Yeşilöz’ün romanının estetik niteliğini tartsak elde kalır, tartmayalım, şahitlikten biçelim kıymetini. Fırat’ın kıyısındaki köyün manzaraları hoştur, çobanların, ağaların tasvirleri başarılıdır ama iş karakterlere gelince, yok, kâğıttan bile değil. Diyalogların, eylemlerin, sınıfların altını doldurmak için konmuş, o kadar cansız. Yerellik kayıp, özellikle konuşmalarda, Kürtçe bir cümle aradım da bulamadım. Şart değil ama taşın toprağın, koyunun tosunun, evin evliliğin anlatılıp sosyal yaşamla tıka basa doldurulan karakterlerin iletişimlerine de sirayet etseydi hikâye, iyi olurmuş. Bodoslamadan dalalım, köyü her bahar eriyen kar suları ve yağan yağmurlarla şişen Fırat besliyor, köylüler genellikle koyun yataklarını rüzgârlı, serin yerlerde yapıyorlar ki sineği, sıcağı rahatsız etmesin. Çobanlar ara sıra buluşup civarda ne olup bittiğini öğreniyorlar birbirlerinden, köylerine dönüp ağalarına, ahaliye anlatıyorlar, haberleşme biçimi. Kadınlar iş elbiselerini giyiyorlar, sağacakları koyunların gelmesini bekliyorlar, çocuklarının şamatası kafalarını şişiriyor. Ağalık bitti bitecek, Beko’nun sadece bir sürüsü kalmış geride, eskiden yirmi sürüsü varmış da bütün çobanları geldiğinde bir sofra çıkarırmış, pilavından ayranına her şey var, hep birlikte yerlermiş. Beko’nun karısı Zeré kadınlara sağım ücreti olarak Beko’nun verdiğinin iki katını verirmiş, tabii Beko ortalarda olmadığı zaman. Traktör, biçerdöver girmiş köye, gücü yeten köylüler almış, Beko başta gâvur icadı diye pek tutmamış ama görmüş ki alan ihya oluyor, sürüleri elden çıkarıp almış bir iki, kentte ev, arsa, işçilerine yol vermiş. Kentlere göç başlamış böylece, inşaatlarda çalışanlar kışın köye dönmüşler ama ayakları kesilmiş yavaş yavaş, köye ancak biri öldüğünde uğramaya başlamışlar. Nüfus azaldı, geçim kaynakları tükendi, topluluk zayıfladı. Köydekiler kentli akrabalarının değişimine anlam veremediler, o kadar çok düşünüp o kadar az konuşmak neden. “Şakalaşmayı ve ağız dolusu gülmeyi hepten unutmuşlardı. Giyimleri kuşamları da değişmişti. Konuşmalarına köylülerin anlamadığı bazı Türkçe kelimeler de katmaya başlamışlardı. Genç kızlar başörtülerini atmış, saçlarını da kısacık kestirmişlerdi. Biraz daha iyi kazananlar köyden arazi alıp tekrar köye yerleşeceklerini söylüyorlardı. Bazıları gecekondulara alıştıklarını, burada bir taş üstüne bir taş daha koymanın daha hayırlı olacağında direnip duruyorlardı.. Kimileri de, devletin yakında toprak reformu yapıp onları toprağa kavuşturacaklarını, böylece köylerine kesin dönüş yapabileceklerini düşünüyorlardı. Daha cesaretli olanlar ise ‘Babalarımız Beko’nun babasından önce bu köydeydi, bu araziler Beko’nun babasının mı?’ diye veryansın ediyor, bir güç oluşturup eski arazilerini almayı düşünüyorlardı.” (s. 8) Toprak politikaları, reformları hakkında sayısız metin vardır da aklıma Muzaffer İlhan Erdost’un Osmanlı toprak sisteminin Cumhuriyet’le birlikte iyice cortlamasını incelediği sıkı yazısı geldi, aynı sorunlara değiniyor Yeşilöz. Gerçi asıl mesele bu sömürü değil, başka türden bir dehşet çıkacak ortaya da köylünün durumunu anlayalım bir. Son sürüyü Haso’yla Faté sağıyorlar, kazandıklarıyla çocuklarını büyütüyorlar zar zor. Yan hikâye: Haso’nun ayrı, Faté’nin ayrı dertleri var başta, akrabalarıyla evlenmek istemedikleri ve daha da önemlisi birbirlerine tutuldukları için atakları bertaraf etmeleri zaman almış ama başarmışlar, karşılaşacakları güçlükleri yenmede destek oluyorlar birbirlerine de öyle dayanabiliyorlar, yoksa devlet karşısında çözülüp giderlerdi. Çocuklarına Kürtçe isim koyamıyorlar bu arada, yasak, daha doğrusu resmî isimleri Türkçe çocukların. Azad’ın hikâyesini takip edeceğiz, Beko’nun oğlu Ahmet’in başına gelenlerin yanında. Liseyi Diyarbakır’da bitiriyor Ahmet, Ankara Üniversitesi’nde mühendislik okurken Kürtlerin bulunduğu gruba giriyor, babasını öfkelendiriyor çünkü politik konuşmalar, eylemler başını belaya sokabilir. Sokuyor, otuz altı yıl hapse mahkum oluyor Ahmet, darbeden sonra -12 Eylül olsa gerek- siyasi davalardan yana umut yok. Babası servetinin yarısını devlet kapılarında kimlere yedirmiyor oğlunu kurtarmak için, başaramıyor, bütün köylü üzülüyor oğlana. Ülkenin üzerinden silindir gibi geçmeye başlıyor asker, köylere karakollar kuruluyor. Sonrası dehşet. Yılmaz Odabaşı’nın Güneydoğu’da Gazeteci Olmak nam araştırmasını okudum bu romandan sonra, kontrgerillanın, bütün kurumlarıyla devletin politikasını açığa çıkarıyor yaşananlar. Yeşilöz bir ailenin dağılışını, yurt dışına kaçmak zorunda kalışını bütün ayrıntılarıyla yansıtmış. “Sert yumruk vurdu”lar kenara, komutanların tuhaf tepkileri kenara, bunlara yapacak bir şey yok.
Suat Başçavuş devletin büyüklüğünden, yüceliğinden bahseder köylülere, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye bağırtmadan salmaz, devletin Beko’ya ucuz toprak vererek aslında köylülere iyilik yaptığını söyler, ne ki Ahmet hainlik etmiş, babasının yüzüne kara çalmıştır, Beko bu ayıbı örtmek için devletiyle işbirliği kurmaya elbet dünden razıdır. Bölme, ötekileştirme çabaları, korku iklimi hemen tepki yaratır, devletin “terörist” dediği gençler az ilerideki dağlık ve ormanlık alana yerleşirler. 1971’den önce de yerleşmişlerdir oralara, çobanlar hatırlarlar. Hepsi okumuş, Türkçeleri düzgün, Kürtçeleri hoş gençler. Her gün o yöreye birlikler gider, köylüler gençlerin yakalanmamaları için her türlü riski göze alıp onları saklarlar, yakalananları işkenceden geçirilir, kaçabilenler yurt dışına kaçarlar, kısmi af çıkınca ülkeye dönerler de büyük şehirlerin berisine geçemezler. Haso hayvanları otlatırken bazılarına denk gelir, mücadelelerini desteklemeye karar verir, Faté’yle konuşurlarken o gençler köyün yakınına gelmeseler de karakolun er geç geleceğini söyler. Dersim Tertelesi acı örnek. Karakol komutanı Haso’nun yardımlarını öğrenir, yakaladığı gibi içeri atar adamı. İşkence. Beko araya girer, askere erzak taşıdığı için sözünün en az beş para edeceğini bilir, kurtarır Haso’yu da adamın canı çıkmıştır dayaktan, iyileşene kadar kaç zaman geçer. Beko oğlunu ziyarete gittiğinde, hapishane de eziyettir resmen: “Kamber Ateş nasılsın.” “Türkçe konuş çok konuş.” Ahmet sevinir yine, Haso’yu hapse de atabilirlerdi, otuz yıl yatırırlardı sonra. Görüşü beklerken sağdan soldan hikâyeler, terörist diye tutulan bir ailenin iki çocuğu geri dönmemiş götürüldükleri yerden, Beko’nun köylüsüyle yakınlaşmasında Ahmet’ten başka dinlediklerinin de etkisi büyük. Haso’yu kurtaramayacak ama, asker bir kere takmış, darmadağın edecek aileyi. Dağa çıktığını duyduğunda Haso’nun ailesine musallat oluyor komutan, Faté’yi içeri alıyor, yine Beko’nun yardımıyla bırakıyor ama çember giderek daralıyor, oralardan uzaklaşmadan huzur yok kimseye. Bütün köylüyü topluyor komutan, Osmanlı’dan kalma propagandayı üfürüyor: “‘Bu güzel yurdumuza düşmanın girmesini engelleme görevi bizim ve sizindir. Sizler bu terörist, Ermeni torunlarına bu kapıyı açmamalısınız.. Bunların hiçbiri namaz kılmaz, hiçbiri camiye gitmezler. Bunlar sünnetsizdirler. Bunlarda din iman yoktur. Camilerimizi yıkarlar. Bunlar okullarımızı yıkıp yerine komünist okullarını açacaklar. Bunlar sizleri koruyan karakollarımızı yok etmek istiyorlar. Bunlara karşı koyan beni karşısında bulur.’” (s. 69) Odabaşı koymuş kitaba o broşürlerden bazılarını, Yunanların memleketi bölme planlarından kurtulmak için askere itimat edilmesini söyleyen broşürler. Türkçe tabii. Neyse, hangi valiydi o, kadınların “teröristlerle” sevişip sevişmediklerini anlamak için doktor kontrolünden geçirilmelerini söyleyen? Yeşilöz derlemiş o dönemin tüm işkence yöntemlerini işte, Faté’nin hamileliği üzerinden itibarını yıkmaya çalışıyorlar da kimse yemeyince elde patlıyor, zaten sahte rapor düzenlemiş hastanedeki doktor, Faté hamile değilmiş. Akraba gençler gidip hacamat ediyorlar doktoru, adam sabah ilk araçla vın. Haso’nun babası Hamo Dayı çare arıyor, lokantacı Niyazi’nin bağlantılarını kullanarak yurt dışına kaçırmaya çalışıyor ailesini de para lazım. Beko çark ediyor orada, Ahmet’in başına iş gelmesinden korkuyor biraz da, neyse ki Zeré dört reşadiye tutuşturuveriyor Hamo Dayı’nın eline de kurtarıyor bizimkileri. İstanbul’a geldiklerinde Kürt çocukla muhabbet, öf, poz kesilen bölümler pöf, yine de okunması gereken bir roman.











Cevap yaz