İlhan Engin – Göç Yolları Tıkadı

Yönetmenlik, senaristlik, köşe yazarlığı, maşrapacılık, türlü türlü işle uğraşmış Engin, filmleriyle biliniyor daha çok. Aslında bilinmiyor, sinema meraklıları biliyordur. Belki bilmiyordur. Yesevi‘ye bakmak lazım böyle durumlarda, iyi bir sözlük çıkardılar ortaya. Neyse, tıp okumuş Engin, muhtemelen bitirmemiş, felsefe ve Türkoloji dallarında “serbest lisans” yapmış. Herhalde sınavlara girmeyip sırf dersleri takip edince ortaya çıkan bir lisans türü bu. 1950’lerde gazetecilik, 1960’larda filmcilik, yazı çizi işleriyse ömürlük. Çorlulu Engin, bu romanında İkinci Dünya Savaşı’nın oralılar üzerindeki etkisini anlatıyor. Çorlu mu acaba mekân, at arabalarıyla ilk olarak Silivri’ye ulaşmaya çalıştıklarına göre, belki. Kimin anılarındaydı o, daha savaş başlamadan sevk ediliyor askerler, kıtlık çıkınca firarlar, hırsızlıklar gırla. Cezalar fena, akrabaları bile saklamıyor kaçakları, yakalanan bitti. Garo Dayı diye hatırlıyorum bunların yerini, kendini askere zorla aldıran Garo’yu Trakya’ya fişekliyorlardı, ne hikâyeler. Asker kaçaklarına burada da rastlıyoruz, Tatar Kızı’nın evini basan ikisi zor kullanmıyorlar hemen, yakalanmadan önce seks yapmak istiyorlar, Cemile’yi de katıyorlar aralarına. Bir iki itişme kakışma, kadınlar razı geliyorlar, giden askerlerin geride bıraktıkları ekmeği yırta yırta yiyorlar çünkü yiyecek hiçbir şey kalmamış. Edirne’nin kuşatılması sırasında da benzer bir durum olmuş, Rozental’in Anjel Hala’sı anlatıyordu. Gerçi savaş ortamında, kuşatmada yaşanan olası sıkıntı da sınırın öte tarafında kopuyor kıyamet, Türkiye’nin kapısından içeri girmiyor. Ordu besleniyor, o da ne ölçüde işte, halk aç, karaborsa ümüğünü sıkıyor insanın, kadınlar ekmek karşılığında seks yapıyorlar. Aile facialarına yol açacak bu durum, Baytar nam kahraman memur dayanamayıp fırsatçıların büyükbaş hayvanları yok pahasına almalarına engel olmaya çalışacak, bir dünya olay. Kasabanın önde gelenlerinin hikâyelerini anlatıyor Engin. “Önde gelenleri” olmadı, “toplumun kilit bireylerinin” diyelim. Müezzin Salih Efendi, Said Efendi, Sıtkı, Muhtar, Baytar, Kara Hasan, Kesici Ömer, Belediye Reisi, toplumun farklı kesimlerinden karakterler savaşın arifesinde kasabayı terk etmeyi düşünmüyorlar da gelen haberlerle yayılan umutsuzluk değiştirecek bazı şeyleri. Salih’in oğlu Sıtkı diğerlerine göre daha az görünür olabilir, yokluğuyla etkiler kurguyu bu kez: Halkevine gidip urbaları, bayramlıkları alır Sıtkı, işe girer, babasının gözünde “gâvur” olsa da eve diğer herkesten daha fazla para getirir. Müezzinin beş papeli hiçbir halta derman olmaz, zaten tütüne canavar gibi para gitmektedir, Sıtkı olmasa nanaylar. İskeçe’yle Çorlu arası pek uzak değil, tütün iki şehrin arasındaki bölgede de yetiştirildiğine göre gerçekten büyük bir sıkıntı var ortada, ayrıca Sıtkı’nın askere alınmasıyla birlikte ailenin çöküşe geçmesi durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Gerçi, şimdi oradan oraya saçma sapan bağlantı kuracağım da, Refik Halid de yazılarında lokantaların vitrinlerindeki yiyeceklerden kaç kez şikayet ediyordu yoksulların akılları gitmesin diye, savaş zamanı halkın yaşadığı zorlukları önce ekmeklerin bozulmasında aramalı tabii. Eve ekmek getirmeye başlamasından sonra Sıtkı’nın gâvurluğu kalmaz, halkevi eleştirisi başladığı gibi biter, para geliyorsa sorun olmaz. Ramazanda içki içenler, içmeyenler, çatışma da kesilir savaşla birlikte, artık başka bir ahlak anlayışı çıkar öne. Ömer diyelim, o kadar çok hayvan kesmiştir ki rüyalarına girer oncası, teperler, ezerler, en sonunda işi bırakır. Ne zamana kadar, savaşın en harlı günlerinde tekrar işe girmek istediğini söyler, memuriyetten başka kurtaracak şey yoktur insanı. Cemile’ye âşık olması da önemlidir, ölümü çok yakınında hissedince son bir mutluluk atağı muhtemelen. Birlikte terk ederler kasabayı, dank sonda Ömer askerî araçların yanından geçerken ürken at yüzünden arabasının devrilmesiyle hayatını kaybeder. Boşa da uğraşmadı ama ne yaparsa yapsın insan, olmuyor bazen. Said hiç uğraşmıyor, “Balkan zamanı” savaşmış, Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya cephesinin tozunu atarken esir düşmüş, Sibirya’ya gönderilmiş, ne zorluklarla dönebilmiş memleketine. Düşmandır, yağmacıdır, biri karşısına çıkacak diye çıkarıyor silahını kaç zaman sonra, abisi Salih’e de veriyor bir tane, bütün kasaba teyakkuzda artık. Savaştan önce kamera şöyle bir dolandı sokaklarda, tanıyacaklarımızı tanıdık, olaylar sonra.

Radyodan alıyorlar haberleri, asıl kaygı askerin sınıra gittiğini görünce doğuyor. Gök gürültüsüne benzer sesler geliyor uzaktan, yola çıkıp baktıklarında ordunun hareket halinde olduğunu görüyorlar, demek o kadar yaklaştı savaş. Alman hayranları var, savaşa katılmak istiyorlar, diğer tarafta barışın kıymetini bilenler soğukkanlı, İsmet Paşa’nın yapmaya çalıştığını anladıkları için oralı değiller. Hitler’in “Kemal Paşa hocam” dediğini söylüyor ilk grup, sempati uyandırma çabaları. İhtimal, Bulgarya’yı, Selanik’i verecek Hitler, savaşmalı mı? Said işliyor inceden, sessiz kalmıyor: “‘Ben onları Harbi Umumîde tanıdım. Kazanırlarsa Moskof gâvurundan kalır yerleri olmaz. Çok kendini beğenmiştir terezler.’” (s. 26) Belediye Reisi kükrer diğer taraftan, onlara Türk derlermiş, evelallah canlarına okurlarmış. Ailesini İstanbul’a ilk gönderen kaymakamla bu reis, halk arasında paniğe yol açıyor kendi de uzayınca, dört dörtlük karakter. Edirne’nin zenginlerinin İstanbul’a gittikleri haberi yayılıyor, şaşırıyorlar, bütün Trakya’yı boşaltacak değil ya hükümet. Geceler bile hareketli artık: “Arabaların, tankların, yayaların geçişi saatlerce sürdü. Bütün şehir ve bilhassa ana cadde üzerinde oturanlar uyanmışlardı. Şehrin elektrikleri gece saat on birden sonra tasarruf maksadiyle söndürüldüğü için, uyananlar ve gazı olanlar gaz lâmbalarını yakmışlar ve ışık sızan pencereler yavaş yavaş fazlalaşmağa başlamıştı.” (s. 110) Kaymakam ne yapıyor, Tatar’a dadanıyor bir, piyasada yok başka. Kahveci Çopur Hasan’ın kız kardeşine de gitmiştir herhalde, Hasan kardeşinin fahişeliğini öğrenince utançtan kapıyor kahveyi, İstanbul’a gidiyor. Bir süre sonra bütün kasaba gidecek at arabalarıyla, insanlar ellerindeki bakırları üçe beşe elden çıkaracak, fırsatçılar toplayacak. Baytar kasabadaki en dürüst memur olabilir, başına iş alma pahasına göz açtırmayacak köylü kurnazlarına, karantinaya alma yoluyla hem hayvanları kurtaracak hem de ederine sattıracak. Yaşa Baytar! Muhacir kafileleri geçiyor, Çatalca’ya asker gidiyor, yollar bir an boş kalmıyor artık, savaşın muhakkak patlayacağı konuşuluyor. “Pasif korunma veya paraşüt kıtalarına karşı savunma dersleri gören şehrin ihtiyarları bilmem hangi harpten kalma eski mavzer bozuntulariyle, mesut devirlerde şehrin gençlerinin futbol oynadıkları sahada, mütekait bir subayın hocalığı altında çalışıyorlardı.” (s. 134) Siyasetten anladığını sananlar Almanların yanında savaşa girileceğine eminler, o kadar başarılı bir ordunun karşısında yer alınmaz. Sadece Alman ilerleyişinden mi bahsediliyor, radyo yayınlarının başında Alman yanlıları mı var nedir, İngiltere’nin güçsüzlüğünden başka bir şey duymuyorlar herhalde müttefiklere dair. Rusya’nın Almanları tepelemesi istenmiyor, ABD’den zaten hiç bahis yok, kısacası o an ne oluyorsa o. Guruldayan karınları da en az onlar kadar konuşuyor, buldukları ekmek parçalarını, tahılları yiyorlar, bir de içiyorlar ara sıra. Muhteşem bir yoruma denk geldim bu arada, çok doğru: “O İtler denilen adam içki içseydi, böyle olmazdı, diye düşünüyordu. Öyle ya sarhoş bir dünya, ayık ve istediğini bilen veya bildiğini iddia edenden çok daha cazip olurdu. Kara Hasan, madem ki onlar içmiyor, diye düşündü, ‘Ben içerim’ diye söylendi.” (s. 140) Matrak.

Kasaba dağılıyor, herkes yollara düşüyor, savaşın sonuna kadar İstanbul’da güvende olacaklar. Said hariç herkes bir gün döneceğini biliyor, üçüncü kez dönmeyecek artık Said, yaşadığı yerleri viran bulmak istemiyor.

İlginç roman, denk gelen baksın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!