Sait Efe – Kurt Ağzında Kuzu

12 Eylül döneminde öğretmenlikten uzaklaştırılıyor Efe, Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde on üç ay tutuklu kalıyor. Öyküleri o dönemin tanıklığından fazlası, absürt ister istemez. “İstemez”, daha çok. Serbest kaldıktan sonra inşaat, beton ve çapa işlerinde çalışıyor, 1991 yılında öğretmenliğe dönüyor, TÖS ve TÖB-DER’den sonra Eğit-Der’de de görev alıyor. Efe hakkındaki tek haber şu, kitapları bilinmiyor, adı bilinmiyor, yok. Lütfi Ayık’a imzaladığı kitabı elimde, çoktan kaybolmuş kalıtı gömüldüğü yerden çıkarıp varlığını duyurmam lazım, başka türlü rahat edemeyeceğim. Kayıp kitaplar. İspanya’da basılanların bilmem kaçının hiç satılmaması bir yana, Efe’nin kitabı gibi kitaplar görünüyor bir zaman, sonra iz bırakmadan kayboluyor. Tekrar gün yüzü görmeli. Ufak bir katkı benimki. İnsanlığın öldüğü yerlerden birini hatırlatmak için. Birkaç karakterle sıklıkla karşılaşıyoruz, İbiş’le mesela. İsyan ediyor ilk öyküde, yani okul görmüş insanlar var karşısında, işkence de görmüşler, daha iyisini bilirler, ama, sıçsın faresine, alt tarafı bir fare! La havle çekmesi oruçlu namazlı iki kişiden biri olmasından, koğuşun iman gücü o kadar. Fareye verilen önemin niyesi: “Kedinin fare, tazının tavşanla oynadığı, bilinir bir şeydi. Ama, insanın insanla bu denli alaycı, aşağılayıcı oynadığı, olur şey değildi. İşkence yapmak, aşağılamak için her olanağı değerlendiren gardiyanlar, bir gün, havalandırma yerinde dolaşan şaşkın bir farenin yakalanması buyruğunu verdiler. Fare anında yakalandı. O koşullarda, o buyrukla, o farenin yakalanmaması olası değildi. Tersi bir durumun bedeli, çok ama çok ağır ödetilirdi koğuşa.” (s. 9) Gardiyan yakalattığı fareyi ne yapacak, koğuşta besletecek, yoksa başa gelecek var. Kemal sorumlusu olduğu fareye gözü gibi bakıyor, acıkmışsa yediriyor, susamışsa içiriyor, herkes fareye bakıyor, ölmemesini istiyorlar. Yarına belki unutulacak, gardiyan hatırlamazsa iyi, de, aç susuz bırakır, kantin listesini almaz, görüşleri yasaklar, her türlü haltı yiyebilir. Hukuk öğrencisi Ramazan, taşçı ustası Mehmet Emin Yavuz, Mahmut Hoca, Diyarbakırlı Namık, diğerleri, toplanıyorlar da konsültasyon yapıyorlar, hekimler kurulu gibi yaklaşıyorlar fareye, hayvanın neden ölmek istediğini anlamaya çalışıyorlar. Yesene ulan mendebur hayvan! Kendi canına kıyacaksan önce diğerlerini düşün! İkna etseler? Birinin sırtına binip eşek gibi sürmeye çalışıyorlar, bazılarına avuç avuç bok yediriyorlar, bir yere gideceklerse marş söylemeden gitmek yok, memleketin ne kadar süper olduğuna dair marşlar bunlar, Türkiye’yi öven marşlar, tabii. Çöp bidonuna konsa fare, doğal yaşam alanında rahat eder mi? Altı ay tecrit, su diye lağım yalıyorlar. Ölme lan şerefsiz! Gardiyan unutmamış ne yazık ki, dayak düzeni aldırıyor. “Eller, avuç içi yukarıya gelecek biçimde öne uzatıldı. Tecritte bu uygulama, eller demir parmaklıklardan dirsek boyu dışarıya çıkarılarak yapılırdı. Falaka düzeninde de, yere sırt üstü yatılır, ayaklar dışarıya uzatılırdı. Otuz kadar gardiyan, sırayla şakır şakır vura vura gider gelirlerdi, bir ucundan öbür ucuna tecridin. Her askerden, her eline birer cop yiyen tutuklular, ortalama altmış cop yemiş olurlardı. Bir copla doyacak asker de zor bulunurdu bu kampta. Seçme getirilmişlerdi tümü de.” (s. 15) Kıpırdayan farenin yanına gidecek, ertesi gün havalandırmaya çıkabilecekler mi?

“Ondört Ağustos Çayı”nı inşaatta yazmış Efe, notunu düşmüş öykünün sonuna. Gurbette mi, içeride mi, ayırt edemediği zamanlardan biri, kalem kışır kışır oynamış, yazılar öykü. 1988’den 1981’e atladık, korkunç anılar kurguya karıştı, o hengâmede olayların sırası da karıştı muhtemelen. Diyarbakır 5 No’lu Tutukevi, 22. koğuş. “İlk çıktığı havalandırmayı anımsadı. Eşek yüküyle, kürek sapı getirmişlerdi. Bir saat içinde, kürdana, kibrit çöpüne dönüştü, o kürek sapları. Başlara, bellere, kıçlara vurula vurula.” (s. 17) Kimler yok artık, İbiş Ural dayakta öldürülmüş, Mehmet Emin Yavuz açlık grevinde ölmüş, Namık Tarancı kalleş bir pusuda vurulmuş. Taş ufalır, demir bükülür ama insan bünyesi ne kadar ezilse, ne kadar kanasa oradadır, sağlam kalır. Kırmak için ellerinden geleni yaparlar. Koğuştakiler diğer yandan yüklenirler, dayaktan sonra tuzlu su hazırlanır ki yaralar hemen, acıta acıta iyileşsin. Salı, görüş var, duvara diziliyor mahkumlar, karşı duvara koşturuluyorlar. Çarpışıp düşenler, kalkamayanlar çok, koşanlar çok. Koca koca insanlar, çoğu okumuş, bıraksalar yaşayacaklar. “İstif ol” mu dendi, üst üste yığılmaları gerek. İkişer olacaklarsa mutlaka bir marş okunacak, belki iki, gençliğe seslenilecek mutlaka, “korkma sönmez” sırada. Söyletmekten bıktılar mı, ey, ihtiyarlar! Dayak faslı. Söylememişler iddiaya göre, marşı söylediklerini ispatlasalar da o dayağı yiyecekler, susuyorlar, falaka, susuyorlar, koğuş etraflarında marş okuyarak dönüyor, susuyorlar. Ortada birilerinin canı çıkarılıyor, etrafta insanlar marş okuyup dönüyorlar. Daha kaç kez yazınca dehşeti hissedilir, bilemedim. Dayak, görüş, ardından koğuşlara dönüş: her yer her yerde, arama yapıldığı için bütün eşyalar ortada, yataklar fena. Zaten yok gibi bir şey, bir yatakta dört kişi uyumaya çalışıyor. İçimi fenalıklar basıyor, ülkede hiçbir şey değişmiyor. Beş saniye içinde toplanacak her şey üstelik, sigaralar uçurulmuşsa olanlar olmayanlara verecek, koğuş dumana boğulacak çünkü eldekilerin gitmeyeceği şüpheli. Görüşmeciler gelmese keşke, o moralle nasıl çıkacaklar karşılarına, oğlunun gözlerine nasıl bakacak baba? “Kamber Ateş, nasılsın?” denecek mesela. “Okuma düzeni al”, yüz kez mi, Atatürk İlke ve İnkılâpları dersinin kitabını okuyacak biri, diğerleri dinleyecek, okuyanlar değişecek, dinleyenler değişmeyecek. Neyse, işkence bitti, iki bidon çayla gelen mahkum şenlikle karşılandı resmen. O gün uluslararası çay günü artık, ölenlerin, sakat kalanların anısına. Kabul edilmiştir. İbiş’in dayaktan öldürülmesinden sonra koğuşa getirilen iki çuval ekmek için sevinmek utanç vermeli mi onca açlık çekilirken, her gün birinin ölmesi mi gerekli yoksa insanca yaşayabilmek için? Tekmeyle girişiyorlar, postallar iniyor İbiş’in bedenine, diğerleri işkenceyi paylaşamadıkları için daha çok acı çekiyorlar, izlemek zorundalar. Ekmekler pay ediliyor, İbiş mazgaldan bakıyor sanki, oradaymış gibi.

“Çalağanlar”la bitireyim, eziyetin başka bir yüzüyle. “Kasalarla domates, salatalık; çuvallarla soğan, biber geldi o gün koğuşa. Aylar var ki rengi, kokusu unutulmuştu sebzenin. Yirmi ikiye geleli, sıcak sabah pidesi bile alamamışlardı. Kantin listeleri bakkalın bisküvi siparişi gibiydi. Alabilseler tüm paralarını bisküvi ve şekere vereceklerdi.” (s. 33) Kantin sırası iki haftada bir geliyor “yağmur yağdı”, “çaktı şimşek” gibi sebeplerle engellenmezse, koğuşun için Atatürk portreleri, Türk bayrağıyla süsleniyor, iri iri vecizeler asılıyor duvara: “Önce vatan!” “Çalış güven!” “Ne mutlu!” Gardiyan zor kanıyor, salmayacak yoksa. Tuvalete yazmak istediğinde zor durduruyorlar, yahu, o vecizeler tuvalete yazılır mı? Horon tepiliyor, halay çekiliyor, yeşilin kokusu yayılıyor koğuşa. Bey evinde konuklar mı bunlar, onca şeyi ne yapacaklar, askerler dalga geçiyorlar istekleri duyunca. Leğenlerde yıkanıyor sebzeler de kaç kişi yıkanmış onlarda, tabii banyo sırası kaçarsa. Sabah ayazında bir koşu, birkaç dakika içinde buz gibi suda ne kadar temizleyebileceklerse kendilerini. Pisliğe alışma yeri. Soğan kabuğunu ne yapacaklar, yiyen yok, tuvalete atılsa kokar. Sarıp bağlayıp bir yere iteliyorlar, ne olacak başka. Karpuz kabuğu kalın ve sert, ona daha radikal önlemler lazım. Çöplerle mücadele yani, gardiyanlarla, askerle mücadele, insanca yaşayabilmek için. Sayısıyla, çekirdeğiyle, kabuğuyla, her şeyiyle toplanacak karpuz, gardiyana teslim edilecek. Tekmil verdikten sonra. Elbet.

Başarılı öyküler, denk gelen baksın diyeceğim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!