Gerisi gelmemiş, Franco’nun sadece bir kitabı Türkçeye çevrilmiş. Márquez’in “meşaleyi teslim etmek istediği yazar”. Üç kız kardeşin, bir hayaletin, yanan bir evin romanı. “Her şey alaşağı oldu: Ev ve sakladığı düşler, çabalar, anılar, yaşanmış yıllar, harcanmış zamanlar, pişmanlıklar. Her nesnede, çekmecelerin ihmal edilmiş içlerinde, bedenlerin mobilyalarda bıraktığı izlerde, yaşamı anlatan anılarda biriken hikâye, bu evin sakinlerinin alışkanlıkları, kötü huyları, zevkleri, unuttukları tüm geçmişleriyle yanıyordu ve bir de kadınla içerideki.” (s. 3) Evin nasıl yandığına dair ipucuna olayla en alakasız hikâyelerden birinde rastlayabiliriz, kız kardeşler için ayrı anlatı çizgileri oluşturmuştur Franco ve çizgiler uç uca eklenmez, onlu yaşlarının sonundaki karakterin, Jennifer’ın diyelim artık, kırklı yaşlarındaki haliyle arasındaki yılları kardeşlerinin bölümlerinden çıkarabiliriz. Biraz. Çizgisel bir zaman yok, olay örgüsünün bağlantıları belirsiz veya aşırı belirli, dank diye çıkıyor karşımıza, Franco’nun has kurgusuyla her an şaşırır veya bilinmeyene biraz daha gömülür okur. Jennifer’ın tuhaf hikâyesinden ilerleyelim, de, önce yangın. Álvaro’yla Jennifer -ilk bölümde kimin kimle ney olduğu hemen açıklanmıyor, evin sakinleri olarak görüyoruz karakterleri- telaşla içeri dalıyorlar, Amanda’ya çıkarmaya çalışıyorlar ama kadın içeride kalıyor, Jennifer “kardeşine bağırıyor”, o lanet olası hayaletiyle yansın gitsin. Amanda kâğıtlarla dolu dosyayı Jennifer’ın eline tutuşturuyor, yangından kurtarmak istediği tek şey o dosya, sonra dumanlar yutuyor Amanda’yı. Yazdığı mektuplar Amanda’nın hikâyesini anlatan bölümler olarak karşımıza çıkacak, Jennifer’ın eline tutuşturduğu dosyada o mektuplar. Muhtemelen. Juan Roberto ve Juan Pedro dışarıdalar, alevlerin içindeki şekilleri tahmin oyunu oynuyorlar. İkinci katta bir deve var. Çarpık bedenler oradan oraya koşturuyor. Onca hayaletin nereye gideceğini merak ediyorlar, muhtemelen yeni evlerine dek takip edecekler onları. Doğrudan büyülü gerçekçilikle kurulmuş bir anlatı değil bu, çocuk oyunu olarak görmeli çoğu şeyi, depresyonun sonucu, psikozun etkisi olarak. Matrak, tuhaf alımlayış biçimleri, yaşam hiç girmediği biçimlere giriyor onların gözünden bakınca. Yokluk, babasızlık, köyden kurtulup şehre gidebilmek için türlü aşağılamaya, hakarete, tacize katlanmak, dünya çarpık zaten. Teyzelerini bulmaya çalışıyor ikizler, bulamıyorlar, dumandan boğulduktan sonra yanmıştır herhalde. Yıllardır telefon beklerken yangın çıkınca deli gibi çalan telefonu açmaması, açtırmaması çok garip. Mektuplardan öğreneceğiz, Amanda, kaç zaman, belki on yıldır telefon bekliyor o genç yönetmenden, içine farklı zamanlarda sekiz kez giren yönetmen/senarist/dandik adama yazdıklarına bakınca takıntılı olduğu malum. Aralarındaki yaş farkı aşağılayıcı Amanda için, belki olgun kadınlarla takılmaktan hoşlanıyordu adam, o yüzden selam verdi, birlikte yemek yediler, sonra takıldılar. Aşırı kilolu olduğunu arada bir yerde görüyoruz, Amanda ömrü boyunca o aşkı bekledikten sonra denk geldiği adama öyle bir tutuluyor ki odasından bile çıkmıyor artık, gizli bir yaşam sürdürüyor. Gerçekten yönetmen miydi adam, Amanda azıcık verinin gerisini kendi mi kurdu yoksa, aşkın ötesini berisini didiklediği anlatısına güvenmek belli bir tutarlılığı belirledikten sonra. Ergenliğinden beri aşk hikâyeleri sıkıyor Amanda, kardeşlerini aşırı acıklı hikâyeleriyle şişiriyor. Babasızlığın etkilerinden biri, ihtimal. Hayal dünyasının zenginliğini yazılarından biliriz, hayaletiyle mutlu olduğunu da, hikâyenin tamamına bakınca kardeşlerinin onunla kurduğu diyaloglar, ona dair tasvirleri tamam, iç dünyası malum, hikâyenin parçaları birbirini tuttuğuna ve karakter hikâyeden zart diye fırlamadığına göre tamamdır, anlatının gerçekliğine anlattıklarının gerçekliği cuk oturuyor Amanda’nın. “Bir Delilik Yapan” nam bölümlerde en küçük kardeş Leticia’nın hüzünlü hikâyesi eklemleniyor Amanda’nınkine. Birlikte büyüyen iki kardeş. Anneleri Jennifer’ı da yanına alıp Medellín’e taşındıktan sonra onca üfürmeye maruz kalmak ne hale getirecekti Leticia’yı, yanan evde olmaması manidar. Kırk yaşında nasıl kırk yaşına geldiğini anlamayan Leticia kucağındaki Noelito’yu sevmekten başka bir şey yapamayacak duruma gelmiş artık, acayip ilişkilerinden ötürü yeterince acı çektikten sonra kalıcı bir çözüm buluyor nihayet. Neredeydi o karakter, Animal Triste‘de miydi, anlatıcının yakın arkadaşının erkeklerden yüz çevirdikten bir süre sonra intihar etmesi. Ağaçtan düşerek kolunu kırıyor Leticia, dikkat çekmek, ilgi görmek için her şeyi yapabilir ama bu rolü de kaptırıyor Jennifer’a, dünyada yerini bulmak için ihtiyaç duyduğu kişilik yağmalanırken ağır ağır çıkıyor yoldan. Kırk yılda.
Herkesin o eve getirdiği bir şey var ki ev yok en başta, köyle şehir arasında bölünmüş bir aile, toplanmalarını Jennifer sağlıyor. İki çizgi ayrılmış ona, anlatının merkezinde Jennifer var. “Acılar İcat Eden”: kazara aslında, Jennifer azıcık yaralı ve panik olduğu zaman insanların ona şefkat gösterdiğini fark ediyor. Para vermelerine yetecek kadar şefkatliler, taksiye binip hastaneye gitmesi için Jennifer’ın eline üç beş bir şey sıkıştırıyorlar, tamamdır. Yarayı tekrar açıyor kız, tekrar, ailesi bir şeylerin ters gittiğini anlıyor ama hayatlarının tersliğinin yanında pek önemli değil bu. Kendisi gibi olanlara rastladığı zaman, o bölümler hoş, Jennifer birlikte iş tutuyor ya da rakibini dehliyor oradan, zeki. Doktorla karşılaştığı an yaşamının kırılma noktalarından biri, adam çekici değil ama doktor işte, Jennifer hemen tutuluyor. Sevişmelerinde şiddet yok başta, bu da ayrı bir keşif, Jennifer şiddete uğradığında tahrik oluyor, tokattı yumruktu ne varsa yemek istiyor bu yüzden. Hamile kalması, doktorun arazi olması, çocuğuna tek başına bakması Jennifer’ın, kader gibi bir şey aile için. Söylentiler çıkmış, bütün mahalle biliyormuş zaten olup biteni, şaşırmıyor kimse. Çocuğun vurulmasına çok şaşıracaklar ama, Jennifer da şaşıracak zira saçmalıkları sadece kendisinin ürettiğini düşünüyordu o âna kadar. Franco’nun karakter yaratmadaki başarısını sırf Jennifer’la Álvaro arasındaki ilişkinin evrimi gösteriyor da yavaş gideyim, çocuk öldükten sonra dünya tepetaklak tabii, Jennifer oğlunun katilini görmek isteyene dek Álvaro’yu sadece yanan evden çıkanlardan biri olarak biliyoruz, kim olduğunu anlamak için kardeşlerin bölümlerini dikkatle okuyup sabırla bekledim. İki dip nokta aslında, Álvaro zenginlerin arasında nasıl ruhsuzlaştığını, Jennifer yoksulların arasında kafayı nasıl kırdığını itiraf ediyor, onca boğuşmadan sonra. Annenin karşı çıkmasının önemi yok, Jennifer oğlunun katiliyle görüşmek için defalarca hastaneye, hapishaneye gidiyor, adama sigara götürüyor, dibi daha iyi görmek için yapacaklarının sınırı yok. Álvaro da aynı durumda, birbirleri için yaratılmışlar sanki. Evlendiklerini, çocuk yaptıklarını görmüyoruz, hikâye ikizlerin çocukluklarından devam ediyor. Evin Álvaro’ya ait olduğu da sonlara doğru ortaya çıkıyor, hapis yattığı sürece o evde yaşaması için anahtarları Jennifer’a vermesi ileriye dönük bir temenniyi de içeriyor. Âşık oldular birbirlerine, başka nasıl yaşarlar, bilmiyorlar. Álvaro’yu az daha vuracaklardı bu arada, Leticia yüzünden. Mafya babası sevgilisine durumu anlatıyor kadın, neye yol açabileceğini kestiremiyor. “Bunu Hollman’a anlattığım zaman gözleri yuvalarından fırladı ve tamamen içgüdüsel bir şekilde, sanki o adam öldürülmesi gereken biriymiş gibi, tabancasını çıkarmak üzere elini torpido gözüne götürdü. Bunun Jennifer’ın kendi kararı olduğunu yineledim, yaşadığım ortama bir baksana dedim ve bu, Hollman’ın beni eve almasını sağlayan şey oldu.” (s. 234) Birbirlerinin yaralarını anlıyorlar, çalmaktan geri durmuyorlar, erkeklerin oyunlarını acıya boğulmak pahasına oynamaktan çekinmiyorlar. En sonunda arındırıcı yangın. En başta.
Oraların romanı. Márquez’in söylemi anlaşılır, Franco’nun diğer metinleri de çevrilmeli.
Ek: Jennifer’a ayrılan ikinci bölümde ikizlerin olağanüstü yeteneği. Kalıversin, okuru öpsün elini.











Cevap yaz