Goscinny & Sempé – Pıtırcık Bilinmeyen Öyküleri 1

Anne Goscinny’nin önsözü, çok hüzünlü, çok neşeli. “Jean-Jacques Sempé‘yle ne zaman tanıştığımı anımsamıyorum, kendimi bildim bileli tanıyorum onu. Küçük bir kız çocuğuydum o zamanlar, ama babamınkilere karışan kahkahaları hâlâ kulaklarımdadır. Bu durumda, Jean-Jacques Sempé‘nin Küçük Pıtırcık‘la şöyle bir ortak yönü olduğunu kesinlikle söyleyebilirim: İkisi de çocukluğumun bir parçasını oluşturuyorlar.” (s. 13) Ellili yılların ortasında başlamış serüven, Sempé anlatıyor, Birleşik Devletler’den dönen Goscinny ile tanışmış bir gün, hemen arkadaş olmuşlar. Gerisini biliyoruz. Yazıp resimlemek için kendi çocukluk anılarını paylaşmışlar, Bordox’dan ve Buenos Aires’ten sayfalara. Kızına çocukluk anılarını anlatacak kadar uzun yaşamamış Goscinny, kayıp. “5 Kasım 1977’de, Pıtırcık, Dırdır, Dalgacı, Karagöz ve öbürleri, şöyle bir dönüp bulutlara baktılar. Kâğıt üzerindeki kişilikler, bir yaratıcının asla ölmediğini çok iyi bilirler.” (s. 14) O karakterlere, çocuklara sonsuz bir şefkat duyduğunu söylüyor Anne Goscinny, insanların çocukluklarına duydukları şefkat gibi, mizahın tadıyla. Sempé aile dostu tabii, Goscinny’nin ölümünden sonra akşam yemeklerinde çok konuşmuşlar, yayımlanmayan öyküler de o sohbetlerin konusu olmuş ama yaşam bir kez daha kendi yolunu çizmiş, bulutlara bir başka bakış, Anne’in annesinin ömrü yetmemiş o fikrin hayata geçtiğini görmeye. “Çok uzun bir tatil”, Pıtırcık’la arkadaşları geri döndü işte. “Benim de küçük bir oğlumla bir kızım var. Bu gizli hazineleri yayımlama zamanının geldiğini düşünmem için kesinlikle iyi bir neden daha. Onlara büyükbabalarından söz etmenin daha iyi bir yolu olabilir mi?” (s. 16)

Pıtırcık’ı çocukken okuyan okurlar o dünyaya dönmenin verdiği mutluluğu bilirler, kitaplığı kurcalarken serinin bir kitabına denk gelince bir iki öykü diye başlanır, kitap biter, iş güç yarım kalır. Sonuçta pek çok kitap yapabilir bunu, nedir Pıtırcık’ı özel kılan, çatışmaların şiddeti ve barışın getirdiği mutluluk başta. Çok küçük bir sebepten anneyle baba arasında, ebeveynle çocuk arasında, çocukla çocuk arasında tartışma, kavga gürültü patlayıverir. Komşuyla bile ne tartışmalar, Bay Sivrikulak’la Pıtırcık’ın babası dostturlar ama düşmanca davranırlar birbirlerine çoğun, birlikte dama oynayıp bağır çağır kavga etmeyi severler. Baba araba alır, Sivrikulak arabanın renginden ötürü dalga geçer adamla, baba laf sokacak diye askerlik görevini sorgular Sivrikulak’ın. Küçük yaşta okuyunca farkına varmıyor insan, yaş pee olunca işte: Sivrikulak o kadar kızmamıştır hiç, savaş kahramanı olduğunu haykırır hatta Pıtırcık’a bir denizaltıyı tek başına nasıl ele geçirdiğini bile anlatmıştır. Savaşmamak utanç vericidir, Sivrikulak öfkeden havaya uçayazar. Pıtırcık’ı sevdiğinden eve gelir bir öyküde, ödevlere yardım etmeye çalışır, babayla dama oynamak istemesinin de payı var tabii. Aile içi tartışmalara ne zaman şahit olsa, ne zaman müdahalede bulunmaya kalksa toptan dışlanır, şutlanır evden. İlginç bir dostluk, tansiyonu yüksek. Çocuklar arasında da benzer bir durum var, zaten birbirlerine girmeye her an hazırlar da eve iki kez gelen Lüplüp’le bile kavga eder Pıtırcık, çocuğun tereyağlı ekmeğini suratına yapıştırır. Lüplüp söz konusuysa en büyük darbe. Olağanüstü olay, Lüplüp’ün yemeğini paylaştığını bir kezcik görürüz, o da okulun yemekhanesinde yemek istemeyen Pıtırcık’ın morali düzelsin diye. Dünya tersine döndü resmen. “Kıyak arkadaş” Lüplüp, Pıtırcık’la bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum. Gerçi evin sigortasını attırmaya geldiği de olur, bozuk trenin fişini prize takınca pat! Babası söylemiş, kendi evleri cortlamış da başka evde denesinmiş Lüplüp, orası da cortlarsa tamam. Karagöz bakarak oluyor çocuklara, kavga edenleri cezaya bırakıyor da başka oyun bilmiyorlar ki, her an birbirlerine girmeye hazırlar. Sosyal ortamlarda nasıllar, biraz toparlamalarını beklemek makul mü, hiçbir koşulda rahat durmuyorlar yahu. Aile yemeğine gidiliyor, müzeye, lunaparka, sirke, nereye gidilirse gidilsin bombayı atıyorlar ortalığa, Toraman aslan görse cesaretini göstermek için kafasını aslanın ağzına sokabilir, Gümüş babasının limuzinini bir telefonla getirtebilir filan. Gümüş’le ilgili de dikkat çeken bilgiler var, babasının zamanında aldığı arsalarla zengin olduğunu öğreniyoruz bir yerde, savaştan sonra artık nereleri alıp sattıysa, arsa spekülasyonu herhalde, paraya para dememiş. Ama gelmeyi de biliyor Pıtırcık’ın evine, bir gün topluca Gümüş’ün evine gittikleri zaman acayip pahalı oyuncakları görüyorlar, Pıtırcık babasının yaptığı oyuncağın hepsinden daha güzel olduğunu söylüyor, örneği yok çünkü. Gümüş parayla elde edemeyeceği şey için ağlayıp sızlamış olacak ki para babası geliyor akşam, Pıtırcık’ın babasına tavan arasındaki oyuncağı soruyor. Elbet yardımcı olur baba, ertesi gün öğretecek hatta oyuncağın nasıl yapıldığını. Oğluna sırıtıyor sonra baba, saçlarını karıştırıyor, kodamana karşı alt-orta sınıfın zafer temsili. Matrak: Gümüş’ün evinin salonu “restoran kadar büyük”, yüzme havuzu da “böbrek şeklinde”, yüzüp yoruluyorlar da kenarda otururlarken uşak geliyor, sırık yutmuş gibi duran bir adam, havuzun dibinde hareketsiz duran çocuğu görünce atlayıp çıkarıyor oğlanı, üstü başı sırılsıklam. Toraman nefes tutma rekorunu kırmaya çalışıyormuş, kızıyor uşağa, adam kafayı yememek için uzaklaşıyor. Yetişkinler fıttırmanın eşiğine geliyorlar sürekli, o çocuklarla uğraşmak kafa istiyor. Müzeye gittikleri bir öykü vardı kitaplardan birinde, fosillere dokunmasınlar diye müze çalışanları dört dönüyordu. Kabus.

Tonton’un ortaya çıktığı iki öykü de hoş, aile hakkında bilgi de alıyoruz. Babanın kardeşi Tonton, sürekli uzak memleketlere gidiyor, tüccar. Ziyarete geldiğinde kazak, kravat var yanında, hediye. Babayla eşek şakaları yapıyorlar birbirlerine, Pıtırcık keyiften bayılacak neredeyse, büyüklerin de çocuklar gibi olduklarını anlıyor. Tonton gidiyor, yine baba rolüne bürünüyor baba da bir kez göstermiş çocukluğunu, Pıtırcık için model güncellemesi. Okul arkadaşı geliyor bir gün babasının, yine bir aydınlanma, meğer babası okulda çok başarısız ve yaramazmış. Anlattığı hikâyeler boşa çıkıyor böylece, Pıtırcık’ın üzerindeki baskı birazcık kalkıyor. Eve iş getirdiği öykü babanın, patronunu tatmin etmek için neler neler yapıyormuş da eve iş mi getirmiş bir de, Sivrikulak o kadar sünepe olmamasını söylüyor babaya. Tartışma, kavga gürültü, en sonunda çözülüyorlar, birbirlerinden özür diledikleri zaman herkes mutlu, anne mutlaka elmalı turta filan, bir şey yapıyor, Pıtırcık annesiyle babasını çok sevdiğini söylüyor. Meşhur komboları var karakterlerin, mesela anne çok mutsuz olduğunu, annesinin sözünü dinlemediği için pişman olduğunu, hemen o an gidip annesinde yaşamaya başlayacağını söylüyor, Çarpım’ınki kendisini seven yok, herkes acı çekmesini istiyor, ölse gitse daha iyi. Pıtırcık evden kaçacak, çok zengin olacak, döndüğünde annesiyle babası ne almamışlarsa ondan milyon tane alacak ve karşılarına geçip gösterecek. Kalıp sözler, işe yarıyor ama, sonuçta barışıyorlar, kimse gitmiyor bir yere. Pıtırcık’ın gözünden gördüğümüz için her şeyi, arkada belki başka dinamikler işliyor, gördüklerimiz bu kadar.

Emre’den almıştım ben, karşılığında dergilerimi vermiştim. Üç kitap, hemen okudum. Serisi vardı onda, diğer kitapları ödünç aldım da geri verdim diye hatırlıyorum, baştaki üç kitabı vermedim çünkü dergilerimi atmış Emre. Bok veririm sana o kitapları. Benim, hâlâ duruyor kitaplıkta. Kamp var, tatil var, satranç oynadığı Pıtırcık’ın, taşlarla savaş başlatıyor, kafaya bam güm. Tatile gidiyorlar, babası türlü bulamıyor bir türlü, neler neler. 1990’ların ortalarına ışınlanıyorum Pıtırcık’ı okuyunca, süper olay.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!