Sema Aslan – Kozalak

“Kozalak” Bedir’dir, kendini nesneleştirme biçimi, ağaçtan düşen canlılık. Keyfince açılıp kapanır, kökünden itibaren koza, apaçık. Evrilecek, yine insan ama başka bir cinsel formu var artık, dedesinin ve babasının kabul etmeyeceği türden. Hikâye tamamen onunla ilgili değil, metni olduğu gibi kaplamıyor, merkezde kısmen var. Yayılır gerçi, kozalakların romanı, onlar gibi evriliyor. Üç bölüm, gizleri ortadan kaldıran bölümler, farklı üsluplarla yazılmış. Bu iyi, karakterlerin edebî atak geçirmeden duramamaları, benzetmelerden benzetmeye koşmaları çok kötü. Çok çok kötü çünkü sonu gelmiyor, dolmuyor da, yerine geçtikleri ögeler boşken. Hikâyesini anlatmak istiyor anne, hikâyesi önemli, değiştirse de anlatılacak bir hikâye, çocuğu o hikâyelerde yaşıyorsa elbet anlatacak ama nerede hikâye, serzenişlerinin arasında nerede, karınca adımlarının aralarını koca koca vecizelerle doldurunca boğuldu gitti. Onca benzetmeden biri: “Kafam süzgeç gibi. Az evvel makarna süzmüşüm, sonra makarnayı, içinde salçalı yağ kızdırdığım tencereye boşaltmışım ama nasıl olmuşsa olmuş, makarnalar süzgecin deliklerini tıkamış. Kafam, delikleri tıkalı bir süzgeç gibi. Hayalimde elime bir kürdan alıp o delikleri açmaya çalışıyorum bir bir. Açılan her bir delikle aklım hasretle beklediği soluğuna kavuşacak, akıl gözüm de açılacak biliyorum. Yok, kürdan yetişmez bu işe; kafamı, ters çevirdiğim süzgeci kenarlarından tencereye vurup silkelermiş gibi, yumruklarıma vuruyorum. Tıkandım. Açılmam lazım. O inatçı, yapışkan makarnaları beynimden söküp atmam lazım.” (s. 43) Tencere, makarna, süzgeç, kafa, tıkanıklık, kürdan, süzgeç, makarna, tencere, bitmesi için ne yapmak lazım bu paragrafların, cümlelerin, dolgu malzemesi. Üç bölümlü uzun bir öyküye çevrilebilirmiş, kesilecek, kısaltılacak o kadar çok yeri var ki. “Az sonra okuyacaklarımızın kısmen gerçek, kısmen hayal ürünü” olduğunun söylendiği bölüm dahil, her iki ihtimal de doğruymuş, gece rüyalarıyla gündüz rüyalarını ayıramadıktan sonra. Korelasyon hatası bir yana, okura uyarıcı bir şey fırlatmak böyle, hayır. Annenin anlatımı, ilk bölüm, yıllar boyu susan anne nihayet anlatmaya başlıyor. Mahalleli namusunu kiraya verdiğini söylüyormuş, kabul etmiyor anne, eşi var, annesiyle babası iki adım mesafede oturuyorlar, sorumluluk biraz da onların değil mi? “Bu dert benim derdim. Çocuğu ben doğurdum, ben yetiştirdim. Kocayı da adam edemedimse, ben edemedim. Dert benim derdim. Yıllardan beridir içimde, kemirip duruyor yüreğimi.” (s. 7) Memuriyet, tayinler, memleketin nerelerinde geçen çocukluk, gençlik derken annesinin yılgınlığı, kapanıklığı, babasının bıyıkları ve ansiklopedik bilgi saçması, garip bir büyüme dönemi kadın için, hele ortadan kaybolan erkek kardeşin yokluğu beterleştiriyor durumu. Anne küs, kızına yaşamın acı yanlarını aktarıyor daha çok, babaysa sessizliğinin şiddetini saçıyor her gün. Bıyıkların hareketinden anlaşılıyor iyi veya kötü bir şeyin geldiği, başka konuştuğu görülmüş şey değil. Fakat: ilk bölümdeki babayla üçüncü bölümdeki birbirini tutmuyor mu, üslup ve odak farkından ötürü başkalaşması tamam, yine de davranış örüntülerinde, konuşmalarda bir tutarsızlık var. Dışarıda terör estiren polis, ya da komiser, ya da her neyseyle evdekinin uyuştuğu görülmüyor. Şu bıyık faslı sürsün, yine bir gün bıyıkları oynuyor adamın, bir şey söyleyecek, ilk insanlardan açıyor muhabbeti de asıl diyeceğine gelesiye saatli maarif takvimi rolü yapıyor, ardından kızına çıkan talibi anlatıyor. Hem ortalık karışık, dışarıda anarşi, daha fazla okumasına gerek yok kızın, hayırlı bir kısmet çıkmışsa, üstelik meslektaşın çocuğuysa o gudik, neden olmasın. Öyle düşünüyor kız da, neden olmasın, hem o da memur ya, örüntünün sürmesi için lazım. Adamın cebinde taşıdığı defterden, taktığı gözlükten kime ne gerçi, baba makbul bir damat bulduğunu anlatırken bu ayrıntılara da yer veriyor, ansiklopedi gibi adam olmasına bağlayalım. Bazen Gecelerin Yargıcı gibi. Çoğun tam bir dallama gibi. Oyun mu sırf, öyle görünüyor, metin yine şişiyor. Örnek: “‘Bir genç var. Bizim büro amirinin yeğeni; arada uğradıkça gördüm, tanıdım kendisini. Boyu uzun, omuzları geniş, alnı açıktır. Gözündeki gözlükler, çok okuduğuna işarettir; ayrıca hissettiğime göre at gözlüğü vazifesi de görmektedir bu gözlükler zira bu oğlanın dosdoğru karşı yöne bakmak dışında bir arzusu yoktur; temiz niyetli bir çocuktur velhasıl. Gömlek cebinde daima bir kalem ve küçük bir defter vardır. Elinde taşıdığı çanta her defasın birtakım evrakla doludur. Yaşı gelmiştir, dayısıyla laflamış, iyi bir ailenin damadı olmaya gönüllülüğünü bildirmiştir. Bizim büronun az sayıdaki iyi ailelerinden biri de benim ailemdir. Evimizin havası sakin, ılımandır. Kadınlarımız çalışkan, hürmetlidir. Allah’ın emri katî, dünyanın kuralı bellidir. Yani, niyetlerimiz birdir.’” (s. 14) Gidecekleri her yeni yer hakkında bilgi verirken konuştuğu gibi konuşur adam, kızını o adama uygun görür de üçüncü bölümde erkek çocuğuna karşı ne kadar katı olduğunu, ailesini her şeyin önünde tuttuğunu görüyoruz, üstelik damat adayını da garipsiyor tuhaf davranışlarından ötürü, “iki evi”, işiyle ailesini birleştirmek istediği için mi göz ardı ediyor olmazlığı, muamma. Sonuçta kadın evleniyor, ilk gece çığlık çığlığa kaçıyor odadan, tepki görüyor, çocuğu Bedir/Uğur doğduğu zaman -romanda boğulmadan yüzeye çıkabilen parlak noktalardan biri çocuğun cinsiyetinin belirlenmesinin “zorluğu”, kız bebek veya erkek bebek, yorumlar farklı başta, Aslan o gizi pek güzel yansıtmış hikâyeye- bir başına yetiştirmek istemesi bundan biraz. O sıra Bomonti’ye taşınıyorlar, boklu derenin oralara bir yere, tepedeki bira fabrikasının ötesindeki Nişantaşı’na gitmeye başlayacak Bedir de Mıstık’ı almalı artık. İki arkadaş çok iyi anlaşıyorlar, “gereğinden” daha iyi, aralarındaki ilişkinin niteliği Mıstık’ın tacizci amcasını öldürmesiyle ortaya çıkıyor.

İkinci bölüm, L.’nin anlatısı, röportaj. Derneğe gelmiş anlatıcı, hikâyeyi kaydetmeye çalışıyor, L.’nin köyünden çıkıp gelmesiyle memleketlisinin ondan faydalanması, müşteri bulması, sonraki hikâyeleri Dolunay Uğur/Uğur/Bedir’in hikâyesinin arasına serpiştirilmiş, parçaları birleştirmek kolay çünkü L.’nin yaşamını biçimlemiş, Dolunay’ın rehberi olmasını sağlamış sonradan. Çocuk on üç yaşındayken karşılaşmışlar, Dolunay dedesinin yanında kalamamış daha fazla, kurtarmış kendini. Okulda yaşadıkları, Mıstık’la dostluğu, iç içe. Yine vecize filtresini kullanınca tabii, ne yazık ki L. de vecize sıkmaktan geri durmuyor, kendi de bir yerde diyor zaten, “kitabî laflar”. “‘Mıstık’ı kollar amcası, yem etmez serserilere. Ama Mıstık da amcasını üzmez, onu yeni çocuklarla tanıştırır. Mahalledekilerle değil, onlar olmaz. Bomonti çocuk kaynıyor, Bomonti’nin, az ilerde Şişli’nin zengin apartmanlarının arasında, Allah’ın ellerini silkelerken sağa sola saçılan su damlaları gibi saçılmış yoksul evler ve o evlerin yoksul çocukları var. Su damlası, sağa sola sıçradığında leke bırakır, yoksul çocuklar, zenginlerinin arasında hep leke gibi duruyor bu yüzden.’” (s. 67) Öff. Dayanılmıyor bazen, arka arkaya gelince cama çıkıp “cankurtaran” diye bağırası geliyor insanın. Neyse, üçüncü bölüm, Paşa/dede. Polis, operasyonlara çıkıyor, kendi bulduğu bir teknikle doğrudan evlere dalıp eşcinselleri “tahliye ediyor”. Evlilik bahsi işte, kızını davarın tekiyle evlendiriyor adam, işler ters gittiğinde zerre sorumluluk almıyor. İnsan olsunlar da bedenleri nasılsa öyle davransınlar, neymiş o dönmek mönmek. Vezir nam kişinin kim olduğunu anladığında, kendi çocuklarının katili olduğunu anladığında yani, sarsıntı.

Edebî atakları, şişirmeleri dışında iyi metin, denk gelen okusun diyeceğim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!