Selvi Yayınları’nın kurucusu Tahir Hatipoğlu’nun giriş yazısı hoş, kendisi de köyden çıkıp Denizli Lisesi’ne giden (1957-1963) Hatipoğlu o sıra Bizim Köy‘le Yılanların Öcü‘nü okuyunca hınçlanmış, iki yazara öfke duymuş, Denizli’nin yerel bir gazetesine zehir zemberek yazmış: o güzel köy kötülenir miymiş, aşağılanır mıymış, ne demekmiş öyle şeyler. Yıllar geçiyor, “köycülük” tutsaklığını aşıyor Hatipoğlu, Makal ve Ali Yüce’yle tanışınca dünyası değişiyor adeta. “Daha da ötesi var. 1402’lik ol, üniversiteden kovul, iş ara işsiz kal, sonra da Selvi Yayınları’nı kur, o benim güzel köyümü küçük gösteren Mahmut Makal’ın bu güzel betiğinin yayımcısı ol. Olacak iş değil ama oldu.” (s. 3) Makal “Başlarken”de anlatıyor niyetini, hani sırf yüceltmek değil elbet, topyekun bir hayranlık da yok ama çözebildiği şeyler var Batı’nın, Batı Batı’nın hatta, İngiltere’den bahsediyor çünkü ağırlıklı olarak, o çözülmüş sorunlar olmadan halkın yaşayışı nasıldır, okullarda durum nedir, köylerle kentler arasında nasıl farklar vardır, var mıdır, söz konusu. Gördüğü yerler, okullar örnekleminin ne kadarını oluşturuyor, tartışılır, mesela London’ın Uçurum İnsanları‘nda anlattığı sefillere hiçbir yerde rastlamadığını söylüyor Makal, hayvan gibi büyük Londra’nın nerelerinde gezindiğine göre bu da su götürür ama işçi sınıfının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra görece güçlendiği bir zamanda geziyor İngiltere’yi Makal, muhtemelen siyasi ve ekonomik kazanımlar tavan yapmıştı o sıra, toplumcu politikalar yürütülüyordu, dolayısıyla tarihî planı oturtunca Makal’ın anlattıkları gerçekliğin önemli bir bölümüyle örtüşüyor, mu, araştırma yapmadan bir şey söylemek doğru değil, o yüzden sözü burada bırakıp Makal’ın tecrübelerine zıplıyorum. Şaşırdığı şeyler: bakkala ekmek almaya gitmiş, kapanma saati, bakkal ürün satamayacağını söylüyor. Dakiklik. Pub var, müşteri gelecek olsa dahi açılış saatinde açılıyor, diyelim mesai bitiminde. Soğuklar mı İngilizler, Makal’a göre bu dakikliğin, işlerliğin sonucu neyse o, gündelik yaşamda da aynı “sorumluluğu” taşıyorlar. Üç buçukta randevusu var Makal’ın, daha erken gitse almayacaklar, geç gitse de almayacaklar, tam vaktinde orada olmalı. “Sorduğunuz bir soruya açık ve kısa cevap verip geçiyorlar. Anlamaz da üstelerseniz kızdıkları oluyor. Bu kızmalarıyla ‘soğukluk’larının bağdaşması da zor. Kızmasalar daha soğuk olurlardı herhalde.” (s. 6) Bütün önyargılarını, kültürel kodlarını taşıyıp gidiyor oralara Makal, Almanya’da bir okulda kızların başörtülerini açmadıkları sürece konuşma yapmayacağını söylemesi, kızların tepki gösterip sınıftan çıkarlarken öğretmenlerinin, “Başörtüsüyle ilgili fikrimi biliyorsunuz kızlar,” demesi pek şaşırtmamış gibi, Makal o sıra ne düşünüyorsa o, yazıyor da. “Gâvur Mahallesi” diye başlık atmış mesela, sözcüğün tarihsel anlamı o kadar korkunç yerlere gidiyor ki şaşırıyor insan, Makal’ın daha duyarlı olmasını bekliyor. Bekledim en azından, o duyarlılığı görememek canımı sıktı ama olur öyle, insandır deyip geçtim. Neyse, sağlık meselesi, Londra’ya hareket etmeden önce Ankara’ya babası gelmiş Makal’ın sohbet etmişler, köyde insanların bol bol öldüğünü söylemiş baba. Vadesi yetenler değil, aslan gibi yiğitler ölüyorlarmış, salgın hastalık herhalde. Londra’da nedir olay, hastanelerden önce doktorların muayenehanelerine gidiyor hastalar, bizim aile hekimliği gibi bir şey sanırım. İlaç parası ödeniyor, doktor parası ödenmiyor, doktorlar takip ediyorlar hastalarının durumunu, hatta yeni doğum yapan kadınları, bebekleri özellikle bekliyorlar. Doğan her çocuk için 14 sterlin veriyormuş devlet, doğum öncesi masraflar için, sonrasında sütüydü, yiyeceğiydi, yardımlar devam ediyor. Okullarda yemekler ucuz, yine de durumu olmayanlar belediyeden bir kâğıt götürüp ücretsiz yemek alabiliyorlarmış. Sabahları şişe takırtılarıyla uyanıyormuş Makal, süt şişeleri her gün dolu geliyor boş gidiyor, beş çocuklu bir Türk aile litre litre alıyormuş hane nüfusuna göre. Sağlık ve beslenme sorunu genel olarak çözülmüş Makal’a göre, zaten otobüs şoförü bile iyi kazanıyormuş, en azından temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar. Çok büyük bir şeydir bu, hele bugünü düşününce. Barınma derdi yine var ama şehir zaten barınmak için değil de yaşamak için sanki, çeperlere giden metro ağını düşününce. 2,5 saat ötedeki köyleri anlatıyor Makal, on haneli yerlerde bile sıcak su var, her türlü ihtiyaç karşılanıyor, zaten ürettiklerinin tam karşılığını alabilen köylüler şehirden kaçıyorlarmış. Hafta sonu köylere gezmeye gidiyormuş insanlar, doğayla baş başalar, köy evlerinde yiyip içmek de iyi geliyormuş. Yumurtalardan bile bahsediyor Makal, öyle lezzetliymiş ki kabuğunu bile yermiş insan. Üstelik pek azı boş çıkarmış. “Ürünlerin satıldığı mağaza” diyor markete, o zamanlar “market” kavramı yok tabii, çalışanlar yumurtaları özel bir ışıkla tek tek kontrol ederlermiş. Genç görünüyorlar, iyi yiyip içiyorlar, yaşlıları geziyor bir güzel. Özet bu.
“Bazı Gelenekler”, ne var, paraların üzerinde krallar, kraliçeler. Ebat hiç değişmiyor çünkü biletiydi, sigarasıydı, her şeyin bir makinesi var, paraların boyutunda en ufak bir oynama mahveder düzeni. “Çalışıyorsa dokunma” işte. Nişan, düğün, Makal’ın şaşırdığı şeyler. Oğlan tarafının davetlisi olarak kiliseye gitmiş Makal, izliyor, gelini babası getiriyor, peder hemen evlendiriyor çifti. Ardından kısa süren bir eğlence, bitti gitti. Kolay iş. Alan Bennett’ın Kraliçe Kitap Okursa nam matrak romanındaki gezici kitaplıklar Makal’ın ilgisini çekiyor tabii, birine üye olup ödünç kitap almışlığı da var. Bu kitaplıklar köylere dek ulaşmış, “ayaklı kitaplık”, kamyon kasasında dünya. Haftanın üç günü uğruyor, millet kapış kapış kitap alıyor, okuyup geri veriyor. Her semtin sabit kitaplığı var tabii, gazeteler ortalıkta bırakılıyor ki başkası da alıp okusun, bir sürü şey. “Bundan dolayı olmalı, hizmetçilikte, bir yeri silip süpürme işinde çalışan bir kadın bile, sabahleyin işbaşı yapmadan önce yurdunda ve dünyada olup biteni öğrenmiş oluyor. Hükûmetin çalışması, işçinin hakkı gibi, şu ya da bu sorun hakkında bir soruyla karşılaşınca da, karşılığını şıp diye yapıştırıyor. Vatandaşlığını duyuyor ve herşeyi izliyor.” (s. 22) Londra’ya gelen biri nasıl barınıyor peki, genellikle pansiyonlarda. Bir ucundan ötekine 100 kilometre uzunluğunda Londra, meskenlerin yoğunluklu olduğu bölgeler elbet var da merkeze doğru yaklaştıkça azalıyor, zaten bir çalışmaya gidiyormuş insanlar oraya. “Kara adamlar” diyor Makal, ilginç, bazı ev sahipleri bu kara adamları istemeyebiliyorlarmış, “İngiliz İngilizliğini muhafaza ediyor” Makal’a göre. Kiralar her hafta peşin ödeniyor, duruma göre akşam yemeği veya sabah kahvaltısı da veriliyor ki dışarıda yemek yemek pahalı, pansiyonda millet karnını doyurup gidiyor işine gücüne. Makal ne yapıyor, genellikle öğün atlıyor, parası bir İngilizce kursuna yetiyor olmalı. Bir de gezmeye, Londra dışında o kadar çok yere gidiyor ki fırtına adeta, okuluydu, üniversitesiydi, Galler’e bile gitmiş yahu. “Wels” diyor “Gal” için, oranın yeşiline hayran olmuş, ırmağının akışına, taşına toprağına. Okul fasılları tabii bilimsel gezi gibi geçiyor, Köy Enstitüleri’ni sık sık anıyor Makal, meslek kazandıran okullarla enstitüler arasındaki benzerliklerden çokça bahsediyor. Adamların eğitim sistemi o zamanlarda gayet iyi, okuyacak çocuğu iyi ayıklıyorlar, elbet sınavlardan rahatsız olup herkesin yükseköğretim görmesini isteyenler var. Daha da neler, ilgilisi baksın bir.
“Herkes o kadar kendi işinde ve kendi halindedir ki başkalarının davranışlarını gereksiz yere eleştirme, ondan anlamlar çıkarma alışkanlığı yok. Bunun karşıtı, her düşünceye saygı baş tacı edilmiş. Ahlâk ve namus anlayışı da durulmuş, öte dünya korkusuyla olur olmaz kılıklara sokulmamış.” (s. 35)











Cevap yaz