Ne gerdi. Devletin soluğunu ensesinde hisseden karakterlerin dikkat çekmeme çabaları olsun, hapishanede gördüğümüz karakterin çıktıktan sonra tekrar gözaltına alınması olsun, neler olduğunu anlayamayıp sırrı yanlışlıkla açığa çıkarıcı şeyler söyleyen çocuk derken en kral gerilim yanında kofti kalır. “Kaçış” ilk öykü, öyküler boyunca takip edeceğimiz ailenin hikâyesi başlıyor: “Gelen haberler hiç iyi değildi. Tencerede bulgur pilavını, bardaklarda ayranı yarım bırakıp henüz ilkokul 3. sınıfta okuyan oğulları Can’ı da okuldan alarak evlerini terk ettiler.” (s. 5) Milyonluk şehir aslında çok küçük, evlerinde zaten kalamazlar, yakın akrabalarına da gidemezler tabii, saklanacak yer lazım. Parkta saatlerce dolanıp duruyorlar ne yapacaklarını düşünürlerken, dikkat çekmediklerini düşünüyorlar da akşam oluyor, çocuk eve gitmek istiyor, üstelik bitişik banktaki adam dik dik bakmaya başlıyor. Dik dik bakan birileri varsa arazi olacaklar artık, on saniye sonra kıskıvrak yakalanabilirler. Otelde konaklayamazlar, garlar polis kaynıyor, arkadaşlara rastlamak bile tehlikeli, kimin muhbir çıkacağını bilmiyorlar. Otobüs duraklarında beklerlerken Can’ı susturmak için üçüncü gofreti de alıyorlar, simit almıyorlar çünkü eli yüzü düzgün, ayakkabısı boyalı adamdan simitçi mi olur? Gülderen Ablalara gitmeye karar veriyorlar, marş. Korku yok, iyi ağırlıyor Gülderen. Adam öldürmemişler, hiçbir yeri soymamışlar, ne olacak. Okul tatil diyorlar, Can inanmıyor ama sesini de çıkarmıyor bir süre. Altınları almaları lazım, Gülderen telefona sarılıyor, kadının annesini arıyor. Evinden değil, nereden aradığı tespit edilmesin diye dışarıdan. Can’a durumu anlatıyorlar, çocuk isyan ediyor, korkmaya da başlıyor artık, annesiyle babasını götürseler? Yürürlerken zınk diye polis arabası duruyor önlerinde, bakkaldan sigara almak için iniyor polis, etrafına dikkatle baksa! Komşular sormaya başlıyorlar artık, o çocuk neden okula gitmiyor, kim onlar? Kâmil Abilere gitmeye karar veriyorlar, subay akraba, marş. Güvende değiller, Kâmil Abi hat hot konuşuyor, komutanına teslim olurlarsa onları koruyacağını söylüyor. Öyleydi böyleydi, nihayet otogara götürmeye razı geliyor, aileyi otobüse bindiriyor. İnip çıkan çok, il sınırlarını aşana kadar cehenneme dönüyor otobüs, hareket ettiklerinde bile rahat değiller. Adam öğretmendi, artık değil. İsmini bile geride bırakmak zorunda kaldı, “Yavuz” ve “Munise”, Can yine Can. Üsküdar’da bir eve taşınıyorlar, etraftakilere sıradan insanlar olduklarını göstermek için neler neler. Can bozuyor işi de, şans eseri çocukluğuna veriyor insanlar, sonuçta babasının adını heyecandan unutabilir. Polis seks filmcilerine savaş açmış, Yeşilçam’a baskın üzerine baskın yapılıyormuş, Yavuz muhasebe işinden olacak ama nelerden kurtuldular, başka bir iş bulur. “Kavga Edememek”teki anlatıcı Yavuz mu, bilgi yok ama muhasebe işi yine, odur herhalde. Benzin istasyonu, Üsküdar korusunun eteğinde, yan yolda unutulmuş bir yer. Ara sokaklardan yürüyünce eve beş dakika, pek kimse uğramıyor. Ökkeş Bey çocuklarına güvenmiyor, anlatıcı hemen çözüyor mevzuyu, hesaplardaki karışıklıklardan çocukların para tırtıkladıklarını anlıyor. Söylese dert ama söylüyor yine, başka türlü daha büyük dert. Ökkeş’in güvenilir adamı oluyor anlatıcı, işlere daha bir sarılıyor, her şey yolunda. Polis minibüsü istasyonun önünde zınk diye durana kadar. Oyunun bittiğini düşünüyor anlatıcı, görüyor ki Ökkeş elbet polisleri de bağlamış, mamayı verdikten sonra yolluyor ekibi. Sorsalar, muhasebecinin kimliğini araştırsalar ne olacak, anlatıcı bankanın camına asılı anarşist fotoğraflarını da görünce oradan uzaklaşmak istiyor, başka iş bulmalı. Ökkeş bırakmıyor, arıza çıkarıyor, küfrediyor, tekme tokat girişiyor. “Odama gittim. Arkamdan geldi. Masamda ne varsa yırttı… Cevap vermedim. Hole çıktım. Geldi. Küfür etti. Cevap vermedim. Veremedim… Ben sustukça o üstüme geldi. Bağırtısına oğulları geldi. Üstüme atılmak üzere olan köpeği susturdular. Beni aşağı indirdiler. Bana çay verip, teselli ettiler… Ökkeş Bey, biraz sonra aşağı geldi. Bir bahaneyle işçinin birine küfür etti. Tokat attı. O hırsla bana yöneldi. Küfür etti. Yumruk savurdu. Eğildim. Yumruğu boşa gitti. Tekme savurdu. Dizime geldi. Polis çağırır karakola giderdim… Küfür edemedim. Yumruk atamadım. Tekme atamadım. Kavga edemedim. Kavga edememek ne kötüymüş!..” (s. 28) Ardından cezaevi, “Çocuklar Nerede”, somyada yan yana üç kişi, yerde iki karış su, ışık var ama gökyüzü yok. Neresi, belli değil, anlatıcı doğduğu yeri düşünüyor, hayır, bambaşka bir yerde. ARAMCO, öğrenciler, her şeyi biliyor onun başına çuval geçirip götürenler, oraya atanlar. İngilizce öğretmeni mi anlatıcı, oralarda hapse mi atılmış, nereden hatırlayacak, tabelaya baktığında okulunu tanıyor, sınıfları da biliyor ama hapishaneye mi dönüşmüş orası, neler olmuş? Tam bir kabus, kabus öykü. Gecenin köründe kalkınca yabancı yer, yabancı insan, kendine bile. Balkız’ın diğer kitaplarındaki öyküleri hatırlıyorum, çocukluk arkadaşlarının birlikte büyümelerinden sonra birinin devlet terörüne dahil olup diğerini ölüme gönderdiği öykü beş yıldızdı. Aynı meşrepten başka bir öykü: “Zeki… Çoban Zeki… Gardiyan Zeki…”. Zeki’nin üç hali, Zeki’nin insanlıktan çıkmasının seyri. Camı kim kırmış, Zeki, öğretmen sorduğunda cevap vermiyor. Garip. Ceza diye camın yanına oturtuyor öğretmen, Zeki üşürse ne yaptığını anlar belki. Hiç oralı değil oysa, kırım camdan kendini dışarı atıp kaçıyor, bir daha dönmüyor okula. İkinci Zeki çoban, şenlik günü sürüyü dolaştırıyor, çiftleşen hayvanları izliyor millet. Derken Zeki ortada yok, arayıp tarıyorlar, Çerçigil’in Elif’i üstü başı yırtık buluyorlar. Üç gün sonra Zeki’yi köye getirdiklerinde yüzüne tükürüyorlar, kızla evlenirse serbest bırakacağını söylüyor yargıç. Evleniyorlar. Askere gidiyor Zeki, onbaşı, “gardiyanlığa uygun yapıda” olduğundan cezaevine veriliyor. Terör estirmeye başlıyor hemen, copuyla çat çut vuruyor, kaç ay sonra gökyüzünü görenlerin, voleybol oynayanların topunu bıçakla kesiyor. Mektupları okuyor, “görülmüştür”, bahçede çiçek sulayanlara kinle bakıyor. Siyasiler yemekhaneye indiklerinde suladıkları gül fidesini toprağıyla birlikte yerde buluyorlar. Özenle topluyorlar toprağı, bir kabın içine koyuyorlar, su verip elden ele dolaştırıyorlar. Zeki bunu da izlemiştir, ne eziyetler edeceğini düşünmüştür sonra. Zeki kardeş, Zeki abi. Komşumuz, amirimiz, memurumuz, patronumuz, çalışanımız. Dallama Zeki. Bela. Hapishane yine, “İdamlığın Umudu”, hoş geldin dayağı. Her gelene atılırmış, muayeneden hemen sonra, koğuşa alınmadan önce. Anlatıcıya yerini gösteriyorlar, teselli veriyorlar biraz, moralini yüksek tutmasını söylüyorlar. İçerisi nasıl, hücrelerin durumu, detaylarıyla anlatıyor “Hoca”. “‘İyi bir hücreye düştün hoca’ diyor. ‘Bu sıra aşağı sıralara göre temiz, yukarı sıralara göre sıcaktır. Kışın altlarda kokudan, yazın üstlerde soğuktan durulmaz. Denizin rüzgârları, şu karşı pencereden, üsttekilerin iliklerine işler… Bizim sıra iyidir…’” (s. 41) Cafer Altuntaş’la tanışıyor Hoca, hikâyeyi öğreniyor, abisiyle babasının katillerini vurduğu için idamlıkmış Cafer. Kuzuları, çocukları, dereyi, her şeyi hücresine taşımış, ölene kadar köyünde yaşayacak. Arada müdürün provokasyonundan sakınıyorlar, haklarını kaybetmemek için türlü hakarete katlanıyorlar, başarıyorlar da. Gizli tüneli gösteriyor bir ara Cafer, ulaştığı yerdeki demirlerin kalan ikisini de keserse kaçacak. Birlikte kaçacaklar belki, Hoca’nın orada ne kadar kalacağı belli değil. Ne yazık ki siyasileri başka koğuşa alıyorlar, yollar ayrılıyor, bir ay sonra da Cafer’in idam edildiğini öğreniyor Hoca. “Üç gün boyunca, koğuşa yemek almadık, havalandırmaya çıkmadık, voleybol oynamadık. Gülmedik ve ağlamadık.” (s. 47)
İyi öyküler, Literatür tekrar basar belki. Basılması lazım.











Cevap yaz