İsmail Arıkan – Mahallemizdeki Ermeniler

Darende civarı, 1920’ler. Arka kapakta “tehcir travmasıyla baş etmeye çalışan, göçe hazırlanan insanlar” ibaresi. Arıkan için “sevkıyat”. Terimlerin art anlamlarından çıkarılacaklar var, ayrı, mahallesini anlatıyor yazar. Halep yolcusu iki ailenin hikâyesi başta, Efe’yle Albıstanlı’nın aileleri kervancı Kadir Ağa’nın adamlarının arabalarıyla yola düşecekler. Mahalleli vedalaşmak için yol kenarında bekliyor, helalleşme bitmemiş olsa gerek. “Oradakilerin durgunluğu bulaşmış gibi sakin görünmekle beraber yine de birbirini tekmelememeleri için sürücüler hayvanları gözetlemekteler. Genç kardeş yolcu ailelerin evlerinden gelen yükte hafif eşyayı onlara bölüştürmekte. Evlerden bunları taşımaya çocuklar, Müslüman ve Ermeni kadınlar yardım etmekte.” (s. 8) Albıstanlı, Sırpo, Efe, Margerit, çocuklar, sıralanmış geliyorlar, peynirlisi ıspanaklısı bir sürü hıtap (börek) var yanlarında, yol boyu yetecek kadar. Elbistan, Maraş yoluyla Antep’, oradan Halep’e, onlardan bir daha ses seda çıkmayacak. Yıllar içinde uzaklardan gelenler olmuş, Arıkan’ın ailesi Ermenilerden kalan eve çok iyi baktıkları için anılara dalıp ağlamışlar, oysa Halep’ten gelen olmayacak. “Tehcir olayı üstünden 8-10 yıl geçmişti. Kalanlara dokunulmuyordu. Meslekleri, dükkânları, yerleşik işleri vardı. Ticaretle uğraşanları da memleketimin alışkanlığı olan gezginci satıcılığa çıkıp köy köy dolaşmazlardı. Sevkıyattan kurtulanlar, işte ne güzel, küçüklerden büyüklerden yeter saygı görüyorlardı. Müslümanların hemen hepsinden daha iyi yaşam sürüyorlardı. Fakat niçin buralardan ayrılıyorlardı? Zavallılar kendilerinden önceki Ermenilerin ve Müslümanların, hele hele politikacıların yanlışlarının cezasını çekiyorlardı.” (s. 11) Açıkçası o kadar da huzurlu bir ortam yok, Arıkan’ın anlattıklarına yakından bakınca bir dünya arıza çıkıyor. “Gâvur” aşağı, “gâvur” yukarı, “Ermeni’nin mutfağına, Rum’un yatağına”, arkadan söylenenler, önden ima edilenler, çocukların Ermeni kızlar için uydurdukları maniler, gömüdür hazinedir diye evlerin delik deşik edilmesi, bahçelerin çukurlarla dolması, neler. “Sevkıyatta sahipsiz kalan Ermeni evlerine girenler her odanın, aralığın, ahırın, odunluğun tabanını bol bol kazmışlar, avluları derbetmişler, bahçelerde durmadan araştırmalar yapmışlar, her ocak küllüğünde ve duvar diplerinde zenginlikler, yığınla altınlar bulunacağını ummuşlardır.” (s. 26) Ermenice kitap yaprakları çıkarmış duvar diplerinden, kutsal kitaplardan parçalar olduğu düşünülmüş, Arıkan’a göre Kuran’a gösterilen saygıyı Ermenilerin kendi kitaplarına göstermeyeceklerini düşünmenin mantıksızlığı bir yana, belki de kötü propaganda metinleriymiş o gömülenler, kim bilir. Hani ev ziyaretleri, komşuluk, imece işler tamam, Ermenilerin “iyilikseverliği” de tamam ama en iyi ihtimalle görmezden gelinen yaşam pratiklerinin, farklılıkların bir gün görünür olup olmayacağı belli değilken, devlet politikaları da belliyken artık ataların hatalarından bahsetmek de pek mantıklı değil. Zorla veya gönüllü olarak göçürülmüş bu insanlar, apaçık. Yani bir yanda ah vah, diğer yanda konu komşuyla birlikte anlatıcının ailesinin de Ermeni mülklerine “yerleşmeleri”, en hafif tabirle tutarsızlık, dolayısıyla dayanışma hikâyeleri elbet hakikatin bir parçasıdır ama eşit olmayanlar arasındaki “dayanışma” şüpheli. Ayrışmalardan da belli, Arıkan uzun uzun anlatıyor dağların tepelerin eteklerindeki, su kenarlarındaki yerleşimleri, belli ki birlikte yaşama isteği ortadan kalkalı çok olmuş. Şahane bir tasvir bu arada, Darende Kilisesi’nin bulunduğu Kilise Mahallesi’nden Tohma’nın doğu ve batı yakasına seyir. Demirci Kirkor, İsrafiller, Ahmet Duran, Hacı Ağa, kimler nereleri aldılarsa bir bir sıralıyor Arıkan. “Ola ki gâvurluğa içten içe basmakalıp düşmanlıkları nedeni ile kimi büyüklerce ve resmî görevlilerce de bu yıkım gizliden yüreklendirilmişti. Büyük mezarlıktan bir bölüm, Ermeni ölülerinin gömüldüğü mezarlık, kilise yıkıntısı ve bitişir arsası öteki emvali metruke arasında Müslümanlar eline geçecek, yonca tarlası, kayısı bahçesi, ev yerleri olacaktı.” (s. 33) Mezarlık işgali sıradan bu arada, Beyoğlu’nun tepelerinin alayı mezarlıktı bir zamanlar.

Ermenilerin çocukları arasında devlet memuru olanlar var, tabii Ermeni olduklarını söylemezler, belki bilmezler bile. Hanım Ana’nın ikinci oğlu daire başkanı, anasını Ankara’ya getirmiş, kadın Darende’de bez dokuyup satarmış öncesinde. Gelinine söylememesi için Arıkan’ı uyarmış, sonuçta yaşlı başlı kadının çalışması, eh, eşi hakkında ne düşünürmüş kadın. “‘Çalışmak ayıp değildir,’ denir, fakat bugün bile insanımız demir, kömür işinden, el ve kas mesleklerinden hoşlanmaz, onu yine ayıp sayar ve herhalde beden işleri dışında kazanç yolu bulmak gerektiği duygusunu taşır.” (s. 35) Valla üstünkörü bir bakılsa Arıkan’ın anlattığı Ermenilerin alayı zanaat sahibidir, işlerini iyi yaparlar, uyguna yaparlar, “dini yarım ama işi tamam” derler hatta. “Ermeni mesleği” derler zanaat işleri için, Müslüman erkeklerse köyde çiftçilik, şehirde satıcılık, diğer zamanlarında da askerlik yaparlar işte. Kadınlar ev işlerinde, bağ bahçede. Değirmenciler, marangozlar, Kalaycı Torus mesela, yapı ustası Iğiye’yle birlikte akşamları dönerlermiş ilçedeki evlerine, gündüz köylere giderlermiş.

Gelin Aba’nın uzunca bir hikâyesi var, Müslümanlarla iç içe yaşamı hoş. Tandır konusunda bir dünya markası Gelin Aba, bu arada Ermeni ihtiyar kadınlara “Gelin Aba” deniyor, oklavalarla hamura girdikleri zaman ortalık şenliğe dönüyor. Çocukları kişeliyorlar, cevizli hamur getirenler kadına veriyorlar ki tandırın boş yerine yapıştırsın, pişirsin. Para almazmış Gelin Aba, biraz ekmek, tandırı yaktıranın dükkânından biraz öteberi, tamam. Dut rakısı çıkarırmış bir de, tadına doyulmazmış. Müslümanlar gizli ya da açıktan alırlarmış o rakıdan, keyif. “Gelin Aba’nın rakı çıkarıp satması Müslüman ailelerce alkışlanmazdı. Ama iyiliksever, herkese elinden geldiğince yardımcı bu kadının saygınlığına zarar da vermezdi. Hatta çocukların elindeki ya da bacağındaki sıyrıklara, başındaki herhangi yaraya sürmek için gidip yarım bardaktan az istendiği de olurdu. Müslüman yaşlı erkekler bunlardan hiç haberli değillermiş gibi davranırlardı.” (s. 43) Müslümanların “kız oynatma” âdeti var, rakıyı da alıp tepelere gidiyorlar, kır rakkaselerini götürüyorlar yanlarında, Ermenilerden hiçbiri o toplantılara katılmazmış. Jandarmalar veya düşman gençler ortamı basarlarsa fena, Gelin Aba’nın evi de basılacak. Sıklıkla basılırmış zaten, uzatmalı onbaşının rakıya düşkünlüğü olmasa fena şeyler de olurmuş ama konu komşu, “gönüllü kabadayılar” rakı malzemelerini kaçırıp saklarlarmış. Hamilelik kontrolü yaparmış, duruma göre ebelik, Müslümanlar onun eline doğacak yavrunun hayırsız çıkmasından korkarlarmış da çaresiz kaldıklarında yine ona başvururlarmış. Öldüğünde seksenine gelmiş, Ermeni ve Müslüman kadınlar ufacık evine sığışmışlar, sonra İsrafiller’in kızı gelip ölüye tükürmüş, öbür tarafta eşeğe biner gibi bineceğini söylemiş Gelin Aba’nın sırtına, arkasından gelen imam kızı üç kez tükürüp üç kez söylemiş aynı şeyi. Ermeni ölülerine öyle davranılması gerektiği düşüncesine kapılmış. Yani daha ne hikâyeler var, bu kardeşlik bağlarıdır, komşuluk yarenliğidir falan, aşırı zottirik görünüyor da Arıkan’ın dikkatini çekmiyor sanki. Büyükler biraz daha iyi anlaşıyor gibi görünüyorlar, Kirkor Usta’yla Hacı Ahmet Ağa ve Celep Ahmet Ağa arasında dostluğa benzeyen bir şey var gerçekten. Nedir, birlikte sessiz sessiz otururlar, kısık sesle muhabbet ederler, bir de borç verirler birbirlerine ara sıra. Daha da kimler kimler geçiyor anılardan, çocukluğunun Darende’sini pek hoş anlatıyor Arıkan. Son bir alıntıyla bitireyim: “Atlı haberciler yerini telli haberleşmeye, el dokumaları yerini fabrika dokumalarına bırakıyor, elyazması kitaplardan basılı kitaplara geçiliyordu. Altı tahta üstü ham deri haphapı ayakkabının yerini kösele kundura alınca Büyük Hoca korkuya düşüp onu gökten taş yağacağının belirtisi sayarken ve göz yaşlarına boğulurken Haçir Ağa bunlardan memnunluk duyuyordu. Ola ki balondan, uçaktan, telefondan söz edilmişti. Ermenilerin İstanbul’la, Halep’le teknik dünyadan haberleşmeleri Müslümanlardan çok fazla idi.” (s. 60)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!