Dimitris Hacis – Elveda Margarita

Kentin Yanya olduğu söyleniyor, Hacis’in doğup büyüdüğü, sürgüne giderken hikâyelerini de yanında götürdüğü yer. Öyküleri yazarken de dönmüştür oraya, Doğu Berlin’in esintisini, Macaristan’ın kızıllığını katarak canlandırmıştır geçmişi. Öykülerde direnişin, komünist cephenin izleri çok, “Angeliki Teyze”yle görünüyor baştan. Her öyküde kentin bir bölümünü anlattığını düşünürsek hafıza mekânlarına ayrı yerler veriyor, sözlü tarihi katıyor Hacis, bu öyküde örneği: “Kilise de eskiydi. Bunları yazdığım yıllarda, artık yerinde olmayan bir yapının üzerine inşa edilmişti. Eskiden orada bir manastır olduğu sadece kilisenin şimdiki adından anlaşılıyordu: Arhimandrion, arhimandrio, yani şehrin dışında. Beş yüz seneden beri tutulan ve kuvaras denen bu şehrin ruznamesi de onu manastır olarak kabul ediyor. bu, elle yazılmış, ne başı ne sonu olan bir kitap. Öyle bir zamanda yazılmış ki türlü türlü korsan gemileri, Bizans mirasçıları, Franklar ve Arnavutlar yukardan, Sırplar da içerden şehrin kalesini alıp daha aşağılara açılmak için savaşıyormuş. O zamanlar yazılmış bu kitap. Anlatıldığına göre o zaman kalenin içindeki şehrin efendisi Mihalis Apsaras ve etrafındaki beyler, despotlar, keşişler içerdeki Sırplarla iyi geçinirdi. Fakat aynı zamanda kendi çıkarlarının peşindeydiler. Eskiden de şimdi de yaptıkları gibi.” (s. 5) Alıntıyı uzun tuttum, Hacis bam diye koydu ortaya öykünün özünü. Angeliki yoksul, sağdan soldan verilenlerle geçiniyor fakat çevresi geniş, her sınıftan tanıdığı var, hepsiyle iletişim kurabiliyor kentte gezinirken. Üst üste üç don giymesi “Midilli şarkısındaki Amersuda gibi”, Hıristiyanlarla Yahudileri ayırmadan dükkânlarına girip çıkması, sanki ülkenin ruhu olmuş da esenlik saçıyor etrafına. Derken savaş başlıyor, İtalyanlar kapıda, kodamanlardan biri onun kilerini kullanmak istiyor elindeki avcundaki gitmesin diye. İyi niyetli Angeliki kabul ediyor fakat gecenin körü taşınanların ne olduğunu sorgulamıyor. Yoksulların tepkisini çektiğinde anlıyor ne olup bittiğini, vurgunculara depo yaptığı evinin karşılığında yiyecek bir şeyler bulabildiğini düşünenlere söyleyecek sözü yok, Apsaras gibilerle iş tutar konumda olduğunu anlayınca çok da yaşamıyor zaten, böylece İtalyanların, sonra Almanların neler yaptığını görmemesi iyi.

“Margarita Perdikari”, direnişçinin öyküsü. “Haydi, iyi geceler!” sözü yatılı okulda, evde, herkesi güldüren meşhur sözü, espriye dönüşmüş, kurşuna dizilmeden az önce son kez duyuluyor. O şekilde ölen ilk kadın kentte, kadınlar yataklarında hastalıktan, yaşlılıktan, doğum yaparken ya da yoksulluğun yol açtığı çeşitli sebeplerden ölmüşler o güne dek, Margarita’nınki hafızalara kazınmış böylece. Yatılı öğretmen okulunda iki yıl, memlekete dönünce öğretmenlik. Ailesine katlanmanın, yakışıklı komşunun çekiciliğinin, ama sırf bunlarla sınırlanamaz tabii, insanlığının sonucu Direniş Hareketi’ne girmek, üstelik en genç üye olarak. Shameless izler gibi oluyor insan Perdikarilerin yaşamlarını gördükçe, Hacis yokluğun insanları canavara dönüştürmesini incelemiş adeta, toplumcu damar her öyküde bariz. Maaşını doğrudan annesine veriyor Margarita, yeter ki ailenin rezillikleri üstüne sıçramasın, bir yandan da kuytuda bildiriler basıyor, gizlice dağıtıyor, Almanların dehlenmesi için çalışıyor. Derken, yani bütün kentin sevdiği Margarita’yı yakmak aptallık ama Margarita’yı en az kent kadar seven ailesi ölümüne yol açıyor kızın: gizlenen paralar nerede olabilir, sağda yok, solda yok, kuytuda gizlenmiş bir alet, nedir, basılı bir dünya kâğıt, nedir, bildiriler, hemen papaza müracaat, eyvah, başlarına iş getirir o kâğıtlar, hemen polise bildirim, mevzu yayıldıkça Almanların durumdan haberdar olma ihtimali artıyor ki duyuyorlar nihayet, Margarita’yı sorguya çekiyorlar. İşkence yaptıkları aynı gün içinde yayılıyor kente, millet kan ağlıyor, aile kafayı yiyecek. Ki kurşuna dizildikten sonra Margarita, çok yaşamıyorlar. Diğer öykülerde karşılaşacağımız karakterler çıkıyor piyasaya, Bayan Antigoni sarışın, yakışıklı Almanları uyuz Yunanlara tercih ediyor, durumdan memnun, işini gizliden yürüten Liaratos sık sık Alman kumandanlığına girip çıkıyor, savaştan sonra bunların insan içine çıkmaya yine yüzleri olacak çünkü politik ve ekonomik güçlerini yeni durumlara uyarlayabilecek kadar işbirlikçiler. Çocuklarla ilgili alıntıyla bitireyim, umudu taşıyorlar: “Hayatlarını anlatıyorlardı ona, kendi yakınlarından, içinde ekmek ve ateş bulunmayan evlerinden, sürekli öldüren Almanlardan söz ediyorlardı, dün de öldürmüşlerdi, önceki gün de… Kimleri öldürüp, kimleri yakaladıklarını anlatıyorlardı. Kötüleri de anlatıyordu çocuklar, karaborsacıları, insanların açlığından yararlanarak keselerini dolduranları, Almanlarla işbirliği yapanları, zaten Almanların tarafında olan zenginleri, soyluları.” (s. 59)

“Mezar”da bu dangalaklardan birinin fırsatçılık yapmak uğruna kendi mezarını kazdığını göreceğiz. Salak herif, sinirlendim yine. Taşra kentinin ucunda nehre inen patika, kenarında tenekeden iki baraka var, birini yirmi yıldır kiralayan Çagalos oraya yol yapılmasını çok istiyor. Yılın belli zamanları orada, meyhaneyle bar karışımı bir yer, ayrıca çok muteber bir insan Çagalos, Aya Teodoron Kilisesi’nin mütevelli heyeti üyesi falan filan, her dandik insan gibi böyle çok kurumda üyeliği var. Öbür baraka yaz kış açık, Barba Spurgos keyfine göre yaşıyor, kimseye garezi yok, gençken savaşta kaç kişiyi öldürdüğünü soran delifişeklere katlanabiliyor bari. Çagalos onun barakasını da kiralamak için allem kullem ediyor da kovduramıyor adamı, nihayet avukatların telkiniyle harekete geçip Spurgos’un miras kavgasına düşmüş ailesinin yediği haltları adama da yıkmaya çalışıyor. Başarılı da oluyor, yaşlı adamı tutuklayıp götürüyorlar, Çagalos meydanı boş bulunca at koşturmaya başlıyor da yolun yapılmasıyla birlikte baraka kurulacak alan genişliyor, ortama bir dünya ortak çıkıyor, Çagalos daha kötü duruma düşüyor. Spurgos döndüğü zaman anahtarı mahcubiyetle uzatan komşusuna dediği: “‘Artık dükkân yok Bay Antonis’ciğim. Bozdun. Her şeyi bozuyorsunuz. Neden? Anahtarı ver de kepçeyi çıkartayım. Alabalık alıyorlar demişti adamlar.’” (s. 88) Bu sözlerden sonra içindeki sonsuz yalnızlığı hissediyor Çagalos, mezarın ıssızlığını.

İki uzun öykü var sonrasında, biri Liaratos’un alavereleriyle dolu miras hikâyesi. Yakovos Rallidis sevilen bir öğretmen, kasaba için elinden geleni yapıyor, çalışkan. Öldüğü zaman geride bıraktığı vasiyette ne yazıyor olabilir, sonuçta adamın yıllar boyunca para biriktirdiği malum, sağdan soldan gelenlerle birlikte yüklüce tutar. Pazartesi açıklanacak vasiyet, o güne kadar kimler ne vaatlerle, tehditlerle yaptırıyorlar istediklerini, Rallidis ona para bırakmış, Rallidis şuna bilmem ne, domino taşı gibi geliyor gerisi. Öğrencilere burs vermek istermiş meğer Rallidis, başka ne vasiyet edecek. “Sonradan Yunanistan’da büyük olaylar, huzursuzluklar yaşandı. Bu şehirdeki olağanüstü askeri mahkeme Rallidis’in mirası ile öğrenimini tamamlamış ve lisede onun yerini almış ilk profesörü üç kez idama mahkûm etti. Suçlama, bu şehrin şerefini, namusunu ve erdemini iğfal etmesiydi. Genç öğretmen kalktı ve vasiyette istendiği gibi bir öğretmen olmanın yanı sıra iyi bir insan da olmayı amaçladığını, işte bu nedenle böyle bir düzene karşı, bu çeşit şeref, namus ve erdeme karşı baş kaldırdığını söyledi.” (s. 140) Öldürmüşler adamı, Margarita’nın öğrencileri gibi pek çoğu yetişmiş ardından, başka nasıl gönderilirdi Almanlar. “Sabetay Kambilis”ten bahsedeyim en son, kentin bilinen siması, Yahudilerin doğal lideri, iyilik peşinde koşan bilgin. Kendi yetiştirdiği öğrencisinin daha özgürlükçü, eşitlikçi fikirler yaydığını öğrendiği zaman iyiliğinden eser kalmıyor, kendine yalan da söyleyebiliyor işin kötüsü, öğrencisini kentten kibarca kovup güç devşirmeye devam ediyor. İkiyüzlülüğü faş ediyor Hacis, Kambilis’in iç hesaplaşmalarının şiddetini artırarak.

Tekrar basılsa keşke bu kitap, okunsun isterim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!