Salim Şengil – Penceredeki Işık

İki metni Şengil’in kitaplarından birinde görmüştüm, özetleyeyim: “Ali Cengiz Oyunu”nda, herhalde Cevdet Kudret dergi koleksiyonundan bir nüsha istemiş 7 Ekim 1981 tarihli mektubunda, Şengil ilgili kısmı epigraf yapmış, ardından ciltleme maceralarını anlatıyor. Hangi dergileri çıkardığını falan, okur araştırsın bulsun artık. Herkes Şengil’i suçluyor ama onun başına gelenler ne öyle, insanlara çok güvendiği için ticaret yapamaması tamam, hep mi kötü insana denk gelir? Zamanında ellişer tane yaptırmış, bir tekinin bile parasını alamamış, gelen götürmüş bir kopya. İkinci denemede baskı çok kötü, aracı olan arkadaşıyla selamı sabahı kesmiş Şengil. Üçüncü deneme uzun hikâye, Şengil bir matbaada tanıştığı ustayla anlaşıyor, malzemeleri alıyor, ustanın çalışacağı yeri de kiralıyor. Kendi hesabına çalışıyor usta, parayı kırdıktan sonra basıp gidiyor. Ankara’nın meydanlarından birinde karşılaşıyorlar, usta seyyar satıcılık yapıyor. Şengil tutamıyor kendini, gülüyor, usta da gülüyor, karşılıklı gülmeye başlıyorlar, sonra usta malları toplayıp arazi oluyor zabıta yaklaşırken, Şengil gülerek gidiyor. Kazıklanmanın tatlı hali diyeceğim, Şengil’in elinde de kalabilirdi adam. İkinci hikâyede gazete var bu kez, iki milletvekili ortağıyla gazete çıkarıyor Şengil, vergi işleri için bürokrat bir arkadaşının yönlendirdiği adama evrakı gösteriyor, sonra yemeğe çıkıyorlar. Adamın cebine üç beş kuruş koyacak da nasıl yapacak, suç bir kere, başkaları görürse başa iş. Öyleydi böyleydi derken, sayısız talihsizlikten sonra adam dayanamıyor, verecekse vermesini söylüyor, Şengil elinde terden ıslanmış paraları adama verdiği gibi koşmaya başlıyor. Son metin, “Keçi Sakalı”, dostu Emre Kongar’a ithaf etmiş Şengil. 1983’teki sakal vakasından çıkan öykü matrak, mahallelinin yavaş yavaş delirttiği, gerçi delirtilmeden önce de pek akıllı olmayan Durmuş Günebakan’ın hikâyesi. Sakalını kesmesini kurtlar kuşlar bile söylüyor, ısrarla kesmeyecek Günebakan, yanında gezdirdiği keçinin sakalını keser de kendi sakalını kesmez. Çoluğu çocuğu, yaşlısı ölüsü, bütün kasaba bağırıyor, sakalını kesse hani, yahu azıcık insana benzeyecek belki. “Kızıyor, ifrit oluyor bu çatlak seslere… Onları arkalarından kovalıyor, tutabildiğini pataklıyor. Attığı taşlardan yaralananlar, kırılan camlar oluyor. Keçisi de onunla birlikte ortalığı toz dumana katarak tos vuruyor önüne gelene… Durmuş Günebakan’ın o eski hoşgörüsü, güler yüzü yok artık. Onun yerine asık bir surat, delici bakışlar yüzüne çöreklendi. Şimdilerde onu kimse çay içmeye, bir şeyler yemeğe çağırmıyor.” (s. 93) Kasabalıyı değil, kendisini ilgilendiren şey, keçinin toslarından da azıcık sorumlu.

Şengil’in Fethiye’yi anlattığı öyküleri pek hoştu. Ahalisi, particiliği, esnafı, insanı, her yönüyle Fethiye. Ankara’ya gitmeden öncesini anlatıyordu Şengil, sonrasını da yazmış: “Unutulmaz Koşu” hüzünlü biraz, babasının ölümünü haber eden annesinin telgrafını alınca yola düşüyor anlatıcı. O yoldan çok geçmiş sonra, arabayla, otobüsle, trenle. Tabanvayı kullandığı tek bir kez, o da treni gevezelik yüzünden kaçırdığı için. Trenle Aydın’a, otobüsle Muğla’ya, oradan da aktarma, da, hava deli sıcak, iniyor anlatıcı trenden, bakıyor ki binmek için çok geç, gidiyor tren. Hemen istasyon şefine, onun da yapacağı hiçbir şey yok. Etrafta otomobil, at arabası, at bile yok. Şefin spesyali: “‘Ova bitince, iki dağın arasında alçalan tepeyi aşacaksınız. Sonra aşağılarda, çok uzaklarda bir yeşillik gözükecek. Orası Dinar’ın değirmenleridir. Vardınız demektir. İyi koşar mısınız?’” (s. 38) Demek daha önce koşup yakalayan var ama iyi koşmak lazım, tren dolana dolana gideceği için kestirme yoldan giden başarılı oluyor. Vaktiyle 1500 metre koşmuş anlatıcı, kendine güveniyor. Şengil’in Ankara Radyosu’nda çalıştığını söyleyeyim alıntıdan önce: “O sıralar yeni kurulmuştu ülkemizin her yanından dinlenen Ankara Radyosu. Günde bir iki kez yolcu trenleri, daha çok yük katarları gelip geçen bu istasyonlarda yaşayanlar, bizleri olağanüstü bir yaratık mı sanıyorlardı! Her tanıştırılışımızda istasyon şeflerinin gözlerinin şaşılamasından bir anlam çıkaramıyordum.” (s. 40) başlıyor koşmaya. Güneşin alnında hemen pişiyor, üstelik sözcüklerle hemen aşılan mesafeleri koşarak aşmak için canı cebe koymak lazım, düşerse düşecek artık. On numara macera. Gömleği, pantolonu ter içinde, koş allah koş, saati de bilmiyor, yetişip yetişemeyeceğini zaten bilmiyor, safi koşuyor. Uzakta, harman yerinde birileri eğilip kalkıyor, onlara bağırıyor anlatıcı, çatalın neresinden gitse Dinar’a varacak? Soldan soldan vurmasını söylüyorlar, tabii sadece yankı geliyor, ötelerde bir yerde yeşillik. Nihayet. Tek atlı bir araba, istasyon iki adım ileride ama derman kalmamış anlatıcıda, arabacı köfteyi çaktıktan sonra istasyona atıveriyor adamımızı. Koltuğa ölür gibi çöküyor, yanındakine elini kolunu sallayarak anlatmaya çalışıyor başından geçeni, soluğu kalmamış. Anlattığı şaşırıyor, etrafındakilere söylüyor olanı, hani şapka çıkarıp gezdirse paraya para demeyecek, sanki maymun oynuyor da. “Yabancı”da bilinen durum, yine maymunluk ama başka bu kez, yabanlık türünden. Eski günlerde aklı memleketinde kalan anlatıcı oda tutuyor uzak bir yerde, Hatça Teyze eve elektrik bağlatmadığı için plaklarını dinleyemeyecek de çok kitabı var zaten. Kadınları da çok oranın, zaman geçer. Fakat, Hatça Teyze’nin kızı sorduğunda odada kimin kaldığını, cevap: “Bir yabancı.” Parkta oturuyor anlatıcı, Hükümet Konağı’nın üzerinde güneş açmak üzere, civarda dere de varsa orası Mustafakemalpaşa derdim ama belli de olmaz şimdi, Ankara’dır herhalde. Neyse, çocuklar top oynuyorlar, biri anlatıcıyla bakıyor, gülüşüyorlar, arkadaşı sorduğunda çocuğun cevabı: “Tanımıyorum, bir yabancı.” Balomsu bir etkinlik, halkevinde mi artık, kimse tango tungo bilmiyor, vals hiç bilmiyor, anlatıcının arkadaşının eşi bildiğinden iyi uyuşuyorlar anlatıcıyla, dönüp duruyorlar. Alkışlar, tabii merak ediyorlar beyaz ceketli adamı. “Bir yabancı.” Yabancılık hikâyecikleri yani, ardışık. Trenlerden bir aşinalık çıkarıyor anlatıcı, yabancılandığı yerden giden trenler, oralara gelen trenler, birinin düdüğünü işitti mi memleketindeki arkadaşlarının selam gönderdiklerini düşünüp mutlu oluyor. İyi öykü. Kötüleri de var, karşıdan karşıya geçerken birinin araba kazası geçirip öldüğünü hayal eden, sonra ölümün üzerine sayısız insanın yasını, üzüntüsünü inşa eden adamın öyküsü, meh. Askerî hastanede yatan adamın karşı evdeki kızla kesişmesi, hastaneden çıkınca kızla karşılaşması, kızın adamı tanımaması, meh. Bu arada aynı muameleye maruz kalmışız, Girne Asker Hastanesi’nde yatarken askerî doktora bir iki kez sormuştum ne zaman çıkabileceğimi, “Ben ne zaman uygun görürsem o zaman,” demişti. Cevap verdi sağ olsun, “De siktir lan get yat yerine,” de diyebilirdi. Evet.

Ne kaldı, “Ödenti” var, DP’yle CHP’nin toslaştığı zamanlardan. Fethiye’deki bölünmenin hikâyeleri bahsettiğim kitaptaki öykülerde vardı, Şengil yine almış bol zortlamalı bir hikâyeyi. Çoban Ahmet aslında öyle sıklıkla pörtleten biri değil, şanssızlık, karakolun önünden geçerken yel üfürüyor, sel götürüyor, zortlattığı köyün kahvesinde duyuluyor. Hemen işlem başlatıyorlar hakkında, Sapmazlar’ın Ali yetiştirmiş. Ulan ne demek devlet dairesinin önüne bomba atmak, hem particilik almış başını gitmiş, manası çok derin işlere girmek niye? Kahveler daha bölünmemiş ama, bu ilginç, normalde ilk kahvelerin bölünmesi lazımdı, Şükran Kurdakul’un öykülerinde örnekleri görülebilir. Neyse, Çoban Ahmet çulsuzun teki, cezayı ödemeye yanaşmadığı gibi kahvenin önünden geçerken Ali’ye laf atar, muhteşem bir armağan bırakır ayrıca: zart zurt zort! Duman içinde kalan ahali Ahmet’i haklı bulduklarından Ali’ye küfretmeye başlarlar, şerefsiz şikayet etmese olmazdı sanki.

Hoş. Denk gelen kaçırmasın diyeceğim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!