Bu karıncaların bıraktıkları salgılar vardır, istikameti de belirler, geriden gelenlere işaret fişeği de olur. Çizgiden çıkanların ne sebeple çıktıkları belli değildir, gizemin henüz çözülemediği söyleniyordu bir kitapta, can sıkıntısına yormuştum. Karıncanın can sıkıntısı bir insanın can sıkıntısıyla aynı can sıkıntısıdır, öyle değilse de öyledir, yoldan çıkarır çünkü. Al şuradan yüz paralık benzetme, kes gitsin. Birazcık intihardır, diğerlerinden ayrı düşme tehlikesi var çünkü, bir başına kalıp ölebilir ama hazineye rastlayıp da döndü mü o karınca, şenlik başlasın. Buraya dek gelmeyecektim de anlatıdan bahsedecektim, bir nevi salgının bağladığı ögeler işte, intihara yeltenen uçlar bile bağlanabilir. Yazmış mıydım, tiyatroda bir terim uydurulmuş buna, Cihat Tamer söylüyordu, ortaya saçılanı geri kalanda bir anıştırmak, ya ortalık yere dikivermek ya da çağrışım alanı niteliğini kullanarak üzerine kurmak bütün inşayı, akla gelmeyecek çeşitler caba. Ama o işaret olacak, yoksa polis şiddetine Antigone sokalanıverir, meşhur tragedyalar fırlar abinin naaşını almaya çalışırken, niyeyse. Sırf konu benzerliği var diye, sırf insanlık dramı, antik çağlarda da benzer şeyler yaşandığından. Benzer bile değil, her kaybı birbirine benzetmekle takla atılır mı, atılır da sebebi nedir ki? Köyüm yakılıyor, sürülüyorum, yasağa rağmen köyüme dönmek istiyorum diyelim, Rubicon’u geçmenin hikâyesini de sokuşturabilir miyim mesela, neden sokuşturmalıyım mevzu bambaşkayken. “Hadi beni boş ver, e Sezar?” Öyküde ölüm raporu bekleniyor, rütbeliler aileye çıkışıyor, köyün içine gömemeyeceklerini, yemek dua işlerine de girmeyeceklerini söylüyorlar, türlü şekillerde eziyet, aradan da Kreon çıkıyor, ağabeylerinden birini gömüyor, öbürünü aşağılamak için gömütsüz bırakıyor, bir dünya alıntı. Anlatıcı edebî atak geçiriyor sık sık da ilişkisi nedir tragedyalarla, kurşun yerken süt kokulusunu kollarından yere bırakmadığını söylemesi hele, sahnenin kararırken bütün tragedyaların yeniden canlandığını falan düşünmesi. Öff. Anlatıcı baştan cort, serbest dolaylı anlatıcıyı koyalım da oraya buraya gitmesi kolay olsun bari, Lucy’ye kadar geri gitse de mevzu, o durumda olur yine. Öykünün adı “Öte (De) Ki”, öykülerde bu tür parantezlere sıklıkla yer verilmiş, hem eski hem de gereksiz takla. Şöyle özetleyebiliriz. “Bir Garip…” aynı tarifeden, anlatıcı yatak odasından salona gelesiye birtakım tuhaf işlere giriyor, afili hareketlerle pozunu kesiyor. “Adımlarım itinalı, tedirgin. Haseki hırsız gibi süzülüyorum kendi salonuma. Eşikten başımı hafifçe eğerken iki elimle sıkı sıkı tuttuğum şemsiyenin ucunu omzuma nizamlıyorum. Bu hadsiz her kimse haklayacağım, kararlıyım. Duvara nazır yazı masamın başında bir adam oturuyor. Bir piyanist edasıyla parmaklarının tuşlardaki dansına kafasıyla eşlik ediyor.” (s. 57) Yaptı şovunu, salona geçti, Orhan Veli daktilonun başına oturmuş tıkır tıkır yazıyor o sıra. Anlatıcı atak üzerine atak geçiriyor, Orhan Veli’yle konuşurken o ne dildir, o ne benzetmelerdir, akıl kalmıyor insanda. Ankara muhabbeti, mesela Hacı Murat’ın ne olduğunu sormuyor Orhan Veli, “darbe”yi hemen anlamış görünüyor, bunlar anlatıcının zihninden doğduğu için tamam, muhabbetin bir anda 10 Ekim’e evrilmesi de tamam, meğer hepsi rüyaymış çünkü. Tabii. Peki “onun essahtan bir çukura düşmesi” nedir, neden kafa göz yarıyor bu sözcükler, anlatım, sıkıcı. “Yeni Gelin”de bir dünya Uçurtmayı Vurmasınlar‘dan alıntı var bu kez, epigraf da oradan, yani her öykü bir metne, sanatçıya dayanmasa olmaz mı, olmayacak gibi görünüyor. Hapse girmiş bir kadının tahliyesine karar verilmiş, hapishane halleri, diğer kadınlar, dayanışma. Kitaplarını taşıyamaz, bırakacak. Yeni bir kitabın kapağını açmayalı yüz yıl, bin yıl olmuş, böyle bir dünya doldurmaca, abartmaca. Derken muazzam bir fikir geliyor: “Kimse dokunmuyor burada kimseye. Volta atarken bile rüzgârına dikkat ede ede geçiyor herkes birbirinin. Biliyorsun ‘yan yana’ da hep ‘ayrı’ yazılıyor kılavuzda.” (s. 43) Bunu da şöyle karşılayalım. Finalde salmıyorlar kadını, çıkmak da korkutucu zaten, kadın bir rahatlıyor bir rahatlıyor. Çok iyi, yani öyküyü zaten son vitese takıp anlatınca ne karakteri derinleştirmeye gerek var ne bir şeye, dank diye final geliyor zaten. “Aziz”e bakalım, Turgut Uyar’ın meşhur şiirinden bir epigraf, yani o epigrafı öyküye kakmaya çalışsam öykü fırlar gider, meydan epigrafa kalır, öyle bir birleşmezlik. Sorgu odası, çuvallı adam sorgulanıyor, amir var, polis var, sahne bu. Muhteşem kötü monologlar, amir tam amir, polis tam polis, karikatürün de ötesinde bir profil. “‘Şakıtırız beybaba… İşimiz bu! Bir iki gündür tekinsiz tekinsiz dolanıyormuşsun etrafta. Yok öyle sessiz kalma hakkı filan, Amerikan filmi mi çekiyoruz lan burada?’” (s. 34) Böyle devam ediyor, bitmiyor, kırmalı tüfeğimin namlusuna iki fişek sürüyorum dayanamayıp, sona çok yakınım. Savcı geliyor, delil yetersizliğinden salıyorlar Noel Baba’yı, ardından televizyoncular üşüşüyor röportaj yapmak için. Orada da parodi, neyse diyorum, bu hayat bu kadar. Tam namluyu ağzıma sokuyorum, öykü bitiyor, kurtuluyorum. O kadar bunalıyorum okurken, mesela bir tahminde bulunayım, “Zühre” tam Hakan Akdoğan’ın kalemidir. Akdoğan’ın hocalığından faydalandığını görüyoruz Örselli’nin, oraya geleceğim. Şimdi bakıyorum, Nâzım Hikmet’ten Tarih’le Zühre’ye dair alıntı, hani ikisinden biri olmanın ayıp olmamasına dair. Bağlam bambaşka, karakterler bambaşka, şimdi onu buraya lak diye bırakınca çorba oluyor hikâye. Bir hayat kadını anlatıyor, dinliyoruz, yaşamı nasıl zor, birlikte kahvaltı ettiği adam ne kadar acımasız falan, birlikte adam öldürmelerinden sonra hem de. Patron ayarlamış cinayeti, biri dikkat dağıtırken diğeri kafaya sıkıyor, bitti gitti. Adam profesyonel katil, anlıyoruz da patronun dediği bedava sekse hemen nasıl kanıyor, kadının karşı çıkmasından işkillenip durumu neden bıçak yedikten sonra anlatıyor, daha da önemlisi o bıçağı nasıl yiyor yahu çat diye, bir garip olaylar zinciri. Zühre tükürüyor kaderine adam ölünce, ulan kahpe felek, ulan zalım, hayın bok, ula hayaat. “Sus!”a geliyorum, yazının bitmesine iki yüz sözcük falan kalmış, “Sus!”a gelmek istemediğim için buradan sonrasında, ha, şu teşekkür bahsine geleyim. Örselli başta okura teşekkür ediyor, ben teşekkür ederim, sonra ödül vererek yol aydınlattığı için Zülfü Livaneli’ye, ardından fikriyle sohbeti derin ağabeyi Zafer Köse’ye, ardından ustası Hakan Akdoğan’a, sonra değerli hocası Süreyya Köle’ye, en sonunda da öyküleri taze taze okuyup geribildirim veren dostlarına, namıdiğer fahri editörlerine. Sekiz on kişilik bir ekip de orada var, yani bu kitaba kafadan yirmi kişinin eli değmiş. İyi de değememiş, daha doğrusu bir proje gibi yaklaşmışlar sanıyorum öykülere, hatasını matasını temizleyip asgari öykü seviyesine getirmişler. Eh, asgari öykü yeterliyse yeterlidir, daha fazlasını aramak istemeyen tamam. Da, sayıları artıyor bu yazarların, vasatlık yayılıyor, birinin Ethem Baran’dan, birinin Hakan Akdoğan’dan, birinin bilmem kimden aldığı dersten açılıyor yolu, çorak bir yol üstelik, yüz iki kişiye teşekkürler, zar zor okunabilen öyküler. Örselli’nin on beş ödülü var bu arada, mansiyonlar, üçüncülükler, ikincilikler ve birincilikler havalarda uçuşmuş. Ziyade olsun diyor, el sallayarak uzaklaşıyorum. Kötü basbayağı ya, olumlu bir şey söylemeye dilim varmıyor. Ha, ev çiziminin içine yerleştirilmiş öykü övülebilir, belki, o da biçimi sayesinde. Baca var, duvarlar pek uzun, çatı var. Falan.











Cevap yaz