İki yazım geçti, birinde oraya taşınmışız meğer, haberim yoktu. “Çocuktum/ ve çaresiz”, iki katlı ahşap bir evin pencerelerinden bakınca daracık sokağın denize sürünüşü. Takır takır takır, o ne sesti, gacırtısı bitmiyor, araba geçti mi sarsılıyor ev. Betondan ahşaba, hiç alışamamıştım, iyi ki dönmüşüz. Ailenin karanlık zamanlarıydı, ne olup bittiğini şimdi bile bilmem. Meydana giderdik, heykelin önünde kaç fotoğrafım var, Sub-Zero’yu taklit edip buz atar gibi yapmışım. Az ileride Şampiyon, günde iki kez midye tava yiyebiliyorum istediğim kadar, Sarmısak’a gidip minare topluyoruz yerden. Şeytan Sofrası, hiç anlamadım, çukurun tekine bakıp Şeytan’ı mı hayal etmeliydik. Buraya basmış, diğer adımını denizin ortasına atmış, o kadar büyük bir Şey mi tan? Otuz küsur yıl geçti sonra, otuz küsur yıl geçebilen ölçüde bir yıl, insan şaşırmıyor hatırlayamayınca nasıl geçtiğini. Gemiyi bekliyoruz, sıradayız, Midilli’ye gideceğiz. Etrafıma bakıyorum, bilmiyorum oraları, bir zamanlar biliyordum. Bir zamanlar oralarda koşturdum, dolandım, 90’ların ortalarına doğru. Unutuş ne güzel, uğul uğul. Yorulmaz’ın kitabını okuyunca hiçbir şey hatırlayamadım, yine güzel, yörenin tarihini öğrendim. Bakla çiçeği dolması karşıki adada da güzel, yirmi küsur yemeğin tamamı karşıda da yapılıyor. Gelişler gidişler sık, önceleri Ayvalık’a gelip torbaları doldurduktan sonra dönerlermiş, adadaki sebzelerin daha büyükleri burada bulununca. Zeytinyağı bilinir, karadiken nam deniz kestanesi pek hoştur, bir de folyoda ahtapot tarifi vermiş Yorulmaz da nasıl, nerede pişirmeli, ahtapot illa Ayvalıklı mı olmalı. Cunda’da papalina yenecek, tostçular her yerde, simit-peynir-çay üçgeninde güzel bir kahvaltı, Tenekeciler Sokağı’ndaki aşçılar ne pişirmişlerse, mercimek çorbası ya da paça bulunurmuş. Mavi yolculuk var oraya özel, Behramkale’ye gidip gelmeli. Ayvalık Palas Oteli’nin altında bit pazarı, her şey var. Filiz Ali’nin her yaz düzenlediği konserler, Orhan Peker’in etkinlikleri, bir zamanlar şenlikliymiş oralar. Geylân Kitabevi, dünya kadar kitap, insanlar şaşırırlar görünce. Filmlerde de göründü sanırım, meşhur. Kapandı sonra, Yorulmaz kapattı, Ayvalık kültürel birikiminin önemli bir bölümünü kaybetti.
Tarihine girsem çıkamam. “Ayvalık” adı nereden geliyor, antik metinlerde anlatılan yapıların kalıntıları duruyor mu hâlâ, oralarda o kadar ayva var mı gerçekten, Yorulmaz iyi çalışmış da incelemiş. Yakın tarih ilgi çekici, 1923’ten 1952’ye kadar Ayvalık’a denizyoluyla da geliniyormuş İstanbul’dan, İstanbul-İzmir gemileriyle. Bandırma var o gemilerin arasında, yüzen kahraman. “I. ve II. mevkilerinde beşer kamarası bulunan, III. mevki yolcusunun ambarda evet kendi hasırını, çulunu sererek, ticari yükmüş gibi ambarda, seyahat edebildiği, şilep bozması, eski mi eski bir vapur… Biz yeni yetmeliğimizde o vapurla İstanbul’a gitmiş, durumunu görmüştük.” (s. 28) Söylendiği gibi lüks bir yat falan değil, dökülüyor. Başka ne, antikçağlarda Ayvalık’ın önündeki adalara Hekatonisa denirmiş, Apollo’nun takma adı “Hekatos”tan geliyor. Daha daha eski zamanlarda, yirmi milyon yıl önce çökmüş oralar, adacıkların olduğu geniş göller belirmiş, Akdeniz’le gölleri ayıran kara şeridi ortadan kalkınca da Ege oluşmuş, bilinen hikâye. Lavlar basmış ortalığı, Pompeii’nin başına gelen Ayvalık’ın başına gelmemiştir herhalde de “Sarmısak Taşı” denen bir bir yapı malzemesi çıkmış ortaya ki binaların çoğunda kullanılmış, karakteristik bir nitelik kazandırmış Ayvalık’a. Alibey’in, Cunda’nın yani, karşısına düşen Tımarhane Adası Tepesi’yle Çatal Tepe, Dalyan Tepe de hatta, yanardağ bacalarıymış. Lav katmanı yöreyi biçimlemiş resmen, etkileri: “İlki; binlerce yıl, granitlerden zeytinlikler arasına akıp gelen çözüntü toprak ve kum, Ayvalık zeytinyağına incelik veriyor; ikincisi, Edremit Körfezi’nde ve yurdumuzun diğer yörelerinde üretilen zeytinyağlarında bulunmayan nefaseti kazandırıyor; üçüncüsü kilometrelerce uzayıp giden, Sarmısak Plajı’nı meydana getirdi; dördüncüsü, soğan kabuğu rengindeki Sarmısak Taşı adını taşıyan büyük zenginliği verdi.” (s. 42)
Yorgi Sakkari’ye göre korsanların saldırılarından yılan adalılar evlerini bırakıp karşı kıyıya yerleşmek istemişler, Ayvalık öyle kurulmuş. Yöredeki ilk camiyi (Hamidiye Camisi), okulu Osmanlı’nın Hıristiyan “uyruğu” dikmiş, hoş. Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın Ayvalık’a gelişinin, Papaz İkonomos’la dostluğunun hikâyesinden çıkarabiliriz, Türklerle Rumlar arasında öyle fena bir durum yok. Savaşlara kadar. 1821 Ayaklanması sırasında “izbandit” denen Yunan teknelerinden cesaret alan Ayvalık Rumları ayaklanmış, teftiş için gönderilen memurları kabul etmemişler. İsyan söndürülmüş, 1867’de Karesi’ye (Balıkesir) bağlanmış şehir, öncesinde 1847’de Saruhan ilinden Hüdavendigâr’a verilmiş, Manisa’dan Bursa’ya. 1884’te zeytinyağının ne kadar süper bir şey olduğu keşfediliyor, ayrıca matbaa da İstanbul’dan önce Ayvalık’ta mevcut. Toz boya fabrikası var, Fransa’ya boya ihraç ediliyor falan, tam bir ticaret merkezi o yıllarda. Büyük savaşlarla boğuşan devlet Ayvalık’taki isyan potansiyelini görmüş, ahaliyi İç Anadolu’ya göç ettirirken Balkan Savaşı’nın perişan ettiği Boşnakları yerleştirmiş oralara. İyi niyetli bazı Yunanlar “karanlık dış güçler” dermiş Yunan İşgali’ne önayak olan Batılılar için. “Yalan değil, şaka değil, Ayvalıklı Rumlardan oluşan bir tümen, Yunan birlikleriyle bu savaşa katıldı ve o kuvvete ‘Ayvalıklılar tümeni’ adı verildi!” (s. 77) Bozgundan sonra Midilli’ye sığınmışlar ama bir gün geri dönebileceklerine inandıkları için kızlarını Midillili gençlere vermemişler. Sivil değil, “ilk asker kurşunu”nun atıldığı yermiş Ayvalık, hikâye dokunaklı. İngiliz bir teğmen çıkmış, Boşnaklara verilen malları bahane ederek Türklerin hırsız ve namussuz olduklarına dair tehdit dolu bir konuşma yapmış. Anadolu’ya göç ettirilen Rumlar geri dönmüşler, İngilizler hapishanelerdeki Rumları salmışlar, tam yangın yeri.
Ayvalık’a hizmet eden çok, Cumhuriyet’i benimsetmeye, yerleştirmeye çalışan bürokratların çabaları olağanüstü. Reşat Nuri’yle çekilmiş bir fotoğrafı var yörenin ileri gelenlerinin, kendi başlarına açabildikleri okul teftiş edilirken gururlular. Üç “Çamcılar”: İbrahim Ethem, Muhip Özyiğit, Nuri Özer. İsimlerini anmalı. Halkevi olayları, Demokrat Parti’nin Ayvalık’taki işleri, en yakın tarih. Bir de meşhurları var tabii oraların, sayıp bitireyim. Fikret Muallâ fularını takmış, öğrencileri önde, fotoğraf şıkır şıkır. 16 Mart 1935’te belge düzenlenmiş müstefi sayıldığına dair, Muallâ bir istifa dilekçesi bile vermeden bırakmış okulu, sonra Fransa yılları. Salâh Birsel’e dediğine göre okul müdürünü kovmuş, salata olmaktan son anda kurtulmuş Muallâ, zeytinyağından gına gelmiş artık. Oktay Rifat her yaz gelmiş yirmi küsur yıl boyunca, Altınova’daki evinde yazmış da yazmış. Romanlarını daha çok. Avni Arbaş piposunu rakısına katık edermiş, Cunda’daki pansiyonun temizliğini görünce yere bir damla boya damlatmaktan korktuğunu söylemiş Yorulmaz’a. Yazlıklarda kimler kimler, Oktay Akbal’ından Fakir Baykurt’una, Emin Özdemir’inden Halil İnalcık’ına. Aslı Biçen’le Tuncay Birkan var, Feyza Hepçilingirler orada yaşıyor zaten, Pınar Kür yılın sekiz dokuz ayını orada geçirirmiş, Ayşe Kilimci de sürekli oturanlardan. Teoman Madra önemli Ayvalık için, bakanlıkla bürokrasiyle falan boğuşarak tarihî eserleri koruma altına aldırmış, bir de öyle güzel fotoğraflar çekmiş ki. Ömer Madra’nın amcasıymış. Kâmuran Gündemir’i de anmalı, Fazıl Say’ın her fırsatta saygılarını sunduğu hocası. Onun da hocası Muhtar Hanyalı, Ayvalık’ın müzik ortamını zenginleştirenlerden. Daha da çok isim var, meraklısı bakar. Yorulmaz borçlu hissettiği herkesi anmış, Ayvalık’ın güzelliğini ortaya koymaya çalışmış, biraz da çorba yapmış elindeki malzemeyi ama olsun, on numara beş yıldız bir metin çıkarmış ortaya. 1924’te sessiz sinema gelmiş Ayvalık’a yahu, ortada doğru düzgün elektrik yok, öyle bir yer Ayvalık.











Cevap yaz