Kolektif – Ünlüler de Çocuktu

Oldukları kadar ünlüler işte, yoksa Yüksel Pazarkaya’yı anca okuru bilir, kim bilecek başka. Hikmet Altınkaynak toplamış anıları, “çocuk kitabı” kategorisinde basmış. Buket Uzuner’inki başta olmak üzere çoğu anı çocukları aşar oysa, soyut düşünme yeteneği gelişmedikten sonra kavramların yığıldığı metinleri ne yapacak çocuk. Hele Bekir Yıldız’ın anısı, neler döndüğünü anlamaz ki çocuk. “Bez Toplardan Top Mermilerine”. Nizip’te, tozlu bir sokakta top oynuyor çocuklar, Yıldız altı yaşında. Bezden yapılmış bir top, iplikleri kopunca baştan sarmak lazım. Tekme yemiş Yıldız, kenarda oturuyor, polis babası yanında bir adamla geliyor o sıra. Evde eşini bir odaya sokuyor, ardından adamı getiriyor baba, kapının arkasından söyleştirecek ikisini. “‘Bak hanım,’ diye, babam bağırarak konuşmaya başladı, ‘kayıp kardeşini buldum. Ama gene de şüphem vardır. Yüzünü açıp göstermeden karşılıklı konuşun. Eğer inanırsam kardeş olduğunuza, o zaman aç kapıyı ve göster yüzünü.’” (s. 52) Adam anlatmaya başlıyor: Urfa’da babaları şehit olmuş, iki mahallede karşılıklı toplar patlıyormuş. Bir mermi az ötelerine düşünce ortalık cehennem, toz duman içinde kaybolmuş abla, çocuğu ölü sanıp diğer ölülerle birlikte arabaya koyup götürmüşler, çukura atmışlar. Kıpırtıyı fark eden köylü kurtarmış çocuğu, büyütmüş, otuz yıl sonrasında ablasını bulmaya çalışıyor adam. Hikâye tutuyor ama daha sağlam kanıt, ne olur, koldaki ben. Eşi de, çocukları da fark etmemiş kadının kolundaki beni, kardeş söyledikten sonra görüyorlar. Baba kapıyı açıyor, haram değil, madem kardeşler. “Sonra öyle hasretle sarıldılar ki birbirlerine, elli yıl geçmiş olmasına karşın, bu ânı hâlâ unutamadım. Onlar toprak oldu, anıları bana yadigâr kaldı.” (s. 54) Şimdi bize yadigâr. Yıldız’ın anısı buradan yayılır, kitaptan yayılır, dünyanın hikâyelerine katılır. Buket Uzuner’in anlattığı “akıllı bıdık” anısının pek bir parıltısı yok, zaten anının neliği üzerinden birkaç soyut söz eden Uzuner doğallığı da bozuyor, zaten işlenmiş anıyı iyice işleyince çocuklardan zaten uzaklaştırıyor, üstüne okuru da bezdiriyor. Şahsen bezdim, ne güzel anılar varken arkadaşlarını bilgisiyle döven çocuğa dair anı, meh. Ne güzel anılar, da, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesindeki buruk güzellikler çoğu, savaş yıllarının yokluğunda büyümeye çalışan çocukların yarattığı güzellikler. Necati Cumalı’nınki hariç, o biraz daha gerilere gidiyor, Urla’da Mustafa Kemal’le karşılaşmasını anlatıyor. Bir zamanlar piyade taburu varmış Urla’da, taburun ana caddeden geçip talim alanına gittiği her kezinde çocuklar koşup marş söylerlermiş, dönüşte Mustafa Kemal Paşa’nın çok yaşamasına, düşmanın tez kahrolmasına dair şarkılar, bir şeyler. Evin duvarına Gazi’nin fotoğrafı asılmış, kalın ceviz çerçeveli. “Derken bir telaştır esmeye başladı evde, sokakta: Mustafa Kemal Paşa, Urla’ya gelecekti. Babamın eve giriş çıkışları sıklaşmış gibiydi o günlerde. Annem halalarım daha hızlı adımlarla dolanıyorlar gibime geliyor evin içinde. Sanki her şey, sokaktaki her insan karşılama hazırlığına girişmişti Gazi’yi.” (s. 13) Kimseye haber vermeden koşturuyor Cumalı, yıl 1926, Gazi alanın İzmir girişinden gelecek. Kocaman insanların yanında küçücük adımlar, sürekli birilerine çarpıyor Cumalı, herkes yanındakinin çocuğu olduğunu düşünüyor. “Nasıl olduysa koptum, başımın üstünde dikilen o dağ gibi adamların ayakları arasından, alanı koşa koşa geçtim. Kollarımı açarak Atatürk’e doğru atıldım, yanındakilerden biri beni tutmak, önümü kesmek isteyenler oldu. Mustafa Kemal Paşa, halkı selamlarken göğsü üstünde şapkasını tuttuğu eliyle durdurdu onları. ‘Bırakın!’ dedi. Adımı, kimin oğlu olduğumu sordu. Şivem bozuktu. Rumeli şivesiydi. Karşılıklarımı dinlerken gülümsedi. Saçımı okşadı. Babamı tanıyıp tanımadıklarını sordu kendisini karşılayan Urlalılara. Tanıdılar. Evime götürmelerini buyurdu.” (s. 16) Urla’nın girişinde Gazi’yi karşılayan çocuk Cumalı. Gurur.

Pabuçlarla, ayakkabılarla alakalı iki üç anı var, aşırma vakası. Adalet Ağaoğlu’nun bebeği de aynı tarifeden gidiyor ama aile var işin içinde bu kez. Pabuçları diğer çocuklar yürütüyorlar bir şekilde, evde azar yiyenler unutmamışlar o çıngarın üzüntüsünü. Ağaoğlu’nun babasıysa tey İstanbul’dan getirmiş bebeği, bez de değil, elini kolunu hareket ettiren bebek. Dolabında saklarmış Ağaoğlu, oynamaya kıyamazmış. Bir gün okuldan eve geliyor, bakıyor ki bebek yerinde yok. Annesine soruyor, annesi temizliğe devam ediyor, başı eğik. Anne bir şey söyleyemeyeceği her seferde başını mı eğiyor, duymazdan mı geliyor, öyle bir görüntü kalmış Ağaoğlu’nun aklında. Baba anlatıyor en sonunda, dükkânından alışveriş yapan bir memur söz vermiş kızına da sözünü tutamamış, kız evi yıkmış resmen, bir gün mühlet vermiş babasına. Çaresiz adam anlatmış olayı dükkânda, Ağaoğlu’nun babası düşünmüş, bir koşu eve gidip bebeği almış, memura vermiş. Hem oynamıyormuş ya zaten kız, dolaptan çıkarmamak ne? Birçok yazarın, şairin anıları var da ilginç olanlarını alayım, Afet Muhteremoğlu’nunki pek hoş: Kars’ta memur hayatı, kız okulunu seviyor, halk danslarını da seviyor, “Dimme” oynuyor bir güzel. İnönü gelecekmiş Kars’a, İkinci Dünya Savaşı yıllarında moral ziyaretleri, “ince ve üstün bir politikayla savaşa girmemizi engelleyen devlet adamı” için törenlerin en güzeli düzenlenmeli. Gülçehre’yle birlikte oynuyor Afet, “sarı kız, cici kız” diye saçını okşuyor İnönü. Yıllar sonra, 1965’te TDK’nin verdiği öykü ödülünü alırken İnönü’yle tekrar karşılaşıyor ama Kars’tan hiç bahsetmiyor Muhteremoğlu. “Aydın bir adamdı İnönü, kitap okuyan devlet adamlarındandı. Bu olaydan sonra, Kars’a bir de yabancılar geldi, kim olduklarını şimdi hatırlamıyorum ama, İngiliz olduklarını hatırlıyorum. Onlara gene öyle bir gece düzenlendi. Gene Gülçehre’yle ben oyunlarımızı oynadık. Ertesi gün benim fotoğrafımı çekeceklerini bildirdiler. Çekildi.” (s. 25) Radyo dergisi var o zamanlar, bir tanecik dergi, onun kapağında Muhteremoğlu! Saatlerce bakmış fotoğrafına, büyü gibi bir şeymiş önündeki.

İki anıyla bitireyim, etkiledi: Kemal Özer çocukken okumayı söktükten sonra gazetelere sarmış, Almanların ilerleyişini okuyor. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının üzerinden üç yıl geçmiş, dehşetin haberleri iyice yayılmış ama bekleyen ödevler var, dersler çok, savaş haberleri unutuluyor hemen. Unutulmuyor, topluma sirayet ediyor, Özer’in hatırladıkları travmatik. Bir gün aşağı mahalledeki fırına giden çocuklardan biri yüzü gözü kan içinde, ağlaya ağlaya geliyor, aşağı mahallenin çocukları yolunu kesip dövmüşler. Camdan başı örtülü kadınlar sarkıyorlar, haber hemen yayılıyor, “İstanbul’un Aksaray semtinde” iç savaş. “Maçlar sırasında kavga çıkar, itiş kakışmalar olurdu ara sıra. Ama böyle nedensiz bir olay görülmezdi. Bir çığ gibi büyüdü haber ve sokaktan sokağa yayıldı. Anladık ki yalnız aşağı mahalle ile bizim mahalle arasında değil, bütün mahalleler arasında benzer olaylar görülmeye başlamıştı. Kimse başka bir mahalleden dayak yemeden geçemiyordu. Hele uzaklara gittikçe durum daha da korkunçlaşıyordu. Sokağımızın o güne kadar bu küçüklerle ilgilenmeyen ağabeyleri, birden olaya el koydular. Aralarında toplanıp aşağı mahalleden hesap sormaya karar verdiler.” (s. 45) Taşlarla, sopalarla savaşmaya başlıyor insanlar ciddi ciddi, emekli topçu binbaşısının liseli oğlu Ümit sırtından bıçaklanıyor, bilmem kimin kafası taşla yarılıyor, sokak gazetelere haber oluyor ertesi gün. Savaşın kötülüğü, Özer böyle bitiriyor anıyı. Bir de Mehmet Başaran’ınki var, en hüzünlüsü o sanırım. Zor şartlar altında okuyorlar, öğretmenleri iyi öğretiyor ama sert bir adam, fiziksel şiddete başvuruyor sık sık. Başaran’ın kuzeni pek gelemiyor okula, ailesine yardım ediyor, derslerde geri. Öğretmen tahtaya kaldırıyor, kız bilemiyor soruyu, Başaran’ı kaldırıyor. Tamam, öğretmen vurmayacak kıza, anlaşıldı da Başaran’dan kıza vurmasını istemesi, üstelik soruyu çözdüğü için. İdealist öğretmenler, dağ başında yetiştiriyorlar çocukları, sevgi yönünden fakirler ama. Nasıl olacak.

Hoş, aranıp bulunsun da okunsun.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!