sahnesi’nde başlamış, AST’te ustalaşmıştır, gişelerde onun oynayıp oynamadığını sorarlar. Kolektifin parçasıdır, sanatçının başka sanatçılarla birlikte sanatçı olduğunu bilir, sanatçının işçilerle sanatçı olduğunu, kazandığı ödülü bu sebeple Söke Toprak-İş Sendikası’na verir ama sendika kapatılınca devlet mahzenine atılır o ödül, Altın Portakal. Erkan Yücel‘in. Direniş güçlensin: “Tahir”den “Fakir”e , Burdur’dan Essen’e bir Baykurt sonra, TÖS kapatılacak diye hemen TÖB-DER’i kuran, 1979’da yurt dışına çıkmak zorunda kalan yazarın köylülerini Artvin’de, Tokat’ta, her yerde görürüz, kanlı canlı insanları anlatmıştır Baykurt, birlikte yaşadıklarını. Cumhuriyet onu götürmüş, Köy Enstitüsü’nde eğitmiş, öğretmen yapmış, eline kalem vermiştir, üstüne düşeni yapacaktır artık. Ayrılalım Aksel’in portresinden de Günyol’un denemesine varalım, İstanbul’a gelen genç adamı iyi hatırladığını söylüyordu Günyol, yazı çizi işleri için karşıya gidip gelen incelikli çocuktur Baykurt o zamanlar, sofradaki muhabbeti eşsizmiş. Sonra ortadan kaybolmuş, biraz yüksekten de konuşmuş Günyol’la ilgili, tabii yıllar sonra. Konu neydi bilinmez, yine sevgiyle anıyordu Günyol, gönlü en geniş insanlardan biri olduğunu gösteriyordu. “Bir not daha: Hani şu Taraf gazetesinin ‘sponsoru’ Alkım’ın çıkardığı K dergisinde, Fakir Baykurt yazıldı geçenlerde. Fotoğraflardan biri, altında Fakir Baykurt yazsa da, İbrahim Kaypakkaya’ya aitti. Bu editoryal hata değil, bir bilinçaltının dışavurumuydu sanki. Köy Enstitülüler… Kasketliler…” (s. 24) Yerde bulduğu sözcüğün kimin olduğunu söyleyebilecek kadar biliyordu dünyayı Dağlarca, babasına inat çıkardığı kitaptan sonra şairliğin yakasını bırakmayacağını da biliyordu, şiirden şiir doğacağını, kitaptan kitap. Şairler portrelerinden fırlıyorlar, Enver Gökçe görünüyor bir ara, anti-faşist örgütleri kurdu mu, işkence gördü mü tevkif edildiği zaman, hepsi insandan uzak durduğu o yalnızlık yıllarında anımsadıkları belki, tekrar yaşadığı. İşçilerin çalışırken çıkardıkları sesleri şiirine almasından tarihi sabitlemeye duyduğu merakı görebiliriz. Tek yöntem değildir, neşeyle, alayla, mizahla da kaydedilebilir bir devletin halkını sevmediği, Sevgi Soysal’ın azıcık acılı metinlerinin meyli şenliğe doğrudur. Çok iyi hatırlıyorum, konu bir anda Soysal’a gelmişti de gözleri doluvermişti Tosuner’in, ne güzel insan olduğunu anlatırken. Ankara’dan tanışlar, acaba daha başlarda öykülerini Soysal’a mı götürmüştü, can suyunu mu almıştı ondan hikâyeleri? Bir yerlerde yazmıştır veya birilerine anlatmıştır, okunur veya duyulur. Portreden bir parça: “Şükür, bu siyasal yapıt, üç bilirkişi tarafından verilen bu rapor ve af yasasına dayanarak, ‘müsadere edilen kitapların sanığa iadesi’yle okura ulaşmıştır. Geriye, TRT Roman Başarı Ödülü’nü almış bu romanıyla yargılanınca, TRT’deki işinden ayrılması kalmıştır!” (s. 36) Yazarlıktan ayrılmamıştır, hoş gelen ölümünü bile bitiremese de yazmıştır Soysal. Yazı da bir tür çeviri, bilinçten kâğıda tercüme. Başka bir çevirmen, Onat Kutlar, diller arasında doğal bir ilişki olduğunu çocukluğunda keşfetmiş. Şeylerin biçimlerinin dili, zihnin dili, dünyadaki her şeyin dili birbirine. İtiraf mı var bir de, bana mı öyle geldi bilmem, yasaklara, baskılara karşı ne yapıyor izleyiciler, okurlar, soruyor Kutlar, filmleri ve yeryüzünü doğru düzgün tartışmamanın sebebi biraz da eksiklik, yokluk değil mi? “Bu soru yöneltildiğinde, yıl 1983’tü. Sonra, bir üniversitenin geniş salonunda, bir köşeden kalkan parmak, aradıklarının nerede olduğunu söylemişti: Cezaevlerinde, işkencelerde, sürgünde. Peki, demişti ek olarak, siz neredeydiniz?” (s. 47) Sanat için, insanlık için kim neredeyse orada, bu neredeliğin sorgusunun kontrası mutlaka çıkacak, konumu iyi belirlemek lazım bu sebeple. “Ekin adamı” işinin başında, insana olan inancını yitirmeden yazıp çiziyor, uğraşıyor, Kutlar’a göre konum. Cemal Süreya’ya göre de portredir, aslında Aksel’in portreleri ne kadar benzer Süreya’nınkilere, o kadar lirik değildir de epiktir mi demeli, dememeli ama, insan sadece insanlığını koruyarak ne kadar da direniyor zulme, kahramanlaşıyor, sadece insan kalmaya çalışarak bile, hele bugün, Aksel’in gözünden baktığımızda. Victor Jara için yazdığı var işte, Neruda’ya komşu, şuradaki gibi. Einstein, Chaplin, Rosenberg, dünyamdan insan manzaraları. Buralara dönelim, “Sevgili Cemo” diyen, “yüzümdeki Diyarbekir Çıbanı da olduğu gibi çıkmalıdır” diye ekleyen Ahmed Arif, olduğu gibi görülmek istiyor, öyle fotoğraf hilelerine gerek yok. O tek kitabından sonra da şiir yazdığını kime söylemişti, Akbal’a mı, birilerinin anılarından tutup çıkarmalı. Bazı şiirleri kitap çıkmadan önce Kürtçe ve Zazacaya çevrilip elden ele köylere kadar yayılmış, kurşunların ve pusatların arasına “Otuz Üç Kurşun” karışıvermiş, Doğu mitinglerinde okunan şiirlerinden de bahsetmiş Arif, Dicle kenarına götürmüş şiirlerini, kilim götürür gibi. “Biyografisinde, gördüğü işkence sahnelerine genişçe yer verilmesine istemiş Cemal Süreya’dan. O zaman biz de bunu yerine getirmiş olalım. Kâh karanfil kokan, kâh zehir-zıkkım cigarasıyla, toprağının altın sabrı, kız saçı tütünle yatmış mahpuslarda, volta atmış maltada birinin söylediği Kürdün Gelini’ni dinleyerek, unutmuş dudakları öpmeyi, ama direnmiş. İşte söyledik. İstediği genişlikte olmadıysa da, ilkence denilmediyse de. Devrimciliği dondurma yalamak zanneden türediler, parmağı taşa değmemişler, şimdiye kadar ibret almamışlarsa, ne desek ‘çifayda’!” (s. 89) Başka, en son Picasso olsun, “Picasso bizim” diyenleri anlamayan bir çocuk Aksel de olsun, resimlere bakıp bakıp anlam çıkarmaya çalışması dünyayla senkronizedir, halkın anlayamadığı şeyler çizen bir adam halkın rengini nasıl taşıyacaktır ki? 1944’te bir Fransa gazetesi “Demokratik İspanya’nın oğlu, komünist aileye katıldı” diye yazmıştı, Aksel’e göre masaya bir tabak daha fakat “uzaktan hısım”, çalışmalarını düşününce. Parti aidatlarını tümüyle ödemiş. Kore, İspanya, çizgilerinde özgür. Stalin’in şerefine kaldırdığı kadehin deseni, FBI listesinde “tehlikeli bir Stalinist”, SSCB’yi elbet eleştirecek, ne yapacaktı başka, aile içinde olacak öyle. 1949’da barış güvercinini çizecek, dünyanın üzerinde uçuracak hatta, 1956’dan 1973’e dek sessizliğe gömülse de bir kez salmıştır barışı göğe.

Çizgilerinden taşan portreler, nerede biteceği belirsiz, dört dörtlük. Telos’un kurucusuymuş Aksel, var olsun.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!